itatli@yenifurkan.com
En basit ifadesiyle medeniyet, fikrin kalıpta görünen hâli ve bir dünya görüşünün milletler çapında doğurduğu eserdir. Bizzat eserin müessiri temsil ediyor olmasından dolayı medeniyet, kendisini doğurmuş olan fikrin aynı demektir ve bizzat o fikrin kendisi olarak da telakki edilebilir.
İnsanların yeme içme gibi nebati fiilleri haricinde yaptıkları her şey, dünyaya bir şekilde bakmalarını ve anlam vermelerini sağlayan görüşlerine, fikirlerine ve inançlarına dayanır. Bazen bir din, bazen bir ideoloji ve bazen bunların dışında bir inanç sistemine bağlı bir yaklaşım tarzı şeklinde gerçekleşen bu bakışa dünya görüşü diyoruz. İnsanoğlunun hayvanlar gibi içgüdülerden ibaret olmaması, düşünen olması ve seçme yapabilmesi, muhakkak ki onu, zihnini kuşatmış açık veya mevhum bir sisteme bağlı şekilde düşünmeye ve hareket etmeye sevk eder. Aynı şekilde milletler ve devletler de ister istemez ve daha kuvvetli şekilde bir dünya görüşüne bağlılık ifade ederler. Bu bağlılığın tecellisine öz olarak “medeniyet” diyebiliriz.
“Medeniyet” zatıyla devletlerin ve toplumların faaliyetlerinde temel saik olmakla beraber aynı zamanda onları yaşatan, ayakta tutan ve onlara şahsiyet veren “asıl-kök”tür. Buna duyulan bağlılık ve bundan sağlanan idrak o topluluğun temel gıdasıdır ve inkişafı doğurur. Tersi ise çürüme ve bozulmadır.
Kuvvet kelimesinin ne anlama geldiği gayet açıktır. Kendini idrak etme hassasına malik olmayan ve bu yüzden başlı başına yönlendirici bir amil olma kabiliyetine sahib bulunmayan kuvvet mefhumu, yapabilme kapasitesini ifade eder ve onu yöneten ruh emrinde bir alettir. Maalesef milletlerin ve insan topluluklarının faaliyetlerinde daima ihtiyaç duydukları bu alet bize esas gibi öğretilmiş, bu yüzden tarihi ve siyaseti yanlış anlamamıza ve yanlış yorumlamamıza yol açmıştır. Tarihte gerçekleşmiş büyük başarıların güce dayalı olduğu kanaati, o gücü kullanan ve o güce karşı koyan ruh amilinin gözden kaçırılmasına sebeb olmuştur. Bu da, tabiî olarak içinde yaşadığımız hâdiseleri yanlış değerlendirmemize ve hareketlerimize de yanlış yön vermemize sebeb olmuştur.
Medeniyet daima kaba kuvvete üstündür ve bir şekilde kaba kuvveti yenmeyi daima başarmıştır. Vahşi kavimlerin en yıkıcı saldırıları altında kalmış medeniyetler bile ayakta kalmış ve selden sonra tekrar yeşermiştir. Oysa yıktığının yerine yenisini getiremeyen ve zaten böyle bir şeyi idrakten mahrum vahşi sürüler ise yok olup gitmişler yahut yıktıkları medeniyete dahil olmuşlardır. Tarihte bir medeniyetin yıkılışı ancak kendi içinde çürümekle veya çekirdeği daha güçlü bir medeniyetin taarruzuyla mümkün olabilmiştir. Kuvvet ise, ruhî dayanakların birbirine denk olduğu karşılaşmalarda belirleyici olabilmiştir.
İnsanlık tarihinde zaman zaman belirleyici ve yön tayin edici hareketler ve çarpışmalar zuhur etmiştir. Bunlar kimi zaman medeniyetlerin birbiri arasında, kimi zaman medeniyetlerle güçlü barbar kavimler arasında vuku bulmuştur. Tarihteki bu büyük hareketleri ve sonuçlarını gözden geçirerek mukayesemizi yapalım ve tezimizi hükme getirelim.
Yunan Pers Mücadelesi
İki tarafın da sağlam bir medeniyete sahib olduğu bu mücadele hiçbir zaman kesin bir zafer getirmedi. Kah Perslerin bütün Ege’ye hâkim olduğu ve Atina’ya kadar yürüdüğü, kah Yunanlılar’ın Hindistan’a kadar ilerlediği sayısız savaşın sonunda her iki medeniyet de birbirlerini denk kuvvetler olarak kabullenmeye mecbur olmuştur. Burada dikkat çekici olan Pers ülkelerini zapteden İskender’in durumudur. İki medeniyeti kılıcı altında birleştirmek gibi bir çılgınlığa kalkışan İskender, bunu başaramadı ve derin Pers ruhu içinde kendini kaybetti. Ona mukabil olarak İskender’in askerleri komutanlarının bu hâlini protesto ederek onu terk ettiler ve ülkelerine geri döndüler. Sonuç olarak bazı maddi unsurların pragmatik amaçlarla değiş tokuş edilmesinden başka hiçbir teşebbüs başarılı olamadı ve iki medeniyeti zorla birleştirme çabası her iki tarafın direnişiyle mağlub oldu.
Hunların Avrupayı İstilası
ve Kavimler Göçü
Miladî 4. asırda Orta Asya’ya doğru gelişen Çin ve Juan-Juan yayılması karşısında dehşete düşen Hunlar, engin stepler boyunca ilerleyerek Uralları aşar. Güneyde Perslere doğru yürümemeleri, arkalarındaki tehlikenin büyüklüğünden olsa gerek. Ne Çinlilerle ne İranlılarla savaşacak güçleri vardı ve korkuları onları uzak topraklara itmekteydi. Volga Nehrini aştıktan sonra kendileri gibi göçebe yaşayan Alanlara ve Germenlere toslayan Hunlar peşpeşe kazandıkları zaferler ve saldıkları korkuyla Ren ve Tuna boylarına kadar yayıldılar. Hunların kan dökücülüğü yüzünden batıya doğru kaçışan Germenler ölüm pahasına Roma ülkelerine girdiler. Tarihe kavimler göçü olarak geçen bu hâdise bir asır kadar sürmüştür. Germenler’in Ukrayna’dan kalkıp ta İspanya’ya, hatta Kuzey Afrika’ya kadar göç etmeleriyle oluşan mülteci akınları Roma’nın başına büyük dertler açar. Zaten içten çürümüş olan Roma, zorlukla ayakta durmaktadır ve ağır Germen baskısı altında tamamen çöker.
Pek çoklarına göre Hunlar’ın Germenleri ezmesi ve Romalıları baskı altında tutabilmesi büyük bir başarı hatta fütuhattır. Şübhesiz ki, ortada büyük bir askerî başarı var ama bu sadece maddî bir zafer olup kazanan tarafa gerçek bir hâkimiyet sağlamamıştır. Ansızın Avrupa kapılarında beliren Hunlar, geldikleri gibi ansızın yok olurlar. Geride ürkütücü bir isim ve döktükleri kandan başka iz bırakmayan Hunlar’ın macerası, şuursuz gücün örneğidir ve asla bir fatihlik numunesi sayılamaz. Eğer o topraklarda büyük bir facia-tabiî afet yaşansaydı, böyle bir yıkım ve göçe sebeb olur sonra da sessizce çekip giderdi. Hunların insanlık tarihine getirdiği, ancak büyük bir veba salgını veya yanardağ patlamasından geriye kalacak ceset yığınları ve kül tabakalarıdır. Hunların bir asır boyunca Avrupa’da kasırgalar estirdikten sonra yok olup gitmelerinin tek açıklaması, o coğrafyada yaşayan Germen ve Slav kavimleri arasında kolayca erimiş olmalarıdır. En renksiz tarafından dahi olsa hiçbir medeniyet çizgisine mâlik olmayan Hunlar eğer kaba kuvvetleri ölçüsünde güçlü bir medeniyete sahib olsalardı Germen ve Slavları kolayca dönüştürüp kendilerine benzetirlerdi ve herhâlde Avrupa’nın tarihi bambaşka olurdu.
Hunlar’ın perişan ettiği Germenler, zayıf Romayı istila edip yıktılar ve Hunlar’dan öğrendikleri yağma ve katliam sanatını icra ederek Roma ülkelerinde büyük tahribat yaptılar. Ne var ki, karşılaştıkları ihtişâmlı Roma medeniyeti onları adeta büyüledi. Çok değil sadece bir asır sonra, Ren Nehrini geçen Germenler hızla Hıristiyanlığı benimsedi ve Latinleşti. Bugün İspanyol ve Fransız milletinin genlerinde gayet yoğun Germen unsuru vardır ama kendilerinden asla Germen diye bahsedilemez, onlar Latindir. Ren Nehrinin doğusunda kalan Germenler ise kendi dillerini konuşmaya devam eder ama kısa zamanda onlar da Hıristiyanlaşır. Frankların meşhur “Büyük Kralı”, kendi öz ismiyle değil, Latince “Carolus Magnus” ünvanıyla tarihe geçmiştir: Şarlman. Frank İmparatorluğu kendini Romanın varisi saymış ve asırlarca “Kutsal Roma İmparatorluğu” adını taşımıştır. Napolyo’nun Almanlar üzerine yürümesine kadar bu isim yaşamıştır.
Doğudan Hun istilasına benzer, Avar, Bulgar ve Macar saldırıları dönem dönem tehdid olarak ortaya çıksa da, “Hıristiyanlığı korumak için dinsizlere karşı savaşan” Franklar tarafından durdurulur. Bizans’tan Slavlara doğru yayılan Hristiyanlık çok geçmeden bu Türk kavimlerini de asimile eder ve Doğu Avrupa’nın güçlü ve korkulan efendileri, Hıristiyan Slavlar hâline gelir.
Sonuç olarak, kendi iç dinamikleri çürümüş olan Roma medeniyeti uğradığı barbar istilası sayesinde varlığını sürdürme imkânı sağlamıştır. Son derece ilkel bir hayat yaşayan göçebeler, yanlarında silâhlarından başka bir şey getirmediklerinden dolayı, kısa zamanda yıktıkları dünyayı tekrar inşa etmeye koyulmuşlar ve bekçisi olmuşlardır. Bütün Slav ve Germen kavimleri Roma ve Bizans etkisi altında Hıristiyanlaşmış, sonradan gelen Türk kavimlerini de içlerinde eritmişlerdir. Fatih zannedilen Hunlar karşısında medeniyet galib gelmiş, istilacılar yok olurken Roma yaşamaya devam etmiştir.
Son Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in
Biseti ve Arablar’ın 3 Kıtaya Yürüyüşü
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem zuhuru ve Arab yarımadasına İslâm’ı nasıl hâkim kıldığı herkesin mâlûmudur. O’nun vefatından sonra yarımadadan çıkan Arablar’ın, İslâm dinini yaymak için başlattıkları büyük aksiyon, tarih boyunca benzeri görülmemiş bir hâdisedir.
Sahib oldukları dünya görüşünün üstünlüğü sayesinde, çölde göçebe kabileler hâlinde yaşayan bir milletin bu çapta bir inkılâb yaşayabilmesi medeniyet mefhumunun yüceliğini gösterir. İslâm dinine duydukları sarsılmaz bağlılık ve onu yaşatma liyakatleri yönüyle Arablar, ayrıca yad edilmeyi hak ediyorlar.
İlk 4 Halife zamanında (30 yıl)1000 yıllık kadim Pers İmparatorluğu’nu yok eden Arablar, Bizans’ın elinden bütün doğu Anadolu’yu, Suriye’yi ve Mısır’ı aldılar. Zamanın 2 büyük gücüyle aynı anda savaşan Arablar, mevcudu 50 bin civarında olan ordularıyla, zırhsız olarak adeta yalınkılıç savaşıyorlardı. Düşmanları ise her muharebede 100 binin üzerinde iyi donanımlı ordular çıkarabilecek imkânlara sahibti. Buna rağmen bütün çarpışmalar Arabların kesin zaferiyle sonuçlandı. Özellikle Mute, Yermuk, Kadisiya ve Nihavend savaşları, harb tarihi açısından sayısız incelemelere konu olmuş, ama genellikle Arab komutanların üstün dehası açısından ele alınmıştır. Arab ordularının davalarını galib kılmak için gösterdiği cesaret ve feragat daima gözden kaçmış veya kaçırılmak istenmiştir. Yermuk savaşına 88 yaşında çok yaşlı bir nefer olarak katılan Ebu Süfyan Radıyallahu Anh’ın gözüne saplanan oku çıkarıp savaşa devam ettiği sahne, bu savaşları kazandıran amilin ne olduğunu gösterir. 6 milyon Hıristiyan nüfusa sahib ve 100 bin kişilik Bizans ordusuyla korunan Mısır, Amr ibni As komutasındaki 12 bin kişilik küçücük bir orduyla fethedilmiştir. Arablar Mısır’a doğru yürüyüşe geçtiklerinde ne yapacaklarını tesbit etmek için toplanan Kıpti reisleri, kendilerinin dünyayı sevdiği kadar müslümanların ölümü sevdiğini dile getirmişler ve daha savaşa bile giremeden yenilgiyi kabul etmişlerdi. 4 halife sonrasında, doğuda Hindistan’a batıda Atlas Okyanusu’na doğru yürüyüşlerine devam eden Arablar’ın, kendilerini taşıyan gemileri yaktırıp ordusunu fethe mahkum eden komutan Tarık emrinde 7000 kişiyle İspanya’yı fethetmesi, İslâm fetihlerinin özetidir.
Zaferin Sebebi ve Sonuçları
“Selefi salihin” (Ashabı kirâm, Tabiîn ve Tebe-i tabiîn) olarak adlandırılan İslam’ın ilk kuşağı, dinlerine bağlılıkta çok ileriydiler. Sadece bu bağlılıkta şahsiyet bulmuşlar, her iş ve eserlerinde inançlarını pırıldatmışlardı. Onları bu büyük hamleye sevk eden ve muzaffer kılan, ideal ve inançlarından başka bir şey değildi. Şunu da bilmelidir ki, onlar dinlerine körü körüne bağlı değillerdi, tam tersine derin bir idrak ve vukufiyet sahibiydiler. Onların bu emsalsiz başarısında dikkat edilmesi gereken 3 şey vardır. Evvela; çölde göçebe yaşayan ve tarihte adeta hiç gözükmemiş dağınık kabilelerin aniden yanardağ gibi infilak etmesi, büyük bir ruhî inkılâb geçirerek bir ideal etrafında birleşmeleri ve dünyaya hükmetmeye soyunmaları hadisesidir. Hunlar veya Moğollar gibi büyük kalabalıklara dayalı şuursuz bir gücün dışa doğru patlaması değildir. Buradaki esas tamamıyla ruhîdir ve bir milletin saf bir fikre bağlılıkla şahsiyet kazanmasıdır. O kadar ki, Arablar bu vesileyle Arab olarak değil Müslüman olarak anılmışlar ve başarıları da İslâm adına kaydedilmiştir. Arabın gösterdiği istidattan dolayı hakkını teslim ettik, ama unutmamalı ki onlar da eserlerini, kendilerine şahsiyet veren ideallerinden bilmiş ve ona bağışlamışlardır. Bu yüzden bu zaferler tamamıyla İslâm’ındır. Bir medeniyetin kendi kotardığı bu çapta bir aksiyon tarihte görülmedi. Bizzat fikrin istilasına uğramış Arablar’ın tarihî hurucu medeniyet diye ifade ettiğimiz mefhumun gücündendir. İkincisi; Arablar’ın ideallerine duydukları sadakat ve taşıdıkları yüksek heyecan, onları kendilerinden kat kat büyük düşmanları karşısında galib getirdi. Hiçbir dünya hırsı ve talan arzusu böyle bir aksiyon doğuramazdı zaten. Öyle olsaydı kendilerinden maddi olarak çok üstün durumda bulunan Pers ve Bizansa karşı hem de aynı anda harbe girişmezlerdi ve kolayca yenilirlerdi. Onların heyecanına mukabil Pers ve Bizans’ta düşüş ve gerileme vardı. Sûretâ kuvvetliydiler ama cesur değillerdi. Üçüncü olarak; Arablar fethettikleri ülkelerde yağma ve katliam yapmadılar, tam tersine getirdikleri medeniyeti o ülkelerde de inşa ettiler. Bu sayede çok geniş topraklarda büyük çapta bir inkılâb gerçekleşti.
İslâm fetihleri sonrası manzaraya baktığımızda, çoğu kadim medeniyetlere mensub olan milletlerin adım adım Müslümanlaştığını, hatta bazılarının aynı zamanda Arablaştığını görürüz. Fatihlerin getirdiği medeniyetin tazeliği ve yüceliği ve taşıdıkları ahlâkî üstünlük karşısında, tarihte kendini ispatlamış büyük milletler birer birer çözüldü ve muazzam bir inkılâb yaşayarak İslâm ümmetine dâhil oldu. Yüzyıllardır Roma ve Pers medeniyetlerinin ışıldadığı Mısır, Suriye, Mezopotamya ve İran, 2 asır içinde İslâm coğrafyasının belkemiği hâline geldi. İran haricindeki topraklar hem Müslümanlaştı hem de büyük çoğunlukla Arablaştı. Kadim Farsça bile Arabça karşısında kendini kaybetti. Abbasiler’in Farsça’nın kaybolmaması için gösterdikleri çaba olmasa belki Farsça da unutulacaktı. Kuvvetle asla elde edilemeyecek inkılâbların, kuvvete karşı muzaffer olan medeniyet eliyle başarılmasına en güzel örnektir bu.
Selçukluların Doğuşu
Oğuzlar’ın Kınık boyuna mensub Selçuklu ailesi, milâdî 10. yüzyıl ortalarında bağlı oldukları Oğuz konfederasyonundan koparak Horasan’a inmiş ve burada Müslüman olmuştu. O demlerde yeni doğmuş güçlü Gazne ve Karahanlı devletleri tarafından tehlikeli görülerek dışlandılar. Eski yurtlarına dönmeleri de mümkün değildi. Bu yüzden bir anda düşman denizinde küçük bir adacığa dönüştüler. 80 yıl boyunca Horasan çöllerinde mahkûm hayatı süren Selçuklular’ın macerası, her an yok olmayla burun buruna oldukları ölüm kalım savaşıdır. Liderlerinin Gaznelilerce esir edilmesi ve Kıpçaklar’ın baskınıyla binlerce kayıb vermelerine rağmen ayakta kalan Selçuklular’ın Gazne üzerine yürümesi, örnek aldıkları Müslüman komutanların aksiyonunu hatırlatır. Kendilerinden sayıca çok üstün olan Gazne ordusunu Dandanakan’da yenmeyi başaran Selçuklular, aksiyonlarını büyüterek hem Gazne ülkelerini alır, hem de İran’a yürür. Bununla da yetinmeyerek adım adım Azerbaycan ve Kafkasya’ya girerler. Orada da durmayan Selçuklular, sayıca çok üstün Bizans ordusunu Malazgirt’te yok edip ve 10 yıl gibi kısa bir zamanda Anadoluyu baştan başa istila ederler. Selçuk Bey’in yanında bir alay mevcudunu ancak bulan askeriyle kurduğu küçücük devlet, bir asır içinde muazzam bir imparatorluk hâline gelmiştir. Bizanslılar’ın Anadolu ve Azerbaycan’da fethedilmiş toprakların tamamını geri alarak Suriye ve Irak’a doğru yayılmaya başladığı demlerde Selçuklular’ın çıkıp gelmeleri, Bizans’ın tamamen geri çekilişini ve İslâm fetihlerinin tekrar başlamasını sağlar. Aynı zamanda İslâm dünyasının yaşadığı büyük fikri kargaşaya da son veren Selçuklular, İmam Gazali’nin ”ihya” hareketini medreseler kurarak desteklediler ve Şiî Fatımîleri Asya kıtasından sürdüler.
İmkânsız sayılabilecek başarılarından dolayı daima destansı yönleriyle hatırlanan Selçuklular, medeniyetin kaba kuvvete üstünlüğünün mükemmel bir örneğidir. Etraflarını saran güçlü düşmanlara ve zorlu coğrafi şartlara rağmen, sahib oldukları ideale bağlılıklarından dolayı ayakta kalan ve muzaffer olan Selçukluları acaba inançları haricinde ne gibi bir saik böyle bir direnişe ve taarruza sevk edebilirdi? İlk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in “cihad ve gaza yolunda çalışmak” diye özetlediği ideal, kendilerinin olduğu kadar halefleri Osmanlılar’ın da düsturu olarak miras kalmış ve Türkler’in İslâmla beraber yeni hüviyetini billurlaştırmıştır.
Haçlı Seferleri
Hıristiyan Avrupalıların kendileri için kutsal saydıkları Kudüsü Müslümanlardan geri almak için düzenledikleri seferler, içinde dünya hırsı da barındırıyor olmasına rağmen esas olarak dini mahiyettedir. Papalığın yoğun propagandası sonucu doğan heyecanla yapılan ilk sefer başarılı olur ve Kudüs işgal edilir. Hiç şübhesiz, sayısız krallıklara bölünmüş Avrupa’dan birleşik dev bir ordu toplayıp da Kudüse sevk etmek cidden büyük bir başarıdır ve ancak ruhî sebeblere dayanarak anlaşılabilir. Avrupa içlerinden çıkıp önce Anadolu’ya oradan da Suriye’ye inip Kudüsü almak sadece düşünce olarak bile zordur ama Papalık bunu Hıristiyanlık gayretiyle sağlamayı başarmıştır. Öte yandan maddi olarak yendikleri dünyayı tamamen yıkacak bir çaba doğuramayan bu heyecan, Kudüs’ün elde edilmesiyle çabucak diner. Tekrarlanarak devam eden diğer seferler ise daima ilkinin gölgesinde kalmış, bir kere başlatıldığı için mecburen sürdürülmüş ve ciddi bir sonuç getirmemiştir. Bir asır kadar sonra, Kudüs elden çıkmış ve geri alınamamıştır. Bir medeniyet emrinde bile olsa ciddi bir fikri derinliğe sahib olmayan haçlı seferleri, geçmişte Müslümanlar’ın kendilerine yönelttiği aksiyona cevab olamamıştır. 2 medeniyetin çarpıştığı bu hengamede, başlangıçta Haçlılar hem mânevî olarak hem de maddî olarak güçlüdür ama zaman içinde mânevî üstünlüğü karşı tarafa kaptırmaları maddî olarak da hüsran getirecektir.