Biz Ağlayalım ki Birileri Ağlamasın
Bugün 25 Ocak 1990, perşembe... Bir gurbet gününün daha sonuna doğru içim, buruk duygularla dolu... Yarın yeni bir kül rengi gök yüzünün altında uzanan sisli, pisli yeryüzüne merhaba diyeceğim. İnsanın ciğerlerini yoran karartan maddî havası, içini karartan manevi kirleriyle yeni bir Berlin sabahına uyanacağım. Her türlü karanlığın, maddeciliğin, benliğin, bencilliğin en çağdaş biçimde yaşandığı bu şehirde meşhur duvarının delinmesi bile fazla bir değişiklik yapabilmiş değil... O kadar ki, 9 Kasımı 10 Kasıma bağlıyan gece kardeşlerimiz geliyor diye, heyacanla Doğu'dan gelenleri karşılayıp ağlayanlar, şimdi de, kardeşlerimiz geldi diye ağlıyorlar. Çünkü, belediye otobüslerinde, metrolarda ayakta durmaya, alışveriş yerlerinde kuyruk olmaya alışmamışlar. Caddede rahat yürüyememekten, trafiğin sık sık tıkanmasından yakınıyorlar ve artık kardeşlerinden rahatsızlık duyduklarını açık açık söylüyorlar...
Evet, böyle bir bencilliğin ve rahatizmanın yaşandığı şehirde, Doğu'dan gelenlerin en çok zararı kendilerine vereceğini bile bile, Müslüman Türkler, onlara baklava börek ikram ederek, "hoşgeldiniz" diyebiliyorlar. Bu da iki kültür arasındaki farkın çok belirgin bir göstergesi...
Ancak, şahsi bencilliğin bütün keskinliğiyle müşahede edildiği bu ülkede, siyasi hedef, iki Almanya'nın birleşmesi... bu konuda bütün siyasi partiler ve görüşler birlik içinde. Herkesin dilinde birlik... "Deutschland" sesleri kalabalıkları coşturuyor ve birleştiriyor. Hristiyan Demokratı ile Sosyal Demokratı, Yeşiller ile diğerleri birleşmiş Almanya'yı özlemekte birlik oluyorlar.
Bizim de anlayış gösterdiğimiz bu duygularına karşı, Alman kamuoyunda bizlere, bizim duygularımıza karşı büyük bir ilgisizlik ve anlayışsızlık var. Gerek yahudi güdümlü basın ve gerekse geçmişten gelen köklü düşmanlık hisleriyle ve hala sürüp giden cehaletleri sebebiyle, Türk'e sempatik bakılmıyor. Azerbaycan olayları dolayısıyla bu bakış açışı iyice sırıtmaya başladı. Alman televizyonu ve basını adeta Ermeni neşriyatı yapar oldu. Bu çatışmanın Hıristiyan Ermenilerle Müslüman Türkler arasında meydana geldiği ısrarlı biçimde vurgulanır oldu. Oysa ki daha kısa bir zaman önce, Berlin'de yapılan Azerbaycan kültür haftası dolayısıyla, o insanlardan hep Azeri diye bahsediyorlardı ve Türk olduklarını kabule yanaşmıyorlardı. Fakat, iş sevimsiz gösterilen bir safhaya dökülünce onların da müslüman ve Türk olduklarını hatırlayıverdiler. Çeşitli yerlerde iş arkadaşlarına Almanların sık sık sorduğu soru: "Sizinkiler Azerbaycan'da ne kadar barbarlaştılar!.. Niçin Ermenilere saldırıyorlar? Neden soykırıma devam etmek istiyorsunuz?"
Laikliğin de ötesinde, ateist olduğunu söyleyen Batılı insan, bir müslümanın karşısında hemen Hristiyanlığnı hatırlıyor. Ve arkasından da başlıyor çifte standartlara... İnsan hakları bir tarafa, hayvan hakları için ayaklanan bu insanlar, müslümana yapılan zulümleri onaylar bir terslik içine giriveriyorlar. Aynı zihniyetin insanları, Berlin'de müslümanlara İslami usule göre hayvan kestirmiyorlar, Önce elektrik şokuyla bayıltmayı şart koşuyorlar. Fakat, dinlerinin gereği olarak şoksuz hayvan kesme talebi Yahudilerden gelince, buna evet diyorlar. Batılı insanın bu çifte standardı yüzünden, şimdi Almanya'da insanlarımız murdarlı, şüpheli etleri yerlerken Yahudiler, en üst düzeydeki hahamlarının takdis ettiği kesilmiş etleri bulabiliyorlar.
Elbette ki, bu tutumda, Berlin'de yaşıyan 6.000 Yahudinin ne kadar çok etkili ve güçlü bir cemaat olabildikleri gerçeği görünüyor. Bizim bu konudaki başarısızlığımızda da, orada yaşıyan 130.000 Türk'ün ne kadar güçsüz, etkisiz ve sahipsiz kaldığının açısı tadılıyor.
Geçen yıl Berlin'de yapılan yürüyüşlerin en muhteşemi, Bulgaristan'daki zulmü protesto içindi. Fakat bu 50,000 kişilik gösteri, basında ve televizyonda geçiştirildi, adeta görmezlikten gelindi. Ama aynı yerde 600 Yahudi yürüyünce yer yerinden oynuyor, büyük bir olay olarak kamuoyuna sunuluyor.
Ne var ki, bu türlü açık kasıtlar bizim de gözümüzü açmamıza yarıyor. Neden, niçin diye düşünenler çoğalıyor. Batılı'nın bütün iddiasına rağmen ne laik, ne de ateist olmadığı, olsa bile müslümana bakış açısının hiç de çağdaş olmadığı veya tam da çağdaş olduğu gerçeği kafalara bir daha yerleşiyor. Belki de bu manevi darbelerle uyanışlar ve kendine gelişler çoğalıyor. Cami, mescid sayısının 40'a yaklaşmış olmasında bu sakat tutumların rolü küçümsenemiyecek derecede büyüktür sanıyorum.
Ancak, insanlık duygularını ön planda tutan Almanlar da var. Bunlardan birinin, bana telefon açarak söylediği şu sözleri hiç unutamıyacağım:
"Tanklarla ezilen insanlara karşı sessiz ve duyarsız kalan yetkililerimiz ve durumu tersine çevirip topluma sunan basınımız adına utanıyorum ve sizlerden, bütün vatandaşlarınızdan özür diliyorum. Şu anda bir Alman olmaktan cidden utanıyorum. Ve Azerbaycan Türkleri için yapacağınız her türlü kampanyaya gönülden katılacağımı bilmenizi istiyorum." Evet, az da olsa böyle düşünenleri de var. Ancak, böyle olanlar, daha önce ya Türkiye'ye gelmişler, ya iyi bir Türk komşu edinmişler, ya da İslam'a sempati duymuşlar ve o yolda sağlam bilgi edinmişlerdir...
Daha önce de buna benzer bir olay yaşamıştım. Bütün Avrupa'yı bir anda sarıveren kız öğrencilerin başörtülerine beliren düşmanlığı bir türlü anlayamıyan bir Alman Hanım şöyle konuşuyordu: "Hayrettir, her türlü giyim özgürlüğünü en olmayacak biçimde hazmeden Avrupalı insan, müslüman kızların başörtüsünü neden mesele haline getiriyor? Sırf bana çok ters gelen bu tutum dolayısıyla, içimden başımı örtmek isteği geçiyor."
Geçenlerde Alman basınında ünlü Amerikalı şarkıcı Michael Jackson'ın müslüman olduğuna dair haberler çıktı. Fakat bu haberler O'nun milyonlarca hayranını kızdırmayı göze alacak kadar iğneleyici, küçümseyici ve alay ediciydi. Mesela bir müzik dergisi Ocak sayısında onun şimdi de 40 milyon dolara bir cami yaptırarak müslümanlığını ispatlamayı düşündüğünü söylüyordu. Oysa ki, hayranları ondan bunu değil, yeni plaklarını bekliyordu. Bir başkası ise, bu kişinin zaten normal işler yapmadığını, daha önce evinde yılan bile beslediğini açıklıyordu.
Bu düşünceler altında bir gurbet gününü daha noktalamaya hazırlanırken, telefonum çalıyor... "Buyrun" diyorum... Telefonun öbür ucunda Hasan var. "Kusura bakmayın sizi geç vakitte rahatsız ettim. Ama bu saatte arıyacağım başka kimsem yok..."
"Rica ederim buyur" diyorum... Hasan zeki bir liseli.... Zeki ve duygulu... Şimdi cuma namazlarına da başladı. Bana daha önce de:
"Namaz kıldıkça düşmanlarımızdan intikam almış gibi de oluyorum, rahatlıyorum. Acaba benim namazlarım oluyor mu?" diye sormuştu. Ben de O'na:
"Elbette olur. Ama önce düşmanı iyi belirlemek gerek. En büyük düşmanımız nefis ve şeytan işbirliğidir" demiştim. Tabii onun kastettikleri daha çok müslüman Türk düşmanı şey-tanlaşmış insanlardı, ama, cevabını ona yetmişli...
Çok konuşkan olan Hasan'ın tutukluğuna şaşırdım ilkin... Fakat sonra O'nu çok iyi anladım.
"Bana birbuçuk dakika verebilir misiniz?"
"Ne demek Hasan, şimdi onbuçuk dakikam senin olsun söyle...
Ne var ki Hasan susuyor, ben bekliyorum. Ve derken telefonda dalga dalga yükselen ve hıçkırıklarla kesilen bir ağlama... Şaşırıyorum. Bir tereddüt anından sonra konuşmak istiyorum. Ama Hasan ara vermeden doyasıya ağlıyor. Özür diliyor ve sürenin bittiğini söylüyor. Fakat ben onu böyle bırakmak istemiyorum. Konuyu öğrenmek için ısrar ettiğimde de şunları söylüyor:
"Hocam, önemli değil... Her zamanki dertlerimden biri... Bu gün okulda çok aşağılandık. Gereği kadar savunamadım inancımı, milletimi.
Biz niçin böyleyiz diye düşünüp durdum akşama kadar. Sizi üzmemek için de bu saate kadar sabrettim. Ama gördüğünüz gibi sonunda dayanamadım. Beni affedin."
"O nasıl söz Hasan? Sen beni, bizi affet... Sen ve senin neslin, sizi gurbet batağında unutanları affetsin.. Fakat bugün seni üzen konuyu mutlaka bilmek istiyorum. Bileyim, belki çözümü olan birşeydir."
"Hayır hocam konu şimdi çözülmüştür, ben rahatladım. Yarına yine azimle başlayabilirim. Ben konuyu anlatmadan, siz de çözüm söylemeden işi hallettiniz. Çünkü, insanın karşısında rahatça ağlayabileceği birinin bulunduğunu bilmesi bile, başlıbaşına bir çözüm aslında... Belki de size sadece ağlamak için açtım telefonu. Doğru düşünmüşüm. Çünkü, ne kadar belli etmemeye çalışsanız da, sizin ağladığınızı anladım. Hocam, biz ağlıyalım ki, başkaları ağlamasın."
Hasan Berlin'de okuyan 33.000 Türk çocuğundan biri... Ama ağlamasını biliyor. Diğer arkadaşları henüz diskolarda gülüyorlar ama, eminim bir gün onlar da iç dünyalarına dönmeyi ve birileri ağlamasın diye ağlamayı öğrenecekler.
Dışarıya bakıyorum. Gökyüzü bir haftadır hala nezleli bir burun gibi akıyor. Ama bu karanlıklar içinden süzülen yağmur, bana Hasanların dünyayı ilahi rahmete layık kılacak gözyaşları gibi geldi bir an ve Necip Fazıl'ın şu mısralarını hatırladım:Ağlayın su yükselsin
Belki kurtulur gemi
Anne seccaden gelsin
Bize dua et emi
DÜNYA İŞLERİ ZOR.AHİRET İŞLERİ KOLAY GELİYORSA.O ZAMAN CENNETLİKSİN