Muhterem kişi,
söz veya şekil yaratılmışlar arasına mahsus kılınmış tekellüftendir. Yaratılmışlar yaradılışları icâbı söze, şekle, görünüşe değer verirler....
Fakat bil ki, Allah bunlardan münezzehtir!.. O, sizin sözlerinize, hareketlerinize değil, kalbinize, niyetinize bakar.
Sesini yükseltsen de, içinden geçirsen de, Allah indinde birdir:
"SEN SESİNİ YÜKSELTSEN (de farketmez), ÇÜNKÜ O, SIRRI DA, AHFÂYI DA BİLİR." (20-7)
Artık ona göre tefekkür et.... Ona göre düşün mevcûdâtı...
Kimseyi ne kendinden aşağı gör, ne de kendini başkalarından üstün tut.
Sen de, bir tecellîyi ilâhisin, o da!. O'nda, öyle dilemiş, öyle tecellî etmiş, sende böyle!..
O'na sual sorulmaz ki, niye böyle yaptın, diye.
"O'NA YAPTIKLARININ NEDENİ SORULMAZ." (21-23)
Bazıları şu sözü söyler;
«vücudun öyle bir günahtır ki, onunla hiç bir günah kıyas edilemez!..»
Ve, bunun Hadisi Kudsî olduğunu dahi ileri sürenler vardır.
Buradaki «vücûd» kelimesiyle anlatılmak istenen şey "vehmî benliğin"dir!..
Kendine, Hak'tan ayrı bir benlik, bir vücut vermen; kendini "var" sanman en büyük günah olan "gizli şirki" oluşturmaktadır.
Halbuki senin vücûdun bir tecellîgâhı ilâhidir. Orada her an "O" yeni bir şa'ndadır. Her yaşantı anınla, etkileyiş sonucu tecellinin zuhûra gelmesi, bir olmaktadır.
Yoksa, fizîk-biyolojik vücudun nasıl bir günah olabilir ki?..
Muhterem kişi bil ki,
Allah, âlemleri yaratmıştır!.. Tecellîler O'ndandır... Dönüş, O'na olmaktadır.
Öyle ise bir tecellî olan sen de, vaktin dolup, senden zuhûra gelecek tecellîler hitâm bulunca, mecburen aslına dönmüş bulunacaksın. Çünkü, her tecellî O'na döner.
Ama sen,
«Ölmeden önce ölünüz !.»
buyruğunu işitmişsindir herhalde.
Bu, cebrî olarak gerçek sana idrâk ettirilmeden önce, "sen dileyerek aslını tanı" anlamına gelir.
Dünya, mümin 'in zindanıdır! ....Ve mümin, öldüğü zaman bu dünyadan veya zindandan kurtulur.
Öyle ise, bu ölüm geçidinden dileğinle geç, böylece ebedî huzur ve saadete eriş.!
Ebedî huzur ve saadet, bil ki ölümün ötesindedir. Öyleyse sen de bu huzur ve saadete kavuşmak için ne bekliyorsun daha?..
"Ölmek de nasıl olur isteyerek"; dediğini duyar gibi oluyorum....
"Var" kabulettiğin benliğinden; ve bireysel hırs ve arzularından geç!..
Belki, hayatında ölü görmüşsündür!.... O, artık bir şey isteyecek halde midir?.. Hayır!,
Öyle ise, sen de arzularından sıyrıl!.. Vazgeç bir şeyler istemekten; hâline razı ol!.
Bil ki razı olmak çok büyük bir mertebedir.
"ALLAH ONLARDAN, ONLAR DA O'NDAN RAZI" (98-8)
Âyetini okumuyor musun?..
Ne dünyanın peşinde ol, ne de ukbânın!..
Düşündüğün sadece, Rabbin emanetlerine acaba ne şekilde gerçek yolda hizmet edebilir, onlara bir iyiliğin erişmesine nasıl vesile olabilirim fikri olsun.
Eğer dua etmek istiyorsan, duan;
«Rabbim iyiliklerine vasıta kıl bizleri daima; kendine seçtiklerinden eyle!.» olsun.
Ve böylece çalış. Tâ ki elinden ve dilinden daima yaratılmışlara bir hayır iş hâsıl olsun.
Bir fiîli ilerken iyi düşün ve sual sor kendi kendine.... «Bu işi neden yapıyorum?..» diye...
Cevabın hangisi..? "Allah" için mi?... "Nefsim" için mi?...
Senin gönlünün meylidir gerçekteki niyetin!.
Yoksa, senin gönlünün meyli bir tarafa iken, sen kalk benim niyetim şudur, diye başka bir şey söyle!.. Eh, belki kendin inanırsın!..
«Fiiller, niyetlere göre değerlendirilir»
buyruğunu işitmişsindir Efendimiz'in.
«Mü'minin niyeti fiillerinden hayırlıdır.»
buyurduğunu da!.
Öyle ise bu konuda çok önemle dur. Tâ ki, ne zaman kendine, bu işi niçin yapmalıyım sualini sorduğunda, sadece "Rabbim emrettiği için", cevabını verebilene dek.
Zaten bu hâl kısa bir süre devam eder, ehli isen...
Ondan sonra bir de bakarsın ki, ne niyet kalmış, ne de düşünce.!..
Rüzgâr nereden eserse o tarafa eğilirsin. Ne işten haberin olur, ne de yaptığından. Ancak, belki sonradan ne yaptığını anlarsın... Bazen, onun bile farkında olmazsın!.
Daha sonra da, kimin neyi yaptığını, vakit gelmiş ise anlarsın.
Artık o hâle erişmiş olursun ki, yapan, eden, veren «benim» veyahut «O»dur dersin!.
Gayrı, burada kelimelere yer kalmaz.
Daha evvelki makamlarda, «ben» yahut, «sen» yahut da «O» gibi kavramları farklı bilip, «ben», «biz» gibi kelimeler üzerinde dururdun.
Şimdi, burada ise hissedişten sonra, şekle yer kalmamıştır.
İster «ben» de, ister «biz», ister «O», bilirsin ki hiç fark etmez, hepsi aynı şeyi, tek bir gerçeği ifade eder!.
Asit kazanına düşen insanın ne eti ne de kemiği kalır; bir süre sonra da asit olup çıkar.
O zaman görürsün ki, yer o eskiden bilip, yürüdüğün yer değildir artık.
"O GÜN YER BAŞKA BİR YERDİR, GÖK DE!.." (14-48)
Muhterem kişi,
Cüneydi Bağdadî (selâm olsun) bir gün konuşması sırasında,
«Su içinde bulunduğu kabın rengini alır» dedi...
Sen bu sözün mânâsını işte bu vakitte anlamaya başlarsın.
Suya, rengi veya tadı içinde bulunduğu kap verir!... Hangi kaba girerse, onun şeklini alır. Kapların fıtratından dolayı, içindeki suyun tadı veya rengi veya şekli değişir.
Sen burada iken;
"ANDOLSUN SEN BUNDAN GAFLETTE İDİN, İŞTE SENDEN PERDENİ KALDIRDIK" (50-22)
Âyeti tecelli etmiş; ve gerçeği müşaheden başlamıştır bundan sonra...