Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yapılan bu kabil yersiz teklif, talep ve seslenişler, dünyâ mukâbilinde âhiretten “vazgeçmek” mâhiyetindeydi. Nitekim insanlık târihi, dünyânın, nefislere seslenip onları kendisine çağırması ve sonsuz olanı perdeleyip fânîliğe âit hevâ ve hevesleri yaldızlaması karşısında eriyen nice irâdeler ve sayısız aldanışlarla doludur.
Esasen, ilk olarak Âlemlerin Rabbine hamd ile başlayan, neticede de kalbi menfî duygu, düşünce ve vesveselerden arındırıp bütün mahlûkâtın yegâne Rabbine mutlak mânâda sığınmayı emrederek son bulan Kur’ân-ı Kerîm’in, kıyamete kadar insanlığa nazarî bir hidâyet rehberi oluşuna mukâbil; insanlığın fiiliyattaki rehberi olan, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yolundan ve izinden yürümek, iki cihan ufkuna şâmil beşerî saâdetin yegâne vesîle ve vâsıtasıdır. Bu büyük nîmetten vazgeçmek, hangi şey mukâbilinde mâkul olabilirdi ki?..
O Kur’ân-ı Kerîm ki, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ve O’nun vasıtasıyla bütün beşeriyete ikram olunmuştur. O ilâhî kelâm, insanı, kendisini tanıyıp eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra ve mahlûktan Hâlık’a varmaya çağırmaktadır. Nihâyetinde Allâh’ı çokça zikrederek, bütün hayatını sanki O’nu görüyormuşçasına ihsân ve takvâ duyguları içerisinde geçirip, böylece hakikî bir ilâhî murâkabe altında olduğu şuuruna erdirerek, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbet ve rızasına vâsıl olma yollarını tâlim etmektedir.
Bilmelidir ki, Allâh’a muhabbet deryasına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allâh’a muhabbet; O’na itaat Allâh’a itaat; O’na isyan ise Allâh’a isyan mâhiyetindedir.
Yukarıda temâs etmiş olduğumuz üzere mevcudâtın varlık sâikı, hilkatta ilk olan Nûr-i Muhammedî’ye O’nu yaratanın muhabbetidir. Bu sebeple bütün kâinât, yaratılışta ilk olan Nûr-i Muhammedî’nin şerefine ve O’na bir mazrûf olmak üzere halkedilmiştir. Nûr-i Muhammedî’ye mazrûf olan bu kâinâtın ilâhî lutuflara nâil ve muhâtap olmak yönünden zirvesi insandır. İnsanlık manzûmesinin zirvesi de vucûd-ı Muhammedî’dir. O insan ki, bu koskoca kâinâtın bir yelpaze misâli, içinde dürülüp meknûz bulunduğu minyatür bir âlemdir. Bu sebeple kendisinden aynı zamanda “âlem-i sağîr” (küçük âlem) diye de bahsedilir. O, tohum içinde gizli koca bir çınar, zerrede gizli büyük bir kürre ve ferd içinde bir cemiyet mevcûd olması kabîlinden, bünyesinde -müspet ve menfî- büyük ve küllî oluşların hülâsasını taşıyan zübde (öz) bir varlıktır. Bu vasıfları itibariyle “eşref-i mahlûkât” olan insan zerreciklerinin ummânında, hayâl ötesi bir zirve vardır ki o da vücûd-i Peygamberî’dir. O’na muhâtap olanlar Fahr-i Kâinât’ı, istîdâd ve iktidarları nisbetinde ve bir de muhabbet veya husûmetleri îcâbına göre telakkî etmişlerdir. O’na muhabbetle nûr, husûmetle nâr (ateş) görünür. Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali ile Ebû Cehil’in vücûd-ı Muhammedî’yi telakkîleri arasındaki fark, bu keyfiyette tezâhür etmiştir. Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ali, Âlemlerin Efendisi’ne, büyük bir aşk ve muhabbetle bakabildikleri için, öze inerek tasavvufun altın silsilelerinde ilk halkayı teşkîl edebilme şerefine nâil olmuşlardır.
İşte tasavvuf, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle kaynaşmaktır. Çünkü o, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zâhirî-bâtınî, iç ve dış tecellîleri, yâni hâlidir. Onun içindir ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetinden hisse alabilmek ve rûhen onunla mezc olabilmekten ibârettir. Diğer bir ifâdeyle tasavvuf, aşk ile birleşen îmân, vecd ile îfâ edilen ibâdet ve davranış güzelliğidir. Hâsılı tasavvuf Âdem -aleyhisselâm-’a “rûh üfürülmesi”yle başlayan bir yüce nasîbin, Âhirzaman Nebîsi’ndeki kemâl tezâhüründen, muhabbet dolu kalblere akseden feyz şebnemleridir.
Tasavvufun özünü teşkîl eden bu salâhiyet ve iktidârın, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın hayatında, böyle kalbden kalbe, ferdden ferde intikâl keyfiyetini anlayabilmek için, O mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerinin umûmuna toptan bir bakış atfetmek lâzımdır.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayatın her sahasında üsve-i hasene olduğu gibi, insanları terbiye ve tezkiye etme konusunda da en güzel bir örnektir. O’nun, peygamber olarak pek çok vazîfe ve salâhiyeti bulunmaktadır. Ancak bunlar içerisinde Cenâb-ı Hakk’ın, O’na verdiği şu dört vazife temâyüz etmekte ve daha da ehemmiyet kazanmaktadır:
1. İlâhî vahyi almak. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allâh Teâlâ’nın, ekseriyetle Cebrâil -aleyhisselâm- vâsıtasıyla gönderdiği ilâhî kelâmına mazhar olmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın dileyip lutfetmesiyle vâkî olan bu vahye muhâtab olma keyfiyeti, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dâr-ı bekâya irtihâliyle nihâyete ermiştir.
2. Kur’ân-ı Kerîm’le nâzil olan ahkâm ve hakîkatleri, hadis-i şerîflerde ve Siyer-i Nebî’de vârid olduğu üzere şerh ve îzah etmek. Rasûlullâh’ın bu ilmî salâhiyeti (otoritesi) müctehidler tarafından devâm ettirilmiştir.
İlâhî ahkâmın şerh ve îzâhı, beşerî hayâtın yeni îcâp ve ihtiyaçları karşısında “ictihad” adı altında devâm edip gitmektedir. Ehli bulunmadığı durumlarda bu keyfiyet, bâzan rafa kalkmış gibi görünse de, ona âit lüzûm ve zarûret hep bâkî kalmıştır. Bu vazîfe, ictihad makâmına erişen âlimlere âittir.
3. Dînin emir ve nehiylerini müessese ve nizâm hâlinde tatbîk eden ve canlı tutan idârî otoriteye sâhip olmak. Bu da halîfeler (ulü’l-emr) tarafından devralınıp devâm ettirilmiştir.