Bismillahirahmanirahim
Ondokuzuncu asrın başlangıcından bu yana İslam dünyası Batı’nın “Endüstri Devrimi’’ adı altında yeni saldırıyla, karşılaşmış bulunuyor. Aslında bu saldırı, öte yandan beri Hristiyanlığın İslam’a karşı var olan kininden doğmaktaydı. Fransa’dan başlayan hücum ise bu taarruzun ilk görüntülerini oluşturuyordu. Bu saldırı sonucu, hilafet makamı ünvanıyla zahiren korunan siyasi nizamımız çöktü ve İslam toprakları işgal edildi. Batılılar sonra da tutarsız laik alternatifleri sunarak fikri ve ahlaki saldırılarını sürdürdüler. Otuz yıl önce bu saldırı, İslam dünyasının kalbinde Siyonist bir Yahudi devlet kurmakla en tehlikeli hedeflerinden birini gerçekleştirmiş oldu. Diğer yandan kendi uşaklarını, gasbettiği siyasi nizamımızın başına dikmeye devam ettiler
Bu saldırı dönemeçli sinsi bir plan ile uygulanıyordu. Saldırının gerçekleşmesi İsrail’ in kuruluşu ise ancak hilafetin yok edilişiyle olabilirdi. İsrail kurulduktan sonra, hayatını sürdürmesi için de İslam topraklarını yönetenlerin Emperyalizm’in uşakları olması gerekiyordu. Demek bu bağımlı yönetimler, bu saldırının mantıksal ve tabii bir sonucu idi. Birinci yüzü İsrail olan madalyonun arka yüzünü de bunlar oluşturmalıydı. Böylece başladı bu planlar, günümüze kadar da uygulanageldi.
Batı sömürgecileri İslam’ın çöküş uygarlığına son ve öldürücü darbelerini indirmiş bulunduğuna inandığı bir zamanda, İran İslam İnkılabı Batıya karşı taarruzuna başladı ve İslam’ın son asırdaki ilk başarısını gerçekleştirdi. Ölü bir gövde zannettikleri İslam yeniden canlanmaya başlamış, derin bir uykudan uyanıyordu. Ama bu kalkış neredendi acaba? Batılı tecavüzkarların şeytani planlarını uygulamakta büyük ölçüde muvaffak oldukları ve hiç korkmadıkları bir yerden, hem de çok canlı, genç ve görkemli bir kalkış. Yeni bir merhale başlıyordu; hayatımızda iki asırlık zillet ve aşağılığı asırlar boyu cehalet ve gerilmeyi yaşadıktan sonra.
İşte İslam İnkılabı bir takım yeni gerçeklerin temelini ilerleyişiyle atıyordu:
1. Süper güçlere karşı olan korkuyu herkesin ve özellikle Müslüman ve diğer mustaz’afların kafasından çıkardı.
2. İnsanlık için yeni bir uygarlık örneği sunarak, Batı uygarlığını sorgulamaya başladı. Meşhur Fransız düşünür Roger (Graudy) ’’Humeyni Batı uygarlığını sorgulamaya aldı ve İran’lıların hayatına mana kazandırdı.’’ diyerek bunu savunmuştur.
3. İslami güç ve tesiri kırmak için bir asrı aşan çabalara rağmen, İnkılapçı İslam’ın bölge halklarının hayatına oynayabileceği büyük tarihi role açıklık getirdi.
Ama Batı ve uşakları bu İnkılabı kendi yolunda ilerleyip, onlara karşı durup, onların heybet ve hegemonyasını kırmaya seyirci kalır mıydı?
Uzun bir bekleyişten sonra kurak toprağa yağan bir yağmur gibi ümmeti rahatlatan bu sevince göz yumup, inkılabın infilak ettirdiği bu şevkin sürmesine seyirci kalabilir miydi?
İran’ın Müslüman halkının kıyamı ve imkansız sayılan inkılabı, Batı ve uşaklarını büyük bir vahşete düşürdü. Bütün güçleriyle İnkılapçı Müslümanların siyasi hakimiyeti ele geçirmemeleri için çalıştılar. Bunda muvaffak olmadıklarından, değişik mihverler üzerinde hareketi yok etmeye kalkıştılar:
1. İnkılab’ın geçirdiği kargaşalık döneminden yararlanarak çeşitli azınlıkları kışkırtmaya çalşıtılar.
2. İnkılab’la çatışmak ve İran’daki karşıt grupları desteklemek için Emperyalistlerden her türlü yardımı gören grupları harekete geçirerek, içlerinde Şah ve Savak’tan arta kalanların da bulunduğu sağcı, solcu ve ilahi kanunları kabul etmeyen bütün laik grupları seferber ettirme çabasında bulundular.
3. Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinin öncülüğünü yaptığı, Amerikan elçiliğinde casusların rehin alınışı sonucunda tamamen aleni bir şekilde ilan ettikleri ekonomik ve siyasi ambargoyu uyguladılar.
4. Saddam ve Irak’ın askeri gücünü kullanarak, İran İslam İnkılabı’na savaş açtılar.
5. İnkılab’ın akışını durdurmak, zengin petrol kaynakları olan ve İsrail’e karşı durabilecek ülkelerde yaşayan Sünni Müslümanların bu İnkılap’tan etkilenmesini önlemek için son girişim olarak da İslam ümmetinin iki fırkası arasında fitne çıkarmak istediler
Fakat (Allah’ın yardımıyla) azınlıklar adına yapılan baş kaldırmalar ezilip, şah döneminin kalıntıları yok edildi neticede laiklik cephesindeki muhalefet kendiliğinden söndü ve hatta ambargoyla karşılaştığında bunun sevindirici bir durum olduğu bizzat İmam Humeyni tarafından açıklandı. “İmam’ın İzindeki Müslüman öğrenciler” diye tanınan, casusluk yuvasını işgal eden öğrencilerle görüştüğünde onlara şöyle diyordu; “Biz midemiz için kıyam etmedik; bu nedenle bizlere ambargo uygulayacaklar ve aç kalacağız diye bir korkumuz yoktur. Bizler İslam için kıyam ettik. Nasıl ki asrı Saadette Hz. Muhammed (s.a.v) kıyam etti. Resulullah(s.a.v)’ın karşılaştığı o eziyetlere baktığımızda biz henüz bir şey çekmedik ki’’
Askeri tecavüze gelince, hezimet ve bir yenilgi ateşi olarak, bu komployu uygulayanların kalbinde kaldı. Bütün bu yenilgilere rağmen bizzat Batı Emperyalizm’i ve onun uşakları da bunu itiraf ediyorlardı.
Ama yine de komplonun beşinci ekseni olan Sünni ve Şii kardeşler arasında fitne çıkararak bazı başarılar elde ettiklerini söylemeliyiz. Gerçi bu fitne de sonunda su yüzüne çıkacaktır. Zira İslam Ümmeti bu fitne ateşini alevlendiren şeytanı çok geçmeden tanıyacak ve sömürgecilerin Müslüman halkları bölmek istediğini fark edecektir.
Sömürgeciler, petrol şeyhleri ve tağutlar anlamışlardı ki bu saldırı için silah ve askere değil, sadece fetva verebilecek kimselere ihtiyaç vardır. Bu defa saldırıyı yönetenler sarıklı ve sakallı, resmi, gayri resmi alim sıfatlı kimseler olacaktır. Görüyoruz ki , İslam İnkılabı’na karşı ansızın, namertçe bir saldırı başlatılıyor. Tağutlara boyun eğmiş gibi kimseler, İran İnkılabı’nın bir “Şii inkilabı” olduğunu ve Şiilerinse “fırkâ-ı dalle” (sapık fırka) ya da “kafir” olduklarını sonunda keşfettiklerini açıklıyorlar. Seccadesi üzerinden Şah’ın tahtını salladığı söylenen Ayetullah Humeyni de artık dalalete düşmüş ve kafir ilan ediliyordu. (!) İftira ve yalanlarla dolu Suudi Arabistan’ın yayınlattığı kitabı elinde taşıyan ve cami cami cami dolaşıp onun muhteviyatını halka anlatan müslümanın manzarasına sık sık rastlıyoruz. Elbette bu gençlerden bazısının iyi niyetler taşıdığını ve Allah yolunda çalıştıklarını zannettiklerini anlıyoruz? Ama bunu da biliyoruz ki; cehenneme götüren yol bu gibi iyi niyetlerle doludur.
Acaba ne zaman bu gibi gençler iyi niyetlerine rağmen Emperyalist bir planı uyguladıklarını anlayıp vakit geçirmeden kendilerini bu durumdan kurtaracaklar.
Gerçekten de İnkılab’a karşı düşman olan bu kimselerin böyle tutumunu onlara ve onların fikir ve hedeflerine karşı İslam ümmetinin şüphe ve tereddütle bakmasını gerektiriyor.
Onların bu acaip tutumları, İslami hareketi şimdiye kadar karşılaşmadığı bir çıkmaza sokuyor. Zira İslami hareketin saflarında yer alan İslam İnkılabı düşmanları kendi meşrutiyetlerini de kaybetmiş olmaktadır. Şüphesiz ki gerçek bir İslami hareket onları er ya da geç safdışı edecektir.
Zira onlar tarihin itici hareketinin önünde duruyor, İslam ve Müslümanların kalbindeki eşsiz İran örneğini öldürmek isteyenler, kendilerini ölüme mahkum kılmışlardır.
Bilmiyorum şaşırmamak elde mi? Bir çok İslam Ülkesini gezmiş olan bir Filistinli Müslüman genç anlatıyordu:
’’Siyonizm’in işgaline uğramış bu topraklarda (Filistin’de) bazı müslümanların İslam İnkılab’na karşı yürüttüğü iğrenç saldırı her yerden daha fazladır. Halbuki, Filistin halkından daha fazla bu İnkılab’a yakınlık hisseden bir halk da görülmemiştir.’’
Bu girişten sonra, bu kısa yazıda ben genelde müslümanlara ve özel olarak da İslam davasını yürütenlere bazı önemli hakikatleri sunmaya çalışacağım. Sünnilerle Şiilerin kardeşliklerini zedelemeyip, herhangi birini dinden çıkarmadığı hususları anlatmak istemediğim gibi, Şer’i deliler getirerek bu isbata ihtiyaç duymaya, bu hakikatı savunmaya kalkışmak da istemiyorum. Gerçi kör taassub ve cehaletin yaygınlaştırıldığı bu dönemlerde bu gibi araştırmalara da muhtacız. Ama bu konuyu başka bir açıdan ele alıp, şiiilik ve sünnilik hakkında İslami hareketlerin öncüleri sayılan büyük Müslüman alim ve düşünürlerin görüşünü aktarmaya çalışacağım.
Ben iyice biliyorum ki İran İslam inkılabına düşman kesilen, sünnilik ve şiiilik feryadını körükleyen bazı İslami hareketlerin tabanının bu tutumu köklü ve yerleşik bir tutum değildir. Yabancıların, temiz ve ihlaslı gençleri şüphe ve yersiz kısır döngüye sokarak onlara verdikleri ârizi bir tutumdur.
İşte, Muhibiddin Hatib isimli zat, Suudi Arabistan rejimi tarafından defalarca basılıp yayınlanan ve bizzat bu işgaldeki topraklarda (Filistin’de) bile, beş bin adet tekrar yayınlanan kitabında deliler sıralayarak Şiilerin İslam’dan çıktıkları ve kafir olduklarını iddia ediyor. Yazar Müslümanlar arasında tefrika yaratabilmek için her türlü yalan ve iftiraya başvurmuştur. Hatta Şiilerin Kur’an’ının da elimizdeki Kur’an’dan farklı olduğunu söylemiştir.
Sözkonusu kitabın yazarı olan Seyyid Hatib kimdir acaba? Seyyid Hatib “ilerici Arap Gençliği” gibi bir kavmiyetçi grubun saflarında yer alarak Osmanlı İslam Hilafetine karşı savaşmış bir kimsedir. Bu durumunun anlaşılması üzerine, 1905 yıllarında öğrenim için bulunduğu İstanbul’dan Yemen’e kaçarak Şerif Hüseyin’in Arab Kıyamı’nın başlattığında ona iltihak etmiştir. Sonra hilafet devleti tarafından idama mahküm edilmiştir.
Seyyid Hatib Şam’a ancak Türklerin yenilgiye uğrayıp Arap askerlerinin orayı ele geçirmesiyle dönmüş ve sonra da orada “asime” isimli ilk Arapça dergi çıkarmıştır.
Şimdi Müslüman düşünür ve İslami hareketlerin Şiilik ve Sünnilik üzere bu fitne ve boş feryadlar hakkındaki görüş ve tutumlarını açıklamaya çalışalım:
Çağdaş İslami hareketin öncülerinden biri olan Şehid İmam Hasan El Benna, şia-sünni yakınlaştırma fikrini savunanlar arasındadır. Bazılarının imkansız saydığı bu fikir birçok İslam alimi gibi Hasan el Benna’ya göre gerçekleşmesi mümkün ve yakın bir hedef idi. Şehid imam Hasan el Benna; “İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Cemiyeti” (Dâru’t Takrib Beyne’l Mezâhibi’l İslâmiye) nin çalışmalarına katılarak topyekün halde (Sünnisiyle, Şiisiyle) müşterek akaid ve ilkeler etrafında toplanıp imanın bir şartı veya dinin bir rüknü olmayan ve dinin tartışma götürmez herhangi bir hükmünü inkar sayılmayan konularda birbirlerini mazur görmeleri fikrini amel sahnesine getirmek için çalıştı.
Üstad Abdülkerim Şirazi Sünni ve Şii ulemasının makalelerini ihtiva eden “İslami vahdet” isimli kitabında “İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Cemiyeti”nin kurucularının görüşlerini şöyle açıklamıştır:
“Onlar şu ilkeler üzerinde birleştiler; Allahu Teala’ya inanan ve Hz. Muhammed ve (s.a.v)’e son peygamber olarak iman getiren, Kur’an’ı ilahi kitab, Kabe’yi kıble olarak kabul eden ve beş maruf rükünlere iman getiren, ahirete iman edip dinin tartışma götürmez kesin hükümlerini tatbik eden her şahıs müslüman sayılır.”
Bu ana ilke meşhur dört Ehl-i Sünnet mezhebinin temsilcileri ile Şia’nın imamiyye ve Zeydiye kolunun temsilcilerinin birleştiği nokta idi. Bu cemiyette yer alanlar arasında El Ezher’in şeyhi ve zamanının en yüksek fetva makamı El imamu’l Ekber Abdülmecid Selim ve El İmam Mustafa Abdurrezzak ve Şeyh Şaltut gibi büyük alimler de vardı. Şehid İmam Hasan el Benna’nın bu meseledeki rolünün ne derece olduğunu belirleyecek yeterli bilgi yoktur, ama İhvan-ı Müslimin’in düşünürlerinden biri olan Üstad Salim Behnesavi şöyle diyor:
“İmam Hasan el Benna ve İmam Kummi’nin özel katkılarının olmasıyla İslami mezhepleri yakınlaştırma cemiyeti kurulduğu günden beri İhvan-ı Müslimin ve şia arasındaki işbirliğinin var olması İmam Nevvab Safevi’nin 1954 yılında Kahire’yi ziyaret etmesi neden olmuştur.”
Üstad Behnesavi aynı yerde şöyle demektedir:
“Bu şaşılacak bir şey değil. İki cemaatin gittikleri yol bunu gerektiriyordu. Bilinmektedir ki İmam Hasan el Benna Ayetullah Kaşani ile 1948 yılında Hacc merasiminde görüşmüş ve önemli konular üzerinde anlaşmışlardı.”
Günümüzde İhvan-ı Müslimin önde gelen simalarından Şehid İmam Hasan el Benna’nın talebesi Üstad Abdulmuteal Cebri “Hasan El Benna Niçin Öldürüldü” adlı eserinde bu konuya temas ederek Robert Jakson’dan naklen şöyle diyor:
“Eğer bu kişi (Hasan el Benna) hayatta kalsaydı, çok şeyler gerçekleştirebilirdi. Bu ülke için özellikle Hasan el Benna ve İranlı lider Ayetullah Kaşani şii ile Sünniler arasında ihtilafı kaldırmak üzerinde anlaşacaklardı. Bilindiği üzere bu iki şahsiyet Hicaz’da 1948 yılında görüşmüş ve temel noktalar üzerinde anlaşmışlardır.”
Üstad Cebri bu sözlere atfen şöyle diyor:
“Robert doğru söylemiştir. O siyasi idraki ile İmam Hasan el Benna’nın İslami mezhepleri yakınlaştırmak üzere çabalarını anlamıştır. Bundan birkaç önemli gerçeği çıkarabiliriz.
1: Şiiler ve Sünniler birbirlerini Müslüman görürler.
2-Bunlar arasında uyuşma ve buluşmayı sağlayıp ihtilafları bir kenara atmaları mümkün ve gereklidir. Ve de bu şuurlu İslami hareketlerin mesuliyet çerçevesine dahildir.
3- İmam Şehid Hasan el Benna bu yolda büyük bir çaba göstermiştir.”
Bilindindiği üzere Irak’ta Ihvan-ı Müslimin saflarında yer alan bir çok şii genç var idi. Nevvab Safevi Suriye gezisinde Ihvan-ı Müslimin’in Suriye lideri Dr. Mustafa Sıbai ile görüşmüş ve Sıbai ona bazı Şii gençlerin İhvan yerine laik ve kavmiyetçi örgütlerde çalıştıklarını söylemiş ve bunun üzerine Nevvab orada büyük bir kalabalık karşısında minbere çıkarak şöyle söylemiştir.
“Kim gerçek bir Caferi olmak istiyorsa Ihvan-ı Müslimin’in saflarında yer alsın.”
Nevvab Safevi şii “fedaiyan-ı İslam” örgütünün lideridir.
Üstad Muhammed Ali Zennavi “Yeni Asırda En Büyük İslami Hareketler” adlı kitabında Bernard Lewis’ten naklen şöyle yazıyor:
“Onlar (İslam fedaileri örgütü) mezheplerinin şii olmasıyla birlikte İslami vahdet fikrini taşıyorlar, fikri yönden büyük ölçüde İhvan-ı müslimin örgütüne benziyorlardı. “
Üstad Zennavi daha sonra İslam fedaileri örgütünün ilkelerinden bazısını şöyle özetliyor:
“1- İslam, hayatı tamamen içeren bir nizamdır. 2- Müslümanlar arasında sünnisiyle şiisiyle fırkacılık yapılmamalıdır.”
Sonra Nevvab’ın sözlerini naklediyor:
“Birlikte İslam için çalışalım. İslam’ın şerefi uğruna yaptığımız cihaddan başka her şeyi unutalım. Acaba Müslümanların şuurlanıp Şiilik ve Sünnilik diye tefrikaya düşmekten el çekmelerinin zamanı gelmedi mi?”
Fethi Yeken “El Mevsuat’ul harekiye” adlı kitabının 163. sayfasında Nevvab Safevi’nin Kahire’ye ziyareti hakkında bilgi verdikten sonra Şah tarafından Nevvab Safevi’ye verilen idam hükmü hakkında şöyle diyor: “Zalimce verilen bu hükme İslam ülkelerinde sert bir şekilde karşı çıkıldı. Nevvab Safevi’nin kahramanlığı ve mücadelesini bilen Müslüman halk kitlesi verilen bu hükme karşı tavır koyarak böyle bir hükmün çağımızda büyük bir zayiat olduğunu bildirdiler.”
Fethi Yeken’in görüşüne göre Müslüman bir Şiinin şehadeti İhvan-ı müslimin önde gelen şehidlerinin şehadeti gibidir. O şuna inanmaktadır. Nevvab Safevi ve arkadaşlarının tertemiz kanları ile gelecek nesiller için özgürlük yolunu aydınlatan şüheda kafilesine katılmışlardır. Zamanı geldi, İslam inkılabı İran’da gerçekleşti ve Şahinşahlık imparatorluğu böylece sona erdi. Nitekim Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Gönderilen peygamber kullarımıza şu sözümüzü geçmişti: Mutlaka kendilerine yardım edilecektir ve galip gelecek olanlar mutlaka bizim ordumuzdur.” (Saffat 171-173)
Üstad Fethi Yeken “El İslamu Fikretun ve hareketin ve inkılabun” adlı kitabının 58. sayfasında şöyle diyor:
“Arapların İran'daki Nevvab ve arkadaşları gibi kimselere de ihtiyaçları vardır. Lakin Arap ülkeleri henüz bunu idrak edememişlerdir. Henüz İslam hareketinin Arap ülkelerine ihtiyaç duymadan tek başına işlerini yürütebileceğini anlayamamışlardır. Acaba şimdi İran İslam Cumhuriyeti Nevvab gibi kimselere sahip midir?”
Üstad Fethi Yeken, Nevvab gibi kişileri bekliyor. Öyleyse niçin Nevvab ve Nevvab’tan daha üstün kimseler İran’da oluşunca birçok yüzler kızardı? Ihvan-ı Müslimin yayınladığı “El Müslimun” adlı derginin 1. sayısının 76. sayfasında Nevvab Safevi’nin görüşünü naklediyor:
“Tağutların Müslümanlara zulmettiği, onları baskı altına aldığı her yer ve her zamanda Müslümanlar mezhebi ihtilaflara önem vermezler. Birbirlerinin sorunlarına mazlum arkadaşlarının dertlerine ortak olurlar. Şüphesiz bizler düşmanın Müslümanlar arasında tefrika çıkarma planlarını boşa çıkarabiliriz. Gerçekten de çeşitli mezheplerin varlığının hiçbir zararı yoktur. Mezhepleri ortadan kaldırmak bizlerin elinden de gelmez. O halde ne yapmalıyız? Bizlerin görevi kalplerinde hastalık olan kimselerin bu durumdan faydalanmalarına izin vermemek olmalıdır.”
Nevvab Safevi sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bizler bugün eğer öldürülmez isek yarın öldürüleceğiz. Bizlerin bu uğurda kurbanlar olması ve kanlarımızın akıtılmasıdır ki İslam’ı diriletecek ve zafere kavuşana kadar korunacaktır. Bugün İslam bu kanlara muhtaçtır. Kan dökülmeden kurbanlar verilmeden hiçbir zaman zafer elde edilmez.”
İhvanı Müslimin ile Şia’nın var olan irtibatları konusunu tamamlamadan şunu da belirtmekte yarar görüyorum. İki sene öncesine kadar Kuzey Yemen’de İhvan-ı Müslimin lideri olan Üstad Abdülmecid Zindani bir Şii idi. Kuzey Yemen’deki İhvan-ı Müslimin’in birçok üyesi de Şiidir. Şimdi de “takrib cemaati” hakkında bazı açıklamalarda bulunalım.
Şimdi de “Takrib Cemaatı” hakkında bazı açıklamalarda bulunalım: Bu konuda ilk önce bu cemaatın önemli üyesi olan El Ezher'in reisi büyük lider Şeyh Mahmud Şeltut'a kulak verelim. O şöyle demekte:
"Ben takrib düşüncesinin çok değerli ve saygın bir metoda sahip olduğuna inanmışım. Bu cemaatın ilk kurulduğu yıllardan bu yana üyesiyim. " (El Vahdet-ul İslamiye, sayfa 20)
Aynı kaynakta sayfa 23'de ise şunları söylemekte:
"Evet el Ezher-i Şerif, çeşitli mezhepleri birbirine yakınlaştırma metodu üzere hareket ederek, İslamî mezheplerin fıkhını, Şia ve Ehl-i Sünnet farkı gözetmektsizin delilleriyle birlikte hiç bir taassuba kapılmadan okutturmayı amaçlamıştır. "
Mekzur kitabın 24. sayfasında ise sözlerini şöyle noktalamakta:
"Ben bir sofra etrafında; bir Mısır'lı İran'lının yanında, bir Lübnan’lı Irak’lının yanında, o da bir Pakistan'lının yanında başka islamî milliyetler de bir arada aynı zamanda Hanefî, Şafiî, Ma*likî, Hanbelî; İmamiye ve Zeydî'nin yanında kardeşlik ruhu, dostluk-muhabbet zevki, ilim-irfan dahilinde oturmuş oldukları halde; fıkhı, tasavvufi, ilmî meselelerde sohbetleri yükselirken onlara hitaben Dar-ut Takrib'in toplantıları hakkında bir konuşma yapmayı çok arzu ediyorum. "
Şeyh Şeltut, takribten maksadın mezhepleri ortadan kaldırmak veya birbirlerine karıştırmak zannıyla takrib düşüncesine karşı çıkanlara işaretle şöyle demekte:
"Dar kafalı, kötü niyetli kimseler takrib düşüncesine karşı gelmekteler. Bu gibi kimseler bütün ümmetler içerisinde bulunurlar; tefrikayı kendi varlıklarını sürdürmek olarak bilenler, heva ve heves ehli, bozguncu, hasta ruhlu kimseler bu düşüncemize karşı gelenlerdir. Onlar kalemlerini tefrika üreten siyasetler için kullanmaktalar, yapıcı hareketlerin sürdürülmesine, Müslümanların birliğine engel olmaktadırlar."
El Ezher konusundan ayrılmadan önce Şeyh Şeltut'un Şia hakkındaki özel fetvasına kulak verelim. Fetvanın bir bölümünde şunlar yer almakta:
"Şia İsna aşeriye adıyla da bilmen Caferi Mezhebi 'ne bütün Ehl-i Sünnet mezheplerine olduğu gibi taklid etmek şer'an caizdir. O halde Müslümanların bu meseleyi bilmeleri, kendilerini haksız olarak belli mezhepler üzerinde taassubtan kurtarmaları gerekir. Ne Allah 'in dini ne de O 'nun şeriatı, belirli bir mezhebe tabi değildir... Bunların hepsi Allah'ın yanında makbul olan müçtehitlerdir. "
Büyük bir grubu teşkil eden takrib taraftarı alimlerden biri olan Şeyh Muhammed Gazali'nin görüşleriyle bu konuya başlıyalım: "Keyfe Nefhem'ul İslam" kitabının 142. sayfasında şunları yazmakta:
“Hakim olan siyasetler, hakimiyetlerini sürdürebilmek ve üstün olmak için hevaları uğruna gerçekte itikatta olmayan bir çok şeyi itikat içerisine sokmuşlardır. Bu ise müslümanları iki büyük fırkaya bölmüştür. Gerçekte her iki fırka, tek bir Allah'a ve Allah Resulüne iman etmişlerdir. Hiç biri bir diğerinden dini düzenleyecek ve kurtuluşa kavuşturacak inançlar konusunda eksik değildir."
Aynı sayfada şöyle devam ediyor:
"Ben her ne kadar bir çok farklı meselede Şia’dan farklı düşünüyor ve amel ediyorsam da bu benim bu düşüncemi din olarak kabul etmemi ve karşı tarafı günahkâr saymamı gerektirmez; aynı şekilde de Ehl-i Sünnet mezhepleri içerisindeki farklı düşünceler için de bu böyledir. "
Sayfa 143. de ise şunları demekte:
"Sonuçta, din ayaklar altına alınsın, ümmet iki fırkaya bölünerek birbirlerine düşman olup birbirlerini yok edecek planlar düzenlesinler diye Şia ve Sünnî ihtilaflarını akidevî esaslara dayandırdılar. Bu işi yapanlar aşağıdaki ayetin muhatabıdırlar:
"Dinlerini parça parça edip, grub grub olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir." (Enam suresi: 159)
Şeyh Gazali, Mezkur kitabın 144-145. sayfalarında da şöyle demekte:
"Gerçekten her iki fırka Allah’ın kitabına ve Resulü 'nün sünnetine inanarak İslam dahilinde birleşmekteler. Bu dinin temel esaslarında hiç bir farkları yoktur. Ama fıkhı meselelerde değişik görüşlere sahip olsalar da bütün İslami mezhepler bu konuda aynı görüştedirler; müçtehid doğru veya hatalı olursa ecrini alır."
Sonra da sözünü bu noktaya kavuşturu*yor:
"Biz fıkhı meselelerle karşılaştığımızda, Şia ve Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilafların aynısını Hanefi, Şafiî, Maliki, Hanbelî mezhepleri arasında da var olduğunu görüyoruz. Biz bunların hepsine hakikate ulaşmak yolunda aynı gözle bakıyoruz."
Şeyh Gazali "Nazarat-un fi'l Kur'an" ki*tabında Şia alimlerinden birisinin görüşünü naklederken bu kitabın 79. sayfasında şunları söylüyor:
"Görüşünü naklettiğim bu kimse Şia'nın büyük edib ve fakihlerindendir. Onun bütün görüşlerini nakletmemdeki neden, bazı dar görüşlü kimselerin Şia milletini İslam’ın yabancısı ve İslam'dan sapmış olarak görmesinden dolayıdır. Bu kitabın "Mucize" bölümünde onların daha iyi tanınmaları için daha çok söz edeceğiz. "
Sayfa 158'de Hibetuddin el Hüseyni adında başka bir Şia aliminin görüşünü beyan ederken şöyle diyor:
"Bu zat Şia'nın büyük alimlerindendir. Onun bütün görüşlerinde okuyucular, bu alimin Kur'an’ın mucize oluşu hakkındaki önemli fikirlerine tanık olsunlar diye ve Şia'nın Kur’an’a ne kadar önem verdiklerini ve saygı gösterdiklerini bilmeleri için bu satırları yazdı. "
Evet, İhvan-ı Müslimin'in en büyük Şeyh'i Gazali'nin Şia hakkındaki görüşü budur ve o böylece cehalet karanlığım hakikat nuru ile yok ediyor.
Dr. Suphi Salih "Mealim-uş Şeriat-il İslamiyye" kitabının 52. sayfasında şöyle diyor:
"Şia'ların imamları Peygamber'in sünnetine karşı olabilecek hiç bir söz söylememişlerdir."
şöyle devam ediyor:
"Onların yanında sünnetin çok büyük bir saygınlığı vardır. Şeriat kaynağı olarak onların yanında Kur’an'dan sonra Peygamberin sünneti gelmekledir. "
Üstad Said Havva ise "El islam" kitabının c. 2, 165. sayfasında İslam ülkelerinin parçalanmaları hakkında şöyle demekte:
"Gerçekten de İslam dünyası muhtelif fıkhî mezhep ve gruplardan oluşmuştur. Her bölge de kendine özgü fikir ve mezhebe sahiptir. Bu yüzden diyorum ki: Herkes kendi dili üzere yaşadığı bölgede kendine has yönetime sahip olsa ne mahzuru vardır? Şiaların yaşadığı bölge kendi yönetimlerine, ayrı mezhep ve düşüncede olanlar ise kendi bölgelerinde kendi yönetimlerine sahip olsunlar. Her bölge kendi yönetimi için bir yönetici seçsin ve hepsi birlikte bir merkezi yönetimdeki halifeye tabi olsunlar. "
İşte İhvan-ı Müslimin'in düşünce adamlarından bin olan Said Havva'nın sözleri;