Hayrettin Karaman'ın "Büyü" Başlıklı Makâlesinin Tahlîli-Tenkidi Hakkındadır
Sayın Hayrettin Karaman, haftalık bir dergide büyü ile alâkalı üç sayı süren geniş bir yazı neşretti. Yazının ana fikri, "sihrin hakikati ve te'sîriyoktur, te'sîri ancak vehim ve hayâlden ibarettir, bu görüşte olan Mu'tezile mezhebi haklıdır, sihrin te'sîri ve hakikati vardır görüşü yanlıştır, bu görüşte olan Ehl-i Sünnet hatâ etmiş ve Kur'an'la Sünneti bu husustaki açıklığa rağmen anlayamamıştır"şeklinde hulâsa edilebilir. Sözü geçen bu yazıyı, -haddi zâtında üzerinde durmaya pek öyle değer bir yazı olmamasına rağmen- bu husûsta yazarı hakkında oluşturulan kâzib şöhretten dolayı aldanıp Ehl-i Sünnet dışı bir görüşü benimseyebilecek mü'minler bulunabileceği ihtimâline binâen, biraz genişçe ve birçok yanıyla ele alacağız.
Birinci İddiâ: Karaman, Fahrüddîn Râzî'den sadece Sihrin olmadığına dâir Mu'tezile görüşünü nakletmekle yetiniyor.
Cevâb: Karaman Râzî'nin Ehl-i Sünnet görüşünü benimsediğini ve Mu'tezile'yi yerin dibine geçirdiğini, sihrin hakîkatini kabûl ettiğini görmezden gelerek, bilerek veya bilmeyerek okuyucuyu yanıltıyor; aslı olmayan sihir çeşidi olan göz boyamacılık ile okuyucuyu te'sîr altına almaya çalışıyor. Vehim ve hayâl ile yazısının girişindeki peşin hükmü pekiştirmeye çalışıyor.
İkinci İddiâ: Ehl-i Sünnet'ten bazılarının da, aynen Mu'tezile paralelinde olduğunu, Tânevî'nin Keşşâf'ından naklettikten sonra, İbnu Haldun'un içinde bulunduğu birçok Sünni âlimden, sihrin hakîkatinin olduğunu, naklediyor.
Cevâb: Oysa onca büyük ve meşhûr âlim varken, Ehl-i Sünnet âlimleri arasında, söz, düşe düşe İbnu Haldun'a mı düşmüş. Kimilerine göre cumhurun, kimilerine göre ise icmâ'ın (ki doğrusu da bizce budur) görüşü böylece cılızlaştırılmış oluyor.
Üçüncü İddiâ: kendi görüşünün de sihrin bir hayâl ve vehimden ibâret olduğu, hakîkatinin olmadığı yolunda olduğunu açıklıyor.
Cevâb: Yani, yüksek ictihâdlarıyla Mu'tezile'yi haklı ilan ediyor. Esâsen, Sayın Karaman'ın bu görüşü kendinin öz görüşü olmayıp taklîd ettiği mason üstâdları Abduh ve Reşid Rızâ'nın görüşüdür. Onun yaptığı sadece kör bir taklîd. Nitekim bu, kaynak verdiği Menâr'dan da anlaşılmaktadır.
Dördüncü İddiâ: Sayın Karaman, Ehl-i Sünnet'in iki delîli olan âyet ve hadîsin, tezlerini isbât etmeyeceğini tam aksine çürüttüğünü söylüyor.
Cevâb: Sözünü ettiği âyet (Bakara:102)'dir. Âyeti kendisinin de içinde bulunduğu bir heyet tarafından yapılan tercümesiyle bir daha buraya alalım:
"Süleymân'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytânların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleymân büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytânlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Bâbil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik sakın yanlış inanıp ta kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar o ikisinden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler."[29]
Sayın Karaman, nasıl becerdi de bu âyetten sihrin hakîkati olmadığını anladı? Bu manalandırmayı, delâlet türlerinden hangisiyle yaptı? Bilen beri gelsin... Görüldüğü gibi âyet Süleymân aleyhisselâm'a atılan iftirâlar ile Hârut ve Mârut'un sihir öğretişini anlatıyor.
Ucu gelmeyen bir Ehl-i Sünnet müctehidler, muhaddisler ve akâid âlimleri kervanı bu âyeti anlayamadı, üstelik aleyhlerinde delîl olmasına rağmen lehlerinde bir delîl olduğunu zannettiler ama Karaman doğru anladı(!) Sübhânellah, bu nasıl bir edeb, nasıl bir terbiye!.. Bunun ileri derecede bir edebsizlik ve terbiyesizlik olduğunu söylememiz de mi edebsizlik sayılacak!.. Hayır, hayır biz öyle demiyoruz. Çünki yapılan böylesi bir şenâati bu kelimeler de ifâde edemez, asla anlatamaz...
Beşinci İddiâ: Müfessirler, bu âyetin sihir öğrenme ve öğretmenin sakıncalarını vurguladığında fikir birliğindedirler.
Cevâb: Doğru ama bu söz, ne kendi iddiâsını isbâta ne de Eh-li Sünnet'in anladığını iptâle yaramaz. Münâkaşa mevzuuna yabancı bir söz.
Altıncı İddiâ: Bu âyette Hârut ve Mârut hakkında ayrıntıya girilmemiştir.
Cevâb: Bu nokta da zaten münâkaşa mevzûu ile alâkasızdır.
Yedinci iddiâ: Hârut ve Mârut'la alâkalı senedi sahîh hiçbir rivâyet yoktur.
Cevâb: Farzedelim ki olmasın... Bunun böyle olması, kendinin ne işine yarar, Ehl-i Sünnet'e ne zarar verir?
Kaldı ki, Sayın Karaman, bu hadîslerden kaç tane*sini sened kritiğine tabi tuttu? Tabîdir ki hiçbirini...
Aksine Hafız Süyûtî'nin dediğine göre, "Bu rivâyetler(den birçoğu), Ahmed İbnu Hanbel ve İbnu Hibbân ve başkaları tarafından, Ali (İbnu Ebî Tâlib), İbnu Abbâs, İbnu Ömer ve İbnu Mes'ûd radıyellâhu anhum'dan birçok sahîh isnâdla merfû' ve mevkûf olarak rivâyet edilmiş olup, onlara vakıf olan, çoklukları ve rivâyet edenlerinin kuvvetli olmalarından dolayı neredeyse sahîh olduklarına hükmedecek."[30]
Evet, senedin sahîhliği her zaman rivâyetin sahîhliği ma'nâsına gelmez. Hadîs hâfızlarının bu hadîse i'tirâzları sadece senedleri değil, metinleri yönünden de olmalı. Âlûsî'nin de dediği gibi bazı muhakkıklar "Yehûdîlerden gelen bir takım rivâyetlerin asılsız olduğunu ama bunların bâtıl oluşunun sahîh rivâyetleri de bâtıl yapmayacağı"nı ifâde etmektedirler... Üstelik Âlûsî, bu rivâyetleri kabûl etmeyen müfessir ve muhaddisler olduğu gibi, onları rumuzlar olarak anlayıp zâhirinden çeviren muhakkıkların da bulunduğunu söylüyor.[31] O zaman problem kalmamış oluyor.
Benim görebildiğim kadarıyla bu te'lîfi yapan, Şah Veliyyullah Dihlevî'nin talebesi, Canı Cânan el-Mahzar'ın mürîdi, büyük allame, zamanın Beyhakî'si ünvanı verilen büyük fakıh Kadı Muhammed Senâullâh el- Mazharî'dir.[32]
Sekizinci İddiâ: "Taberî, Kadı İyâd, İbnu Hazm, İbnu'l-Arabî, Kurtubî, İbnu Kesîr, İbnu'l-Cevzî, Fahrüddîn Râzî ve Tabersi, bu İsrâilîyyât'tan olan rivâyetlere uydurma ve zayıftır diyor".
Cevâb: Bu imâmlardan Zâhirî İbnu Hazm ve Şiî Tabersî'nin dışındakiler "Sihrin hakîkati vardır" diyen âlimlerdir. Esâs mes'eleyle alâkalı, onlardan hiçbir nakil yapılmazken, onunla alâkası olmayan tâlî bir mes'elede Menâr vasıtasıyla görüş bildiriliyor. Maksad nedir? Ne olacak?... Laf kalabalıklığıyla esâs mes'ele gölgelenebilir mi? İşte size büyü çeşitlerinden, hakîkati olmadığı Ehl-i Sünnet'çe de kabûl edilen bir büyü çeşidi.
Dokuzuncu İddiâ: "İbnu Kesîr bu rivâyetlerin ta*mamının uydurma ve İsrâiliyyat olduğunu söylüyor"
Cevâb: Hâlbuki gözü kapalı bir taklîd ile Menâr'a dayanmayıp, zahmet ederek, İbnu Kesîr okunsaydı, görülecekti ki, İbnu Kesîr, bu husûstaki rivâyetleri, merfû', mevkûf ve maktû' olmak üzere üçe ayırıyor ve tahlîl ediyor.
İbnu Kesîr, öz olarak Merfû' olanlardan, Ahmet İbnu Hanbel'in Müsned'inde ve İbnu Hibbân'ın
Sahîh'inde yaptığı rivâyeti alıyor ve râvîlerinin biri dışındakilerin güvenilir olduğunu, Mûsâ İbnu Cubeyr'in ise hâlinin örtülü olduğunu, hakkında cerh ve ta'dilin bulunmadığını, rivâyetin bu yönden ğarîb olduğunu, diğer başka rivâyetlerden kalkarak, Abdullah İbnu Ömer'den merfû' olarak yapılan bu rivâyetin, aslında Kabu'l-Ahbar'a dayanmış ve Benî İsrâîl kitâblarından alınmış olabileceğini" söylüyor.
Oysa Mestûr olmak, İbnu Hibbân'a göre sıhhate zarar vermez. Hanefîlere göre ise, ilk üç fazîletli asırda asıl olan -aksi ortaya çıkana kadar- güvenilirliktir. Mûsâ İbnu Cubeyr, Tâbiûn'un ileri gelenlerinden olup Abdullah İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ'dan rivâyet etmiştir.
İbnu Kesîr yine Mevkuf, yani Sahâbe radıyellâhu anhum'dan olan rivâyetlerden biri Abdullah İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ'dan olup, onu Hâkim'in sahîh bir isnâd ile rivâyet ettiğini, Hâkim'den naklederek, bu, Zühre (ve Hârut, Mârut) hakkında doğruya en yakın rivâyettir demiştir.
Maktû' yanı Tâbiûn'dan kendi sözleri olarak yapılan rivâyetlere gelince.
İbnu Kesîr, işte Karaman'ın söylediklerini bunlar için söylüyor. Şimdi buradaki nakil hâinlikleri veya lâubâlîliklerinin neresinden tutalım? Bütün bunları, ilmi ciddiyetsizlikte misâl olsun diye aktardık. Yoksa dediğim gibi, bunların sihrin sâbit olup olmadığıyla hiçbir alâkası yoktur.
Onuncu İddiâ: "Âyetteki melekeyn (=iki melek) mütevâtir olmakla birlikte, melikeyn (=iki kral) olarak da okunmuştur. Bu, İbnu Abbâs, Hasan-ı Basrî, Ebû'l-Esved ve Dahhâk'tan rivâyet edilmiştir"
Cevâb: Birçok âlimin, sahîhtir dediği isnâdlar için, İbnu Kesîr'e demediğini dedirten, İbnu Kesîr,bunların hepsi uydurmadır, dedi, iddiâsında bulunan Sayın Karaman, mütevâtir kırâat karşısındaki şazz kırâatin hiçbir ehemmiyetinin olmadığını bilmiyor mu? Yoksa biliyor da işine gelmediğinden mi bu mes'eleye girmek istemiyor? Her şey bütün çıplaklığıyla ortada... Böyle bir câhillik, değilse hâinlik olamaz!...
On Birinci İddiâ: "İbnu Hazm bunların cinlerden iki kavim olduğunu söylemiştir"
Cevâb:
Bir: İbnu Hazm'ın sözünde geçen {قبيلان} 'kabîlâni' lafzını, kabîle manasında 'iki kavim' şeklinde tercüme etmek doğru değildir. Aksine münâsib olan, (ebe, açık, kefîl, bir kavmin işleri elinde olanı (bilgici, reîsi), kadının kocası, değişik gurup*lardan toplanmış üç veya daha çok kişiden meydana gelen cemâat/topluluk, bir költen gelenler, bir babanın evlâdından olanlar, kadın(ın) eğirdiği ipliği bükerken önüne doğru çektiği tel, Allah'a itâat, kumar okunun kazananı, ayakkabının başparmağın
girdiği yeri... gibi birçok ma'nâya gelen {قيل} keli*mesini)[33]bu makamda 'iki kabîle reîsi, ileri geleni' diye tercüme etmektir. Çünki 'kabîl' kelimesi ile 'kabîle' kelimesi farklıdır.
İki: Bu görüş hakkında, İbnu Kesîr ne demiş? Sayın Karaman nakletmiyor ama biz nakledelim: "...Bu (iddiâ) cidden ğarîbdir. Bundan da garibi, İbnu Hazm'ın iddiâ ettiği gibi, Hârut ve Mârufun cinlerden iki kabîle reisi, ileri geleni olduğunu söyleyenin sözüdür."
Yani İbnu Kesîr'e göre tutar yanı olmayan garîbin en garîbi bir görüş.
On İkinci İddiâ: "Hârut ve Mârut'un iki kudretli kişi veya iki rûhânî kişi olduğu da söyleniyor"
Cevâb: Görüldüğü gibi bunlar mütevâtir kıraat karşısında getirilen görüşler. Ne sahîh, ne cılız mesnedi olmayan indî kanaatler. Ama Reşid Rızâ ki yazdı, yeter!.
On Üçüncü İddiâ: Karaman "Müfessirlerin çoğu Hârut ve Mârut'a indirilenin de sihir olduğunu... Eski ve yeni bir takım müfessirler de {وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ }/ "ve iki meleğe indirilen şeye de (uydular)" şeklinde tercüme edilen âyeti, "hâlbuki iki meleğe indirilmedi" şeklinde anladılar" dedikten ve kaynak da verdikten(!) sonra, şunları ekliyor: "İbnu Abbâs ve Rebî' b. Enese isnâd edilen bu yorumu dikkate alan Taberî, âyeti şöyle ma'nâlandırıyor: Onlar (Yahudiler), Süleymân'ın hükümranlığı hakkında şeytânın düzüp koştuğu şeylere uydular. Hâlbuki iki meleğe böyle bir şey İndirilmedi: Fakat inkârcı şeytânlar Bâbil'de insanlara yani Hârut ve Mârut'a sihri öğretiyorlardı. (Taberî 1/452)"
Cevâb: Bu nakilden ne anladınız? İbnu Cerîr'in de bu görüşte olduğunu değil mi? Haklısınız tabiî. Çünki bu ifâdelerden başka bir şey anlaşılmaz. Ama aslâ öyle değil!..
İbnu Cerîr bakınız değişik görüşleri nasıl tahlîl ediyor ve seçtiği görüşün dışındakilerin yanlışlığını nasıl anlatıyor. Anlaşılmakta kolaylık olsun diye âyeti aşağıya alıyor ve tahlîlini onun üzerinden aktarmak istiyoruz:
وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُمْ بِضَارِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهِ أَنْفُسَهُمْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Doğrusu, İbnu Cerîr bu görüşü kabûl etmiyor. O
sadece, {وَمَا أُنْزِلَ }deki {مَا}'ya olumsuzluk ma'nâsı verenlere göre, onlar tarafından âyete ma'nâ veriyorve {مَا}kelimesine verilen dört ayrı ma'nâyı aktardıktan sonra, Şöyle diyor:
"Ebû Cafer (İbnu Cerîr) şöyle der: Bence bu te'vîlleriçinde doğru olanı, {وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ }'deki {مَا}'yainkâr/olumsuzluk manası değil, { الذى}/"o ki", "ona ki" ma'nâsı verenin görüşüdür.
Bu görüşü ancak şu sebeble seçtim: Eğer {مَا}'ya olumsuzluk ma'nâsı verilse, iki meleğe bir şey indirilmemiş ve o ikisinden sonra gelen iki isim -ki Hârût ve Mârût'u kasdediyorum- ya o ikisinden bedelve onların ma'nâsı olarak veya {يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ }sözündeki {النَّاسَ}'dan bedel ve o ikisinden (iki melekden) tercüme olurdu.
Eğer iki melekten bedel ve onlardan tercüme yapılırlarsa ve ikisi(melek) eğer kişi ile eşi arasını ayıracak şeyi bilmiyor idiyseler,
وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ
" 'Biz sadece fitneyiz; o hâlde sakın kâfir olma' demedikçe kimseye öğretmezler" âyetinin ma'nâsı bâtıl olur. Çünki bu ikisi, kişi ile eşinin arasını ayıracak şeyi bilmiyorlarsa, kişi ile eşinin arasını ayıracak olanlar o ikisinden neyi öğrenecekler?
Sonra, eğer, {وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ } sözündeki{مَا},{وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ } atfedilerek olumsuzluk mana*sında ise.Allah celle senâuhû "Süleymân küfretmedi" sözüyle, sihrin Süleymân'ın işinden, bilgisinden ve öğrettiği şeyden olmadığını buyurdu, iki melekten "olmadı" dediği de Süleymân hakkında "olmadı" dediğinin benzeri ise ve Hârût ile Mârût iki melekse, o zaman kişi ile eşinin arasının kendisiyle ayrılacağı şey kimden öğrenilecek? "Hiç kimseye, 'biz sadece bir imtihânız; öyleyse sakın kâfir olma' demedikçe öğretmezler" sözüyle kimden haber verilmektedir? Şübhesiz ki bu sözün hatâ olduğu elbette vâzıhtır, apaçıktır.
Eğer, {هَارُوتَ وَمَارُوتَ }Hârût ve Mârût,
{وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ }
sözündeki {النَّاسَ}'dan tercüme ise/o manadaysa, o zaman Hârût ve Mârût'a sihri öğretenlerin şeytanlar olması ve sihirbazların, sihri, şeytanlar onları öğrettikleri içün sadece Hârût ve Mârût'tan öğrenmiş olmaları gerekir. Eğer bu böyle olursa, -bu görüş sâhiblerine göre- Hârût ve Mârût iki işten boş kalmayacaktırlar:
Ya iki melek olacaklar... Eğer ona göre iki melek olursa, onları şeytanlardan sihir öğrendiklerini, onu insanlara öğrettiklerini, bunun üzerinde ısrâr ettiklerini ve durduklarını söylemekle o ikisine Allah'a küfretmeyi ve O'na karşı günah işlemeyi vâcib kılmıştır. Bu haklarında zikredilen Allah'ın azabını hak edecekleri günah işlediklerini söylemekten daha büyüktür. Allah'ın "Hiç kimseye, 'biz sadece bir imtihânız; öyleyse sakın kâfir olma'demedikçe öğretmezler" sözünde, bu görüşün yanlışlığına çok fazla delîl getirmeye ihtiyâc bırakmayacak şey (açıklık) vardır.
Veya iki insan olacaklar... Eğer böyle ise, onların ölmeleriyle insanoğlundan sihrin, onu bilmenin ve onunla amal etmenin ortadan kalkması gerekecekti. Çünki bu sihrin bilinmesi o ikisi tarafından idiyse, onlardan alınıyor ve öğreniliyor idiyse, gereken, ölmeleri ve yol olmaları ile ancak kendileriyle ulaşılabilecek şeye de yol kalmamasıdır. Sihrin her zaman ve vakitte bulunmasında bu görüşün bozuk olduğuna dâir en açık delîl vardır. Olur ki birisi bu ikisinin insan olduğunu, dünya yaratıldığından i'tibâren yok edilmediklerini insanlar arasında sihir var olduktan sonra da yok edilmeyeceklerini iddiâ eden ve bâtıllığı gizli kalmayacak iddiâlar ileri sürebilecek biri de çıkabilir.
Bozukluğunu gösterdiğimiz manalandırma şekilleribozuk olunca, açıktır ki, وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ }' deki {مَا}kelimesi, {الذى}manasındadır ve { هَارُوتَ وَمَارُوتَ } Hârût ve Mârût, ile anlatılan iki melektir. İşte bu yüzden isimlerinin sonları fethalanmışlardır. Çünkionlar, {الْمَلَكَيْنِ}'ye döndürülmeleri sebebiyle cerr makamındadırlar. Lâkin onlar (gayri munsarif olmaları yüzünden) cerr edilemeyince isimlerinin sonları fethalandı.
Şâyet geri zekâlı bir kimseye dediğimiz karışık
gelir de derse ki.... "[34](İbnu Cerîr'den Nakil Bitti.)