RE'Y VE İÇTİHAD
Re'y konusunda bir kısım rivayetler vardır. Bunlardan bir kısmı, re'yin kötü, bir kısmı da iyi olduğunu anlatır. Kötü olan re'y kişinin kendi hevesine dayanan bir görüştür. İyi olan re'y ise, Kitab ve Sünnet'e kıyas yoluyla Sahabe, tabiun ve teba-i tabiîn fakihlerinin usulüne uygun olarak yeni bir olayın hükmünü nasstan çıkarmaktır. Bu konudaki rivayetlerin çoğunu el-Hatîbu'l-Bağdadî, «el-Fakîh ve'l-Mütefakkih»de zikretmiştir. İbn Abdi'l-Berr de bu rivayetleri, kaynaklarını inceleyerek nakletmiştir. (4) Bu konudaki kesin kanaat şudur: Sahabî, tabiî ve Teba-i tabiînin fakihleri yukarıda temas ettiğimiz manada re'yle ictihad yapmışlar; yani nasslara başvurarak yeni olayların hükmünü çıkarma yoluna gitmişlerdir ki bu, inkarı mümkün olmayan icmalardandır.
İmam Ebu Bekr er-Razî, (5) «el-Fusûl fi'l-Usul» adlı eserinde, re'yle ictihad bakımından Sahabî ve Tabiî fakihlerinin durumlarını anlattıktan sonra şöyle demektedir: «Nihayet fıkıh ve usulünü bilmeyen, selefin metodunu tanımayan, cehalete düşmekten sakınmayan, sahabîlere ve onların haleflerine aykırı bir şekilde nefsî arzularına uyan bir topluluk ortaya çıkmıştır.
«Kıyas ve yeni olayların hükümlerini ortaya koymak için ictihad yapmayı ilk inkar eden İbrahim en-Nazzam'dır. O, bu konuda bilgisizliği yüzünden ve tehevvüre kapılarak, kıyasla ictihad yaptıkları için sahabîlere dil uzatmış, onlara uygunsuz şeyler nisbet ederek, Allah'ın onları nitelediği ve övdüğü şeyin zıddı ile vasıflandırmıştır.
«Sonra Bağdadlı kelamcılardan bir kısmı bu görüşe uymuş, ancak Nazzam gibi selefi yermemiş ve kınamamışlardır. Yine de aşırı gittikleri taraflar olmuştur. Selefe dil uzatmamakla birlikte ictihad ve kıyas konusundaki sözleri onları daha da kötü bir iş işlemeye sevketmiştir; çünkü onlara göre sahabilerin ictihadları kesin bir hüküm vermek için değil, bir kısım yeni olaylarla ilgili hasım tarafları sulh etmekten ibarettir. Bu suretle onlar, görüşlerini böyle bir cehaletle süslemişler ve sanki Nazzam'ın selefi hatalı bulmakla içine düştüğü çirkin durumdan kurtulmuşlardır!
«Daha sonra Davud b. Ali adında cahil biri çıkmış, her iki tarafın ne söylediğini anlamadan onlara uymuş; kısmen Nazzam'ın, kısmen de kıyası reddeden Bağdadlı kelamcıların sözlerini benimseyerek kıyas ve ictihadı reddetmek için deliller getirmiştir. Bununla birlikte o, aklî delillerin hepsini kabul etmemiş, din ilimlerinde aklın hiçbir rolü olmadığını sanarak kendisini hayvan mertebesine indirmiştir.» (6)
Ebubekr er-Razî böylece, rey ve kıyasın delil oluşunu şüpheye mahal vermeyecek şekilde ispat etmeye çalışmıştır.
Bu anlamda rey'le ictihad bütün İslam hukukçularının övünmeye layık bir niteliği olup derin bir anlayış ve kavrayışı ifade eder. Bunun içindir ki İbn Kuteybe, «Kitabü'l-Ma'arif»inde «rey taraftarları» başlığı altında fakihleri zikreder ve Evzaî, Süfyan Sevri ve Malik b. Enes'i bunlar arasında sayar. Yine Hafız Muhammed b. el-Haris el-Huşenî, «Kudatu Kurtuba» adlı eserinde imam Malik'in öğrencilerini rey tarafları olarak gösterir. Hafız Ebu'l-Velîd b. el-Faradî ise «Tarîhu Ulema'i'l-Endelus» adlı kitabında aynı ifadeyi kullanır.
Hafız Ebu'l-Velid el-Bacî de el-Muvatta' şerhinde «ed-Dau'l-Udal» hadisini açıklarken imam Malik'den nakledilenleri reddetmiş ve İbn Abdi'l-Berr'in, «imam Malik'in rey taraftarı taleblerinden (yani fakihlerden) hiç birisi böyle bir şey rivayet etmemiştir» ifadesini kullandığını söylemiştir. (7) Bu konuda daha fazla örnek vermeye gerek yoktur.
Bundan da anlaşılıyor ki re'yi kötüleyen rivayetler, fıkıhta indî görüşlerin bir değer taşımayacağını, insanlık tarihi boyunca ardı arkası gelmeyecek yeni olayların Kitab ve Sünnet nass'larına kıyas yoluyla çözümlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Kısaca, bu rivayetlerin kötülediği re'y, şer'î delillerin reddettiği, nefsî arzuların mahsulü olan indî görüşlerdir.
Hanefîlerin re'y taraftarları diye isimlendirilmesi ise; ancak hüküm çıkarırken re'yi çok iyi kullanmalarından ileri gelmiştir. Nerede olursa olsun, ister Irak'ta, ister Medine'de, fıkhın bulunduğu her yerde re'y de bulunacaktır. İslam hukukçularının hepsi sadece ellerindeki delillere göre, ictihadın şartlarında ihtilaf etmişlerdir. Kitab, Sünnet, İcma' ve Kıyası kabulde ve sadece bunlardan biriyle yetinmeme konusunda ittifak etmişlerdir. A'meş'in dediği gibi, hadisçiler nakilci olup, eczacı gibidirler. Fakihler ise tabip hükmündedirler. Bu itibarla fakih olmayan bir hadis ravîsi fetva vermeğe kalkışırsa gülünç duruma düşer. er-Ramehurmuzî, «el-Muhaddisu'l-Fasıl» da, İbnu'l-Cevzî «Telbîsu İblîs» ve «Ahbaru'l-Hamka» da, el-Hatîbu'l-Bağdadî de «Kitabu'l-Fakih ve'l-Mütefakkih» de bunun misallerini vermişlerdir. -8- Burada hadis ekolünden söz etmeğe gerek yoktur.
Hanbelî bilginlerinden Süleyman b. Abdi'l-Kavî et-Tufî, Hanbelî usulüne dair yazdığı «Muhtasaru'r-Ravda» adlı eserin şerhinde şöyle der: «Bilesin ki re'y taraftarları sözü izafî bir şeydir. Hükümlerde re'y ile ictihad yapan herkese şamildir. Bütün İslam alimleri buna dahildir çünkü müctehidlerin hepsi ictihadlarında akıl ve re'ye başvurmadan yapamazlar. Doğruluğunda münakaşa edilmeyen «Tahkikul-Menat» ve «Tenkîhu'l-Menat» (9) gibi ictihad usullerini her müctehid kullanmıştır.
«Re'y taraftarları» deyimi «halk-ı Kur'an» meselesi (10) ortaya çıktıktan sonra raviler tarafından Iraklı'lara, yani Ebu Hanîfe ve ona tabi olan Kûfelilere ad olarak verilmiştir.
«Bazıları Ebu Hanîfe'ye dil uzatmada ileri gitmişlerdir. Ben ise vallahi Ebu Hanîfe'nin kendisine nisbet edilen şeylerden uzak olduğu kanaatindeyim ve onu bu gibi isnatlardan tenzih ederim. Kısaca, Ebu Hanîfe inat olsun diye hiç bir sünnete muhalefet etmemiştir. Sünnet konusunda muhalefet ettiği olmuşsa, ancak doğru gördüğü ve mevcut olan delillere dayanarak muhalefet etmiştir. Muhalifleri ona karşı pek insaflı davranmamışlardır. Ebu Hanîfe ise ictihadında yanılmış ise bir, isabet etmişse iki mükafat almıştır. Ona dil uzatanlar, ya hasedçilerdir, ya da ictihad yapılması gereken yerleri bilmeyenlerdir.
«Arkadaşlarımızdan Ebu'l-Verd'in «Usulu'd-Din» adlı kitabındaki ifadesine göre, Ahmed b. Hanbel de Ebu Hanîfeyi saygı ve övgü ile anmıştır.» Şihab İbn Hacer el-Mekkî eş-Şafiî «el-Hayratu'l-Hisan» adlı kitabında (s. 29), «Anlaşılmaktadır ki sonraki alimlerin Ebu Hanîfe ve talebeleri için «Re'y taraftarları» tabirini kullanmaları onları küçültmek için değildir. Bu, onların kendi görüşlerini, Sünnete ve Sahabilerin ictihad larına tercih ettiklerini söylemek gayesini de gütmez; çünkü Ebu Hanîfe ve talebeleri bu gibi durumlardan uzaktırlar.»
Daha sonra İbn Hacer el-Mekkî, Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının fıkıhta takip ettikleri yolu açıklamış; onların önce Kitab, sonra Sünnet ve daha sonra da Sahabilerin fetvalarıyla ictihadda bulunduklarını belirtmiş ve bunun aksini zannedenleri reddetmiştir. Bir müctehid olan Ebu Hanîfe'yi tenkid eden güvenilir hadisçilerin bulunduğunu inkar edemeyiz. Bu hadisçiler Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının kabul etmediği rivayetlerde bulunan illetlere dikkat etmedikleri için onun ve öğrencilerinin re'ye karşılık hadisi terkettiklerini zannetmişlerdir. Çoğunlukla bu hadisçiler, Ebu Hanîfe ve öğrencilerinin delillerden nasıl hüküm çıkardıklarım kavrayamamışlardır. Esasen bu, müctehidlerin görüşlerinin çok keskin oluşundan ve hadis nakledenlerin idraklerinin sathiliğinden ileri gelmiştir. Dolayisiyle hadisçiler re'ye karşılık rivayeti terkediyorlar diye fıkıhçıları tenkid etmişlerdir. Onların bu yersiz tenkidleri sadece kendilerine racidir.
İbn Hazm'e gelince o, kıyası toptan reddeder. Bu itibarla kıyası kabul eden diğer müctehidlerle Ebu Hanîfe ve arkadaşlarını ağır bir dille tenkid etmiştir. Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî de «el-Avasım Mine'l-Kavasım»da İbn Hazm'i reddetme görevini üzerine almıştır, İbn Hazm'in kıyası tanımama konusunda elinde herhangi bir delili yoktur. Sadece o, kıyasın hüccet oluşu hususunda sahabilerden intikal eden şeyleri reddederken büyük bir pervasızlıkta ve kıyas aleyhinde varid olan birtakım zayıf rivayetleri sahih saymak cür'etinde bulunmuştur. (11)
Gariptir ki iyi bir alim olarak yetişmemiş olan, bir derginin sahibi (12) dergisini mezhepçilik propagandası için bir araç yapmıştır. Esasen onun savunduğu mezhebin ne olduğu da belli değil. Bundan 10 yıl önce o, «İslamda kolaylık ve genel yasama usulü» konusunda bir kitapçık yazmış, burada İbn Hazm'ın kıyas aleyhindeki görüşlerini, müctehid imamların metodlarına aykırı bir tarzda kıyası savunan, Kitab ve Sünnete uymasa bile kendi mezhebini maslahat esasına dayandıran bazı yazarlara (13) ait bir takım görüşleri toplamıştır. Bunlara dayanarak yine bir takım çelişik sonuçlar ortaya koymuştur ki, aklı başında bir kimse bunları söylemez. Bu tür davranışlar öküz altında buzağı aramaktan başka bir şey değildir.
İbn Hazm, kıyası reddederken Nuaym b. Hammad'ın rivayet ettiği bir hadise dayanmaktadır. Oysa Nuaym b. Hammad'ın bu rivayetine hadis tenkidçilerinin çoğu itibar etmemişlerdir. İbn Hazm ise bu durumu bilmemektedir. Halbuki doğudaki küçük hadisçiler bile meseleleri birbirlerine re'y ile kıyas etme hadisini bilirler. (14)
Ayrıca bu hadisin senedinde Harîz en-Nasibî vardır. Gerçi müctehidlik iddiasında bulunan İbn Hazm, «Harîz»i «Cerîr» okumaktadır. İbn Hazm'ın diğer bir delili de İbn Mace'de geçen «Sebaya'l-Umem» hadisidir. İbn Hazm bu hadisi de hasen olarak görür. Oysa senedleri arasında «Süveyd» vardır. Süveyd hakkında ise İbn Maîn, «kanı helaldir»; Ahmed b. Hanbel de «rivayet ettiği hadis kabul edilmez» demiştir. Hafız Şihab el-Busirî de «Misbahu'z-Zucace» de, onu tenkid ederken müsamahalı bir dil kullanmasına rağmen, zayıf olarak nitelemiştir.
Bu hadisin ravileri arasında bir de İbn Ebi'r-Rical vardır ki, Nesaî'ye göre hadisi kabul edilmez. Buhariye göre ise «münkeru'l-hadis»tir. (15)
İbn Hazm İslam hukukçularını, re'y ve hadis taraftarları olmak üzere ikiye ayırır. Aslında bu düşünce gerçek değildir. Bazı cahil nakilcilerin sözlerine dayanarak Ahmed b. Hanbel'in «Mihnet»inden sonra bir takım kimseler tarafından uydurulmuştur.
İbrahim en-Neha'î ve bazı arkadaşlarından rivayet edilen «re'y taraftarları sünnetin düşmanlarıdır.» sözü, itikadî konularda sahih sünnete muhalif olan re'y anlamındadır. Yani bu sözle fer'î hükümlerde ictihad etmek değil; haricîler, kaderîler ve müşebbihe gibi bid'at taraftarları kasdolunmaktadır. Bu sözü, başka türlü anlamak, onu tahrif etmektir. Uydurmacılar aksini düşünse bile bizzat en-Neha'î ve İbnu'l-Müseyyib fer'î meselelerde re'y ile ictihad yapmışlardır.
İbn Hazm, kıyas konusunda sahabilerden nakledilenlerin hepsini yalanlamağa çalışır. Bilhassa Hz. Ömer'den rivayet edilen hadisi, (16) doğru bulmaz. Oysa bu hadisi el-Hatîbu'l-Bağdadî ve diğerleri bir çok yolla ve bir birine yakın lafızlarla rivayet etmişlerdir. Diğer sahabilerden rivayet edilenler de böyledir.
el-Hatîbu'l-Bağdadî «el-Fakih ve'l-Mutefakkih» de (17) re'y ile ictihad konusundaki Mu'az hadisini rivayet ettikten sonra şöyle der: «el-Haris b. Amrin, «Bu hadis, Muaz'ın arkadaşlarından bir çok kimseden rivayet edilmiştir» demesi onun, meşhur olduğunu ve ravilerinin çokluğunu gösterir. Muaz'ın zühd ve takvası bilindiği gibi, arkadaşlarının dindar, güvenilir, zühd ve takva sahibi oldukları da açıktır. Ubade b. Nüsey bu hadisi Abdurrahman b. Ganm'den, o da Muaz'dan nakletmiştir. Bu senedde bir kopukluk yoktur. Ravileri güvenilir kimselerdir. Ayrıca alimler onu kabul etmişler ve delil olarak kullanmışlardır. Bu da gösterir ki bu hadis, alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiştir. (18)
Buna benzer daha geniş açıklamalar Ebu Bekr er-Razî'nin «Fusûl»unde de vardır. er-Razî, «Kıyası tanımayanlar» (19) bölümünde bu konuyu ele almıştır. Biz burada sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Zahirîler ve taraftarlarının aşırı tutumlarını reddeden rivayetler hakkında geniş bilgi için Ebu Bekr er-Razî'nin, el-Fusûl fi'l-Usul; el-Hatibu'l-Bağdadî'nin el-Fakih ve'l-Mütefakkih isimli eserlerine bakılabilir. Zahirîlerle taraftarlarını susturacak rivayetler bu eserlerde bulunabilir. (20) Sanırım burada bu kadarcık yeter.
DİPNOTLAR:
(4) el-Hatibu'l-Bağdadî, el-Faklh ve'l-Mütefakkih, s. 187-216; Hafız İbn Abdi'l-Berr, Câmi'u Beyâni'l-İlim ve Fad-lihi, 11/55-78, 133-150.
(5) Cassas diye meşhurdur. 305-370/917-980 yılları arasında yaşamıştır. İleride Hanefî muhaddisleri bölümünde hal tercümesi verilecektir. «el-Fusûl fi'l-Usûl» adlı eseri, konusunda çok önemlidir. Dâru'l-Kütübi'l-Mısriyye'de iki yazma nüshası vardır. (Prof. Dr. Hüseyin ATAY, Dâru'l-Kütüb'de üç yazmasının bulunduğundan söz etmektedir. Bkz. İslâm Hukuk Felsefesi giriş kısmı, İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1978, S. 82 (Çev.)
(6) İmam Ebû Bekr er-Râzî, burada Nazzam'ın durumunu nezaket çerçevesinde kısaca belirtmiştir. Biz, Nazzam'ı ve görüşlerini bir kaç kelimeyle açıklamak istiyoruz.
Tam adı Ebû Ishâk İbrahim b. Seyyar en-Nazzam'dır. Mû'tezile büyüklerinden Ebû'l-Huzeyl el-Allâf'ın kız kardeşinin oğludur. Basra çarşısında boncuk dizip sattığı için kendisine Nazzâm (dizici) adı verilmiştir. İtizal perdesi altında zırdıklık yapanlardan biridir.
Ebû Mansûr el-Bağdadî, «el-Fark Beyne'l-Firak» adlı eserinde (S. 79-80), Nazzâmiye fırkasını anlatırken şöyle der: «Gençliğinde mecûsilerle ve «Tekâfuu'l-Edille» ye, yani her meselenin ve her hükmün lehinde ve aleyhinde eşit değerli delillerin bulunacağına inanan «Senevviyye» fırkası mensuplarıyle düşüp kalkmış, yaşlılık çağında da dinsiz filozoflarla arkadaşlık etmiştir. Sonra da mecûsilik inançları, felsefecilerin sapıklık ve şüpheciliklerini İslâm dinine sokmağa çalışmıştır. Brahmanların peygamberlik makamını inkâr etmeleri Nazzam'ın hoşuna gitmiş, fakat korktuğu için bu görüşü benimsediğini söyleyememiştir. Buna karşılık Kur'ân-ı Kerim'in nazım yönünden i'câzını ve ayın ikiye bölünmesi, Hz. Peygamberin elinde çakıl taşlarının teşbih etmesi, O'nun parmaklarının arasından su fışkırması gibi mucizeleri inkâr ederek, nübüvveti de inkâr derecesine varmıştır.
Daha sonra İslâm'ın hukukî hükümlerini ağır görmeğe başlamış, fakat bunları da ortadan kaldırmak için cesaret gösterememiştir. Dolayısiyle bu hükümleri çıkarmak için hukukçuların baş vurdukları metodları reddetmiştir. Bu cümleden olmak üzere icma', kıyas ve bir kısım mütevatir olmayan haberleri kabul etmemiştir.
Sahabîlerin fer'î meselelerde ictihad yapma konusunda icmâ' ettiklerini görmüş ve onlara çirkin bir şekilde dil uzatmış, büyük sahâbîlerin fetvalarını tenkid etmiş, hem hadis, hem de rey taraftarlarını, Haricî, Şiî ve Neccâriye dahil, bütün fırkaları yermiştir.
Mu'tezilîlerin ekserisi Nazzam'ın dinsizliğinde birleşirler. Ona ancak kaderiyecilerden Câhız gibi pek az kimse uymuştur.
Bir çok Mu'tezilî büyükleri gibi kendi dayısı Ebû'l-Huzeyl de «er-Redd ala'n-Nazzâm» adlı eserinde onu tekfir etmiştir. Cübbâ'î ise Ebû Mansûr el-Bağdadî'nin zikrettiği meselelerde Nazzâm'ı tekfir etmiştir. Mu'tezilîlerden el-İskafî de Nazzâm'a bir reddiye yazmış ve bir çok görüşlerinde küfre gittiğini söylemiştir.
Ehl-i Sünnet eserlerine gelince, bunların da çoğunda Nazzâm'a hücum edilmiştir. Bu arada Ebû'l-Hasen el-Eş'arî, Nazzâm'ı tekfir konusunda üç kitap yazmıştır. Kalânisî, onun hakkında bir çok risale kaleme almıştır. Kâdî Ebû Bekr Bakkıllânî yazdığı büyük bir kitapta Nazzâm'ın usulünü tenkid etmiş ve özellikle «İkfâru'l-Müte'evvilîn» adlı eserinde «biz, burada Nazzam'm iç yüzünü ortaya koyacağız.» diyerek onun sapıklıklarını belirtmiştir. Ebû Mansûr el-Bağdadî de (S. 80-91), Nazzam'm boynunu vurduracak yirmi bir sapık görüşünü kaydetmiştir. Gazali de «el-Mustasfâ» da (C. II, S. 246-247), kıyas konusunu anlatırken Nazzâm'm sahabîlere dil uzattığını ve kıyası tanımadığını söylemiştir.
(7) el-Bâcî, el-Müntekâ, VII/300.
-8- Telbîsu İblîs, 111-113; Ahbâru'l-Hamkâ ve'l-Muğaffelîn. 115-127; el-Fakîh ve'l-Mütefakkih, 11/81-84.
(9) Bu metodları, yani «Tahkîku'l-Menât» ve «Tenkîhu'l-Menât» ve «Tahrîcu'l-Menât»ı burada açıklamakda fayda vardır.
Hanbelî hukukçularından İbn Kudâme el-Makdisî «Ravdatu'n-Nazır ve Cennetu'l-Munâzır» adlı eserinin kıyas bölümünün baş tarafında (Abdu'l-Kadir Bedrân haşiyeli baskı, II/ 229-234) şöyle der:
«Tahkîku'l-Menât» ikiye ayrılır:
1 — Küllî bir kaidenin üzerinde ittifak edilmesi veya bu kaide hakkında bir nas bulunması ve fer'i bir meselede müctehidin bir kurala uygun olarak ictihadda bulunmasıdır ki, böyle bir metoda baş vurulmasında ihtilâf bulunduğunu bilmiyoruz. Meselâ, ihramlı bir hacının bir yaban eşeği avlamasına ceza olarak bir sığır kurban etmesi gerekmektedir; Çünkü Kur'ân-ı Kerimde «onun, yabanî hayvanlardan öldürdüğü şeyin benzerini ceza olarak kurban etmesi gerekir.» (Mâide Sûresi, 95) buyurulmaktadır. Burada, cezada, öldürülen hayvanla kurban olarak kesilecek hayvan arasında benzerliğin bulunması gerekmektedir. Yaban eşeği ile sığır arasında cüsse itibariyle bir benzerlik bulunduğundan, sığır kurban edilmesi gerekmektedir. Bu meselede benzerlik bulunması nass ve icma' ile sabittir. Sığırla yaban eşeği arasındaki benzerliğin tesbiti ise bu tür bir ictihaddır. Diğer bir misal Kıblenin tayinindeki ictihaddır. Bilinmektedir ki, namaz kılarken kıbleye dönmek nass ile sabittir, fakat kıblenin ne tarafta olduğunu tesbit ise ictihadla mümkündür. İmamın kim olabileceği, adaletin neden ibaret olduğu ve nafakalarda yeterli miktarların tesbiti gib" şeylerde «Tahkîku'l-Menât» adı verilen ictihad ile olur. Bu tür ictihadlara Tahkîku'l-Menât adı verilmiştir; çünkü aslında hüküm bellidir; fakat bu hükmün olaylara tatbiki, bazı emarelere dayanarak istidlal yoluyle olmaktadır.
2 — Bir hükmün illeti nass veya icma' ile bilinmektedir. Müctehid sadece o illetin fer'î bir meselede bulunduğunu kendi ictihadiyle ortaya koymaktadır. Meselâ, Hz. Peygamber kedi hakkında «O, necis değildir; çünkü aranızda dolaşan hayvanlardandır.» buyurmuştur. Burada insanlar arasında dolaşmak, kedinin pis olmdığının illeti olarak belirtilmiştir. Müctehid kendi ictihadiyle fare gibi bir kısım haşerelerin de insanlar arasında dolaşmalarından dolayı temiz olduğuna hükmedebilir. Bu açık bir kıyas olup, kıyası inkâr edenler de bunu kabul ederler.
«Tahkîku'l-Menât»ın birinci çeşidi kıyas değildir ve bu ihtilafsız bir husustur. Kıyas ise ihtilaflı bir ictihad metodudur. «Tahkîku'l-Menât» her hukuk sisteminde zaruri olarak vardır; çünkü her şahsın adaleti ve şahısların yeterlilik dereceleri hakkında nass bulunamaz.
«Tenkîhu'l-Menât» ise, şâri'in hükmü bir sebebe izafe etmesidir. Dolayısiyle hükümde bir rolü olmayan bazı nitelikler bulunur ve hükmü genişletmek için bunlara itibar etmemek gerekir. Meselâ, bir bedevi arap, Hz. Peygambere gelip, «Mahvoldum, Ya Resûlallah» demiş, Hz. Peygamber ne yaptın?» diye sorduğunda, «oruçlu iken gündüzün eşimle münasebette bulundum» demiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, «bir köle azad et» diye cevap vermiştir. Burada Hz. Peygambere müracaat eden şahsın, bedevi bir arap oluşunun hükümde bir rolü yoktur. Aynı durumda olan bir Türk veya başkası da aynı hükme tabi tutulur; çünkü hükmün sebebi, fiilin mükellef tarafından işlenmesidir; bedevi tarafından işlenmiş olması değil. Dolayısiyle teklifler bütün şahısları içine alır ve herhangi bir ramazanda bu şekilde orucu bozan kimselere de aynı hüküm uygulanır; çünkü bu hüküm için hadisenin cereyan ettiği ramazan değil; mutlak olarak ramazanda orucun bozulması esastır. Ayrıca oruçlu şahsın ramazanda gündüzün eşiyle münasebette bulunması da bu hüküm için bağlayıcı bir husus değildir. Zira bu münasebet zina şeklinde olursa oruca saygısızlık bakımından daha kötüdür. İşte bunlar, hükümde rolü olmayan kayıtları bir tarafa bırakarak hükmün sebebine dayanan kıyaslar için örneklerdir. Hüküm nass ile bilindikten sonra onun sebebini tayin etmekle ve «Tenkîhu'l-Menât» yoluyle yapılan böyle bir içtihadı, kıyası tanımayanların çoğu da kabul ederler.
«Tahrîcu'l-Menât» da, Şari'in herhangi bir konuda hükmü açıkça belirtmesi ve onun illetine işaret etmemiş olmasıdır. Meselâ, Buğday, arpa, tuz, altın, hurma ve gümüşde faizin yasaklanışı böyledir; çünkü Hz. Peygamber «altın altın ile, buğday buğday ile, arpa arpa ile, hurma hurma ile, tuz tuz ile, eşit ve peşin olmak üzere alınıp verilir. Bu sınıflar değiştiği takdirde istediğiniz şekilde alıp satabilirsiniz.» buyurmuştur.
Bu hadisi Müslim ve Ahmed b. Hanbel, Ubâde b. es-Sâmit yoluyle rivayet etmişlerdir.
Bu hükmün illetini çıkararak şöyle diyebiliriz: Buğdayda ölçüler cinsinden olduğu için faiz haram kılınmıştır. Aynı şekilde ölçü ile satılan pirinci de buna kıyas edip, kendi cinsiyle satıldığı takdirde fazlasının faiz ve haram olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu kıyasa dayanan ictihad, İslâm hukukçuları arasında ihtilâflara yol açmış olup ekseri alimler, bu tür kıyası muteber saydıkları halde Zahirîler gibi bir kısmı reddetmişlerdir.
(10) Bu mesele hakkında geniş bilgi için, bkz. et-Tehânevî, Kavaid fî Ulûmi'l-Hadis, Beyrut 1972, S. 361-380'de yer alan ve tarafımızdan yazılan 5 numaralı dipnot.
(Bu kısım Dr. Mücteba Uğur tarafından Türkçeye çevrilmiş ve «Halk-ı Kur'ân Meselesi, Râviler, Muhaddisler, Cerh ve Ta'dil Kitaplarına Tesiri» adı altında İlahiyat Fakültesi Dergisinde yayınlanmıştır (Cilt XX, Si 307-321). (Çev.)
(11) İbn Hazm'ın bu görüşünü eski ve yeni bilginlerden bir çoğu reddetmiştir. Bu konuda onu susturan en güzel eser Nâsihu'd-Din el-Hanbelî'nin «Akyisetu'r-Rasûl» adlı eseri ve bunun Alâu'd-Dîn Kiykeldî tarafından yapılan muhtasarıdır. Bu eserlerde, kıyasla amel edilebileceğini isbatlayan 150 kadar hadis vardır. Allah kısmet ederse bu iki eseri ilim erbabına sunacağız.
(12) Bu zat «Mecelletü'l-Menar» sahibi M. Reşid Rıza'dır. Burada işaret edilen kitabının adı «Yusru'l-İslâm ve Üsûlü't-Teşri'î'l-Âmm» dır.
(13) M. Zahid el-Kevserî'nin «Makâlât»ında yer alan bu konu ile ilgili «Nazaru'l-Mer'i ilâ Şer'illah Mi'yâru dînihi», «Eseru'l-Urfi ve'l-Maslahati fî'l-Ahkâm» ve «Re'yu'n-Necm et-Tufî fi'l-Maslahati» adlı makalelerinde maslahat konusunda yeterli bilgi vardır.
(14) Z. el-Kevserî, Ebû Mansûr el-Bağdadî'nin «el-Fark beyne'l-Firak» adlı eseri için yazdığı mukaddimede (S. 5) şöyle der: «...Gariptir ki İbn Hazm, «el-İhkâm...» adlı eserinde (VII/113; VIII/25) kıyasın batıl olduğunu söylerken Nuaym b. Hammad tarafından rivayet edilen, «Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır, ümmetim için en büyük tehlike teşkil eden kimseler, olayları reyleriyle birbirine kıyas edip haramı helâl ve helâli haram kılanlardır.» hadisini delil olarak zikreder. Halbuki bu hadis doğudaki ve batıdaki hadis bilginlerinin çoğu tarafından kabul edilmemiştir.
Yahya b. Main'e bu hadis sorulduğunda asılsız olduğunu söylemiştir. «Nuaym b. Hammad'a ne dersin» denildiğinde; «o güvenilir bir ravidir» cevabını vermiştir. «Nasıl olur da güvenilir bir ravi asılsız bir hadisi rivayet eder?» sorusuna ise, «doğru zannetmiştir» diye karşılık vermiştir. el-Hatîbu'l-Bağdadî «Tarihu'l-Bağdad»ta (XIII/308), bu konuda geniş malûmat vermiştir.
(15) Buharî, «Bir ravî hakkında munkeru'l-hadîs dediğim zaman: bu, ondan hadis rivayet edilmez demektir.» der. Bkz. Abdu'l-Hay el-Laknevî, er-Ref'u ve't-Tekmil fi'l-Cerh ve't-Ta'dîl, 129, 149, 150.
(16) Hz. Ömer'den rivayet edilen bu hadisi Ahmed b. Hanbel Müsned'de (1/21); Ebû Dâvud, Süneninin Kitâbu's-Sıyam'ında (Bâbu'l-kuble li's-Sâ'im, 11/418) şöyle rivayet ermişlerdir: «Ömer b. el-Hattab'dan, demiştir ki: «Oruçlu iken bir gün kendimi tutamadım; karımı öptüm. Sonra Hz. Peygamber'e gelip, «Bugün kötü bir iş yaptım, Yani oruçlu olduğum halde karımı öptüm» dedim. Hz. Peygamber, «Oruçlu iken ağzına su alır dökersen ne gerekir?» diye sordu; «Bir şey gerekmez» dedim. «Öyleyse bunun için de bir şey gerekmez» buyurdu.»
Şevkânî, Neylu'l-Evtar'da (IV/179) şöyle der: «İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve el-Hâkim «Bu hadisin, sahih olduğunu söylemişlerdir. Nesa'î de bu hadisi rivayet eder ve münker olduğunu söyler.»
Ahmed Şakir de İbn Hazm'ın «el-İhkâm»ında bu hadis vesilesiyle yazdığı dipnotta şöyle demiştir: Bu hadisin senedi sahihtir. el-Munzirî, Nesaî'ye atfederek münker olduğunu söylemiş ise de, Nesaî'de ben buna rastlamadım. Münker olması için bir sebep yoktur.»
Bu hadis hakkında daha geniş malûmat için bkz. el-Hatibu'l-Bağdadî, el-Fakîh ve'l-Mütefakkih, 1/92.
(17) el-Fakih ve'l-Mütefakkih, 1/189.
(18) Yani, bu hadisin zayıf olduğu farzedilse bile, ümmetin onu muteber olarak kabul etmesi sahih olduğunu gösterir. Daha geniş malûmat için bkz. el-Laknevî, el-Ecvibetu'l-Fâdıla, s. 228-238 de verdiğimiz ek bilgi.
(19) S. 14-17.
(20) Akyisetu'r-Resul (s. a.) adlı kitapta ve bizim bu kitapdaki önsöz ve dipnotlarımızda Zahirîleri susturacak bilgiler bulunmaktadır.