Kulun Allah'a Yakınlaşmasının Türleri:
Felsefeyi, insanın gücü oranında ilaha benzemek ola*rak anlayan kimseler vardır. Bu şekildeki bir yorum Ebu Ha-mid el-Gazzali ve ona benzer bazı kimselerin sözleri arasın*da da geçmektedir. Bunlar hakiki bir yakınlığı kabul et*mezler. Böyle bir yakınlık ise, bilinen ve makul bir yakın*lıktır. Yakın kullarının yakınlığını, ona yakınlık olarak de*ğil de, sevabına ve ihsanına yakınlık olarak kabul edenlerin görüşlerinde buna rastlanır. Bu gibi kimseler muattıladandır.
Çünkü Allah'ın (c.c.) sevabı ve ihsanı, kullarına ulaştı*ğı gibi, onlar da ona ulaşırlar. Yemek ve giyinmek yoluyla onun onların içine, onların da onun içine girmeleri şeklin*de birbirleriyle karışırlar. Eğer onlar, bizzat O'nun Cenne*tinde nimetleri ve sevabı içerisinde bulunuyor iseler, kulla*rı O'nun ihsanına yakın olmayı, nasıl gayelerinin en büyü*ğü olarak kabul edebilirler? Hele mukarreb (yakınlaştırılmış) olanlar, kitapları İlliyyin'de olan Ashab-ı Yemin ve Eb-rar'ın da üstündedir:
"İlliyyin'in ne olduğunu sana bildiren nedir? O yazıl*mış bir kitaptır. Mukarreb (olan melek) ler onu müşahe*de ederler. Şüphe yok ki o iyiler, nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde seyrederler. O nimetlerin güzelliğini
yüzlerinde görür görme tanırsın. Onlara mühürlü, ha*lis şaraptan içirilecektir ki, onun mührü mistir. O hal*de yarışanlar bunun için yarışsın. Onun katkısı "tesnim"dendir. O (tesnim) bir pınardır ki, ondan yakın olanlar içerler. (Mutaffifin: 83/19-28)
İbn Abbas: "ondan yakın olanlar içerler" cümlesiyle il*gili olarak, onlar ''katıksız olarak içecekler" demekte, Ashab-ı Yemin'e ise katkılı olarak verileceğini söylemektedir.
Böylelikle Ebrar (iyiler) in aynı nimetler içinde olduğu, onların da şanı yüce Allah'ın nitelendirmiş olduğu şaraptan içecekleri, tahtları üzerine oturarak seyredecekleri haber verilmektedir. Durum böyle olduğuna göre, nasıl olur da Mukarrebun (yakinlaştırılmiş olanlar) un ki onlar herhangi bir şekilde katılmayarak, katkısız bir şekilde içecek halle*riyle diğerlerinden daha üstün ve yücedirler- yakınlıkları, sa*dece bu içinde bulundukları nimetlerden ibarettir denilebi*lir. Bu görüşün yanlış olduğu, basit ve asgari bir düşünce ile rahatlıkla belirlenebilir.
İkinci mesele ise, zatının gerekleri arasında bulunan "yakınlık" hakkındadır. İlim ve kudret gibi. Hiç şüphesiz ki O, ilmiyle, kudretiyle ve tedbiriyle bütün yaratıklarına ya*kındır. Zeval bulmamak üzere onların hallerini bilir ve yi*ne zeval bulmamak üzere onların üzerinde muktedirdir. Bütün Ehl-i Sünnet'in ve genel olarak grupların görüşü bu*dur. Kaderiyye ve Rafızilerle onların benzerlerinden onun kadim ilmini reddedenler, ya da Rafızi. Mutezile ve başka*larından, olayın meydana gelmesinden önce o işe kadir ol*duğunu inkar edenler dışında kalan bütün sünnet ehli ve ta*ifelerin görüşü budur.
Zaman zaman ve bu konuda özel olarak hiçbir şeyle il*gili olmamak üzere, lazımı bir yakınlık ile, nefsiyle mahlukatına yakınlığına gelince; bu konuda insanların iki ayrı görüşü vardır;
"O zatıyla her mekanda vardır", diyenler bu görüşü ka*bul eder. Bunu kabul etmeyenlerin de bu konuda iki görüşleri bulunmaktadır.
Birincisi; bu tür yakınlığı kabul eder. Bu görüş kelamcı-Iardan, sufilerden ve onların dışında kalanlardan bir grup kimsenin görüşüdür. Onlara göre Allah (c.c.) ArşMn üstün*dedir ve böyle bir yakınlığı da kabul ederler.
Bir başka topluluk ise bu yakınlığı kabul etmekle birlik*te, Arş'in üzerinde olduğunu kabul etmezler. Kullarının kendi zatına yakınlıkları, kendisinin de onlara yakınlığı se*leften, hadis ehlinden, fukahadan, sufilerden ve kelamcılar-dan çoğunluğun görüşüne göre, imkansız görülmediğinden dolayı, ona yakın olmanın imkansızlığı noktasından hareket le, yakınlığından söz eden her bir nassın tevil edilmesine ge*rek yoktur. Diğer taraftan ona yakın olmanın caiz olması, im*kansız olmaması, yakınlığından sözedilen her yerde nefsi y-le yakınlığının murad edilmiş olması da gerekmemektedir. Aksine bütün bunlar caiz hususlar olarak kalır ve gelen nas incelenir. Eğer bu nas buna delalet edebiliyorsa, öylece ka*bul edilir, diğerine delalet ediyorsa ona göre kabul edilir. Bu ise. daha önce geçtiği üzere gelmek ve varmak (ityan ve me*çi") lafızlarında söz konusudur.
Bir yerde onlara göre bizzat kendisinin gelişme nas de*lalet etmekle birlikte, bir başka yerde kendisinin azabıyla geldiğinin delili vardır. Nitekim yüce Allah'ın şu buyrukla*rında durum böyledir:
"Nihayet Allah onların binalarının temellerine geldi (yani temellerinden yıkmayı diledi)." (Nahl: 16/26)
"Fakat Allah (in azabı) onlara hesaba katmadıkları ta*raftan geldi." (Haşr:59/2) Bunun üzerinde iyi düşünmek gerek. Çünkü bu sıfatları reddedenler ile kabul edenler ve nassın bunlara delaleti üzerinde tartışanlar, bu noktada çoğunlukla hataya düşüyorlar. Herhangi bir kimse bu lafzı nerede varid olursa olsun, sıfata delalet etsin ve bu sıfat bu na.sta açık olsun, yani açıktan açığa görülsün ister.
Diğer taraftan bunu reddeden kimse ise. orada sıfata de*lalet etmediğine göre, burada da delalet etmemektedir, de*meye getirmek ister.
Hatta bazen bu sıfatı kabul edenler şöyle diyebilir: Bu*rada bu sıfata delalet ettiğine göre. başka nasda da aynı şe*kilde delalet edebilir. Hatta birtakım nasların ona delalet et*tiğini görünce, şanı yüce Allah'ın sıfatları ile ilgili ayetler*den hangisini görürlerse, yüce Allah'ın sıfatlarına birisini da*ha eklediği zannina kapılırlar. Yüce Allah'ın şu buyruğun*da olduğu gibi:
"Herbir nefis: Allah'ın yanında (kullukta) işlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana)" diyecek."
(Zümer: 39/56)
Bu sıfatlan kabul edenlerden de. reddedenlerden de ba*zı kimseler bu hataya düşebilmektedir. Ve bu. hatanın en büyüklerindendir. Çünkü her konuda delalet, ifadenin siyakı*na, onu çevreleyen afzi ve hali delillere göredir. Bu durum yaratıklar için de böyledir. Pek çok yerde sıfat ile ilgili la*fızlarla sıfatlardan başka şeyler anlatılmak istenmektedir. Buna dair faydalı iki örnek vermek istiyorum: Bunlardan bir tanesi "vech" (yüz) sıfatı ile ilgildir. Hadis ehli Kilabi-ye, Eş'ariye ve Kerrami'ye gibi Sıfatiyye'ye mensup kelam-cılar, bu sıfatı kabul ederken. Mutezile ve başkalarının da yer aldığı Cehmiyye ile Eş'ariyye ve başkalarının yer aldığı Srfatiyye'nin görüşü, bu sıfatı kabul etmemek şeklindedir. Bu sebeple her iki kesimden olan bazı kimseler "vech"den sözedilen bir ayeti okuduklarında bunu anlaşmazlık nokta*larından biri olarak kabul ederler. Bu sıfatı kabul eden kim*seler, bu sıfatın başka şekilde tevil edilemeyeceğine inanır*ken, bu sıfatı reddeden kişi de bunun sıfat olmadığına dair deli! getirilebildiği takdirde diğer "vecit" kelimesinin geç*tiği ayetlerin de böyle olacağı görüşündedir. Yüce Allah'ın şu buyruğu buna Örnektir: "Doğu da batı da Allah'ındır. Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (vechullah) oradadır." (Bakara: 2/115)
Allah'ın (c.c.) "vech" sıfatını kabul edenlerden ve red*dedenlerden bazı kimseler, bunu. sıfat ayetleri arasına kat*mışlardır. O kadar ki İbn Huzeyme gibi bazı kimseler "ula-ike" lafzını, sıfatın kabulünü doğrulayan hususlar arasında saymış, sıfatsız olarak "nafiye" ile tefsir edilmesini de an*laşmazlık noktalarında kendileri için delil kabul etmişlerdir.[7]
Bu nedenle yaptığımız bir toplantıda, bir araya geldiği*miz sırada şöyle demiştim: Bana muhalefet eden herkese üç yıl süre veriyorum: Seleften, zikrettiğime aykırı olarak ba*na tek harf dahi bulup getirirse, gerçekten benim aleyhime delil bulmuş olduklarını kabul edeceğim. Bu konuda ben de uğraştıkça uğraştım. Benim karşı görüşümü savunanlar da kitapları araştırmaya devam ettiler. Nihayet Beyhaki'nin "el-Esma ve's-Sıfat" adlıeserinde yüce Allah'ın:
"Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirse*niz Allah'ın yüzü oradadır" ayeti ile ilgili söylediklerini ele geçirdiler. Orada şunu zikreder: "Mücahid ve Şafii'den burada "Allah'ın yüzü" ile maksadın, Allah'ın (c.c.) kıble*si olduğunu söylemişlerdir." İkinci toplantımızda onların ile*ri gelenlerinden birisi şöyle söyledi: "Ben seleften bunun tevil edileceğine dair bir nakil getirmiş bulunuyorum." Ben onun neyi hazırlamış olabileceğini tahmin ettim ve şunları söyledim:
"Her halde sen onun: "Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz Allah'ın yüzü oradadır" ayetiyle ilgili söylediklerini kastediyor olmalısın."
"Evet" dedi.
"Burada maksat Allah'ın kiblesîdir" deyince şöyle dedi:
"Bu ayeti Mücahid ve Şafii tevil etmiştir. Bunların ikisi de seleftendir."
Ancak bu sözler benim sorumun cevabı değildi. Benim*le tartıştıkları konuda "vech"in sıfat olması ve bu sıfatın Al*lah (c.c.) için olduğunun belirtilmesi söz konusu olmuyor*du. Bunlar benim söylediğim sözleri temel özellikleriyle ele almışlardı. Fakat cevaplarda da bu görüldüğü gibi. benim sö*züm kayıtlayın idi. Böylelikle bu konuda onların hakkı söyledikleri görüşünü kabul etmedim. Aksine şunları söy*ledim:
"Bu ayet kesinlikle sıfat ayetlerinden değildir. Ve hiçbir zaman sıfat ayetleri tevil edilmez diyen kimselerin sözleri*nin genel kapsamı içerisine girmez."
Bana şunları söyledi:
"Peki, bu ayette "Vech" ten söz edilmiyor mu?" Ben:
"Burada maksat Allah'ın kıblesidir" deyince şunları söy*ledi:
"Bu sıfat ayetlerinden değil midir?" Şu cevabı verdim:
"Hayır. Dolayısıyla bu ayet-i kerime anlaşmazlık konu*larından değildir. Ben burada "vech" ile ancak kıblenin kastedildiğini kabul edebilirim. Çünkü "vech" Arap dilin*de, cihet ve yön anlamına gelmektedir. "Ben şu vechi kas-dettim" denirken, "şu tarafa doğru gittim" denilmek istenir. Yine "şu vech'e doğru yolculuk yaptım" denirse, "şu cihe*te yolculuk yaptım" denilmek istenir. Bu gibi örnekler pek çoktur ve bilinen şeylerdir. O halde "vech", cihet, yani yön demektir. Nitekim şanı yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Herkesin (her ümmetin) yüzünü kendine döndürdü*ğü bir yönü (kıblesi) vardır. (Bakara: 2/148)
Yani herkesin yöneldiği bir cihet vardı. Burada yüce Allah'ın: "Kendisine yöneldiği bir kıblesi (viche)" buyru*ğu, "Her nereye yönelirseniz, Allah'ın yüzü oradadır."
buyruğuna benzemektedir. Her iki ayet de lafız ve mana iti*bariyle birbirine oklukça yakındır: her ikisi de kıble ile il*gilidir. Vech ve cihet her iki ayette de şu anlamda zikredil*miştir: Nereye yönelirse yönetsin biz onun karşısında, ya*ni kıblesindeyiz.
Dedim ki: Zaten ifadelerin akışı da buna işaret etmekte*dir. Çünkü yüce Allah: "Her nereye yönelirseniz" diye bu*yurmuştur. Buradaki "nereye" (eyne) zarftır. Yönelmek an*lamında kullanılan kelime ise "tevellr kökündendir. Buna göre anlam şöyle olur: Her nereye yönelirseniz, Allah'ın yü*zü oradadır. Bu şekilde "Allah'ın yüzü", kendisine yöneli-nen yerdedir." diye ifade edilmiştir. Bu ifade ise.yüce Al*lah'ın: "Doğu da batı da Allah'ındır." anlamındaki buy*ruğundan sonra yer alır ve bunlar bütün yönleri kapsamak*tadır. Nitekim bir başka ayette de şöyle buyrulur:
"De ki: Doğu da Batı da yalnız Allah'ındır. O diledi*ği kimseyi dosdoğru yola kavuşturur." (Bakara: 2/142) Bu şekilde Allah (c.c). bütün cihetlerin yalnız kendisi*nin olduğunu haber vermiş oluyor. Böylelikle buradaki izafetin, bir tahsis ve bir teşrif izafesi olmuş olduğunun delili oluyor. Sanki ("Allah'ın ciheti ve Allah'ın kıblesi" anlamın*da): "Cihetullah ve Kıbletullah" denilmiş gibidir. Fakat in*sanlardan bazı kimseler bundan muradın Allah'ın (c.c.) ci*heti, yani kıblesi olduğunu kabul etmekle birlikte, şöyle der: Bu ayet, sıfatın delilidir ve aynı şekilde kulun Rabbi-ne doğru yöneldiğini de göstermektedir. Nitekim hadis-i şerifteki şu ifade de buna benziyor:
"Sizden herhangi biriniz namaza kalktığı zaman şu*nu bilsin ki Allah onun yüzünü döndürdüğü tarafta*dır.[8]
Yine şöyle buyrulmuştur:
"Kul kendisine doğru yüzüyle yönelmiş olduğu süre*ce, Allah da ona doğru yönelir. Bundan vazgeçip yüzü*nü çevirecek olursa (Allah da) ondan yüzünü çevirir." Ve sözlerini, "bu ayet her iki manaya da delalet etmektedir" di*yerek sürdürür. Bu başka bir konu olduğu için. burada açık-. lamasını yapmıyoruz.
"İşte Allah'ın kıblesi oradadır"denildiği takdirde, ke*sinlikle bu. üzerinde anlaşmazlık çıkacak türden ve sıfat. ayetlerinin tevil edilmesini kabul etmeyenlerin reddedece*ği türden bir tevil olmayacaktır. Bu sıfatlan kabul edenle*rin diğerlerine karşı deiil olarak getirebilecekleri türden bir buyruk da değildir. Bu mana, Özü itibariyle doğrudur ve ayet-i kerime ona delalet etmektedir. Bununla birlikte eğer bir sıfatın sübutunun delili de oluyorsa, başka bir konudur. Geriye onların: "Allah'ın yüzü oradadır" sözünün anlamı. Allah'ın (c.c.) kıblesi oradadır, şeklindeki sözleri kalır. Acaba "cihet ve "vech" aynı şey olduğu için. kıbleye "vech" denilmesi türünden midir, yoksa Allah'ın vechine yönelmiş olan kimse. Allah'ın kıblesine yönelmiş demek mi olur. konusuna gelince: bununla ilgili olarak genişçe ele alınacak hususlar vardır ki. onların da yeri burası değildir. İkinci örnek ise "elemr" sözüdür. Şanı yüce Allah: "Bir şeyi dilerse onun emri sadece ona "ol" demektir, o da hemen oluverir." (Yasin: 36/82) buyruğu ile:
"Haberiniz olsun ki yaratmak da, emretmek de yal*nız O'nundur. (A'raf 7/54) buyruğu ile bizi bu gerçekten haberdar edince, seleften ba*zı kimseler de bundan hareketle "emf mahluk değildir, aksine O'nun kelamıdır ve bu ayet ve diğerlerinin gereğin*ce sıfatlarından bir sıfat-olduğuna dair delil getirince; pek çok kişi. nerede "emr" kelimesi geçiyorsa, bu hükmü uygulamaya kalkışmış. "emr"i onun sıfatı olarak kabul edip bu "emr"in sıfat olma delaletini sürdürüp gitmiş, "emr" ifade*sini sıfattan başka bir şeye delil olarak kabul etmeyi de bu iddianın zıttı olarak değerlendirmeye çalışmıştır. Oysa du*rum böyle değildir. Ben bunu risalelerimin birisinde şu şekilde açıkladım: Emr ve benzeri diğer sıfatlar, bazen sı*fat için kullanılmakla birlikte, bazen de sıfatın müteallakı, yani onunla ilgili bulunduğu şey için de kullanılmaktadır. Mesela. "Rahmet" Allah'ın (c.c.) bir sıfatıdır. Yaratmış olduğu şeye de rahmet denilir. Kudret de aynı şekilde yüce Al*lah'ın sıfatlarındandır. Kudret sonucu meydana getirilmiş olanlara da (rnakdur) kudret adı verilmektedir. Kudretin makdur ile taallukuna da kudret denir. Yaratmak da aynı şe*kilde yüce Allah'ın sıfatlarındandır. Ve O'na (yaratmak anlamına) "halk" adı verilmektedir. İlim de Allah'ın (c.c.) sıfatlarından biri olduğu halde, bilinen şeye veya bilinenle ilgili olan şeylere de "ilim" adı verilir. Görülüyor ki bunun*la, kimi zaman sıfat, kimi zaman sıfat ile ilgili olan şey. ki*mi zaman da bizzat bu ilginin kendisi kastedilmektedir.
"Emr" mastardır. Bu emr ile memur edilen (emredilen) kimseye de "emr" adı verilir. Bu bakımdan İsa'ya (a.s.) "kelime"' adı da verilmiştir. Çünkü İsa (a.s.) kelime ile meydana gelmiş ve kelime ile olmuştur. Aşağıda söyleyeceklerimiz Cehmiyye'nin sorularına da cevap oluşturmak*tadır:
Cehmiyye, "İsa Allah'ın kelimesidir ve mahluktur. Kur'an da Allah'ın kelamı olduğuna göre, mahluktan baş*ka bir şey olamaz." der.
İsa (a.s.), bizzat Allah'ın (c.c.) kelimesinin kendisi değil*dir. Ona bu ismin veriliş sebebi, diğer mahlukların yaratı*lış kanununun dışında özel bir kelime ile yaratılmış olma*sıdır ve bu kelime ile alışılmışın dışına çıkılmıştır. Ona "ol" denilmiş, o da olmuştur. Kur'an-ı Kerim ise Allah'ın
(c.c.) kelamının bizzat kendisidir.
"Yüce Allah'ın isimleri ve sıfatlan" konusunda varid olmuş naslarla ilgili olarak, nasların kimi yerde Allah'ın (c.c.) zatına, kimi yerde de zatının sıfatlarına delalet ettiği*ni düşünen bir kimse, hiçbir zaman aynı lafzın, aynı mana*ya gelmesinin gerekmediğini görecektir. Dolayısıyla bu*rada o .sıfatı veya ismi kabul edenin iddiasını reddetmek, et*meyenin de iddiası ile tezat teşkil etmek üzere her yerde bir delil olarak görmeyecektir. Bunun yerine o. herbir ayet ve hadisi kendi özelliği ve ifade bütünlüğü içerisinde ele alır. Kur'an ve diğer delaletlerden onun anlamını açıklığa kavuş*turan deliller üzerinde durur. İşte bu Kitap ve Sünnet’i an*lamak ve bunları mutlak olarak delil kabul etmek konu*sunda oldukça faydalı ve büyük bir esastır. Aynı şekilde is*tidlal yollarını bilmek, itiraz, cevap, delili reddetmek, yada onun zıttmı ortaya koymak konusunda da oldukça faydalı*dır. Hatta ihbarı ve inşai bütün ilimlerdi? Kitap ve Sün*net'ten delil getirmek, yahut karşı delil getirmek, mahluka-tın diğer delillerinde de oldukça faydalı ve önemlidir. [9]