Sa'y
Sa'y
İki rekat tavaf namazı kıldıktan sonra duanızı ediyor ve zemzem içtikten sonra umre sa'yinizi yapmak için me'saya yani sa'y yapacağınız yere yöneliyorsunuz.
Sayınıza Safa tepesinden başlayıp, Safa ile Merve arasında yedi defa gidip-geldikten sonra Merve'de bitireceksiniz.
Ancak durun, hareket etmeyin!.
Birçok hacı adayı gibi Safa ve Merve arasında bilinçsizce gidip-gelmeye başlamayın!. Sa'y nedir, sa'y yapmak ne demektir sorularını düşünün!.
Sa'y yapmanın ne olduğunu, ne olmadığını anlamaya anlayarak yaşamaya çalışın!.
Ve bunu anlamak için, bu gerçeği anlayarak yaşamak için, binlerce yıl öncesine gitmeniz gerektiğini ve siyahi bir köle, mümine bir kadın, müslim bir eş ve şefkatli bir anne olan Hz. Hacer validemizle mutlaka tanışmanız gerektiğini idrak edin. Çünkü sa'y yapmakla ilgili olarak aklınıza gelen ve gelmeyen bütün sorularınızın cevabını, Hz. Hacer validemizde ve onun yaptığı muhteşem sa'yde bulabileceksiniz!.
Evet, binlerce yıl öncesindesiniz!.
Bugün umre yapmak, bugün sa'y yapmak için geldiğiniz ve milyonlarca insanın kaynaştığı bu yerde sadece Kabe'nin temelleri bulunmakta!. Ne bir ev, ne bir çadır, ne de bir insan vardır bu ıssız ve çorak yerde!.
Her yer boş ve her yer sessiz!.
“Kabe böyle miydi, burası böylesine boş ve ıssız mıydı?” diyorsunuz kendi kendinize!. Bu geniş sessizlik ve sakinlik karşısında biraz tuhaf lastiğinizi, biraz garipleştiğinizi hissediyorsunuz!. “Burada yalnız kalsam ne yaparım, nasıl yaşarım?” sorusunu duyar gibi olmanıza rağmen cevap vermiyor, cevap vermek istemiyorsunuz bu soruya!.
Bir ses, sessizlik içinde bir ses duyuyorsunuz!.
Kabe temellerinin yukarı kısmında bulunan ve Devha denilen büyük ağaca doğru üç kişilik bir aile yaklaşmaktadır. Bir erkek ve kucağı çocuklu bir kadından oluşan bu aileyi her müslüman gibi siz de, siz de çok iyi tanıyorsunuz. “Bu gelen İbrahim'dir, bu gelen Hacer'dir, bu gelen İsmail'dir” derken, duygularınızın coştuğunu, gözlerinizin dolduğunu hissediyorsunuz.
Hz. İbrahim aleyhisselama bakıyorsunuz. Bir imtihandan bir imtihana, bir destandan bir destana yol alan Hz. İbrahim (a.s.)'ın cemalinde, merhametle hüznün, hüzünle teslimiyetin birbirine girdiğini, birbiriyle kaynaştığını görüyorsunuz. Hz. Hacer validemizin siyah yüzü ise şefkat ve teslimiyet duygularıyla güneş gibi parlamakta!.
Ve Hz. İsmail, İbrahim gibi bir babanın, Hacer gibi bir annenin çocuğu olan İsmail, annesinin kucağında sevgi ve güven dolu gözlerle etrafına bakınmakta!.
Hz. İbrahim (a.s.)'ın cemalindeki hüzün, Kabe mahalline yaklaşıldıkça daha bir koyulaşmakta, daha bir belirginleşmekte!. Derin duygular, büyük hüzünler içinde Hz. İbrahim efendimiz. Çünkü Rabbimizin uzun yıllar sonra nasib ettiği sevgili oğlunu ve oğlunun anası olan değerli hanımı Hacer'i, yine Rabbimizin bir emri ve işareti gereği bu ıssız yere bırakacaktır!.
Allah'a sığınan, Allah'dan yardım isteyen ve tekrar tekrar Allah'a tevekkül eden Hz. İbrahim (a.s.), bu değerli ailesini devha denilen büyük ağacın dibine bırakarak oradan uzaklaşmaya başlar!. Bu susuz, bu çorak, bu ıssız yerde henüz bir bebek olan yavrusuyla kalakalan Hz. Hacer validemiz ise şaşkınlık içindedir ve bu şaşkınlıkla Hz. İbrahim (a.s.)'ın arkasından seslenir.
Ey İbrahim, bizi burada, hiçbir insanın, hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?
Hz. İbrahim (a.s.) hiç dönmedi, hiç dönemedi, hiç cevap veremedi bu soruya!. Hz. Hacer validemiz ise bu sözünü, bu sorusunu birkaç kez tekrarladı.
Ey İbrahim, bizi burada bırakıp nereye, nereye gidiyorsun?
Yine dönmedi, yine cevap vermedi Hz. İbrahim aleyhisselam!. Çünkü dönmek, çünkü arkasında bıraktığı acı tabloyu bir kez daha görmek istemiyordu. Çünkü Rabbimizin de Kur'an-ı Kerim'de beyan ettiği gibi yüreği çok yumuşak, çok duyarlı, çok merhametli bir insandı Hz. İbrahim aleyhisselam. Çorak ve ıssız bir yere bıraktığı ailesine tekrar dönüp bakabilecek, onların mahsun yüzlerini tekrar görebilecek, hüzün ateşini tekrar körükleyebilecek bir gücü hissetmiyordu kendinde!. Bu nedenle dönmedi, dönüp bakamadı ailesine!.
Sorularına cevap alamayan Hacer validemiz, son kez seslendi.
“Ey İbrahim!. Böyle yapmanı Allah mı emretti?”
Durdu, durakaldı Hz. İbrahim Aeyhisselam Çünkü bu soru suskunlukla karşılanabilecek, bu soru cevabsız bırakılabilecek bir soru değildi. Her şartta hakka şahitlik eden, hakka şahitlik etmesi gereken bir hak peygamber olarak durdu ve cevapladı, cevaplanması gereken bu soruyu.,
“Evet ya Hacer!. Allah emretti.”
Bu cevap ile bakışları değişen, bu cevap ile yüreğindeki korku ve endişeden uzaklaşan Hacer validemiz, hüzün içindeki Hz. İbrahim aleyhisselamı da rahatlatmak istercesine şu cevabı verdi.
“O halde git, git ya İbrahim!. Rabbimiz koruyucumuzdur, O bizi burada perişan etmez!.”
Büyük imtihanların, büyük kahramanı Hz. İbrahim (a.s.) bu cevap ile yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri Seniyye (tepesine) gelince, Beyt-i Harama yönelerek ve ellerini alemlerin Rabbi olan Allah'a açarak şu duayı yaptı.
“Rabbimiz, ailemden bir kısmını dosdoğru namazı kılsınlar diye Beyt-i Haram yanında eHni olmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara meykdici kıl ve onları bir takım ürünlerden nzıklandır. Onlar da (nimetlerinin kadrin bilip) şükretsinler.”
Hacer validemiz ise tam bir tevekkül ile İsmail'in yanına dönmüş, henüz iki yaşlarında olan oğlunu şefkatle kucaklamıştı. Yanlarında içinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile içinde su bulunan bir tuluk vardı. Yalnızdı, oğluyla beraber yapayalnızdı bu ıssız ve çorak yerde. Her insan için apaçık bir düşman olan şeytan aleyhillane, Hacer validemizin kadınlık asabiyetini dikkate alarak bir vesvese vermek istedi.
“Ey Hacer!. İbrahim seni ve çocuğunu Sare için tetketti. Çünkü hiç çocuğu olmayan Sare seni kıskanmıştı. İbrahim seni ve çocuğunu terkederek, senden çok daha güzel olan hanımı Sare'nin yanına gitti.”
Hacer validemiz bu vesveselere hiç itibar etmeden Allah'a yöneldi ve şeytan aleyhillaneden Allah'a sığındı. Çünkü İbrahim aleyhisselamı ve Sare validemizi çok iyi tanıyor, çünkü böylesi vesveselerin şeytandan geldiğini, şeytandan gelebileceğini çok iyi biliyordu. Kaldı ki doğruluk timsali olan eşi Hz. İbrahim (a.s.), bu durumla ilgili olarak “Bunu Allah emretti” demişti.
Günler geçiyordu!.
Hacer validemiz yanlarında bulunan sudan içiyor, çocuğunu emziriyordu. Her an teşbih ettiği, her an dualarda bulunduğu Allah (c.c.)'dan, bir yardım, bir işaret bekliyordu Hz. Hacer.
Fakat gelmiyordu, gelmiyordu böyle bir yardım, gelmiyordu böyle bir işaret!.
Suluktaki su bitmiş, sütü de kesilmişti Hacer'in!. Olup-bitenden habersiz olan İsmail ise susuzluktan kurumuş dudaklar ile annesine bakıyor, mahsun bakışları ile “Anne bana ne zaman süt, anne bana ne zaman su vereceksin?” diyordu!. Bu mahsun bakışlar ve yakarışlar, perişan ediyordu Hz. Hacer'i. Bir anne buna nasıl dayanır, nasıl dayanabilirdi?
Dudaklarını çatlatan, dilini kurutan susuzluktan değil, İsmail'in susuzluğundan kavruluyordu Hacer!.
Etrafına bakındı, binlerce umudla yüzlerce kez etrafına bakındı Hacer!. Rabbisinden bir vesile, bir işaret, bir yardım bekliyordu Hacer!.
Susuzluktan kıvranıp acı çeken oğulcağızına gözyaşlarıyla bakıyor ve bu gözyaşlarını oğlunun dudaklarına sürerek “Dayan, dayan oğulcağızım, dayan yavrum! Allah'ın yardımı gelecektir, elbette gelecektir” diyordu. Bu umudla tekrar etrafına bakıyor, tekrar tekrar etrafına bakmıyordu Hacer!.
Fakat yoktu, yoktu bir işaret, yoktu bir gelen!.
Bu durumu gören ve bu durumu bir ganimet telakki eden şeytan ise lanetli bir yılan gibi vesvese zehirini akıtmaya devam ediyordu.,
“İşte Hacer. İşte İbrahimin'in Rabbi, işte İbrahim'in söyledikleri!. Şimdi anladın mı bu sözlerin, şimdi anladın mı bu vaadlerin ne kadar boş olduğunu. Şimdi anladın mı burada kimsesiz ve yardımsız kaldığını!. Haydi al çocuğunu, al çocuğunu ve hemen ayrıl buradan. İlerlerde bir su, ilerlerde birilerini bulabilirsin!. İsmail'e hiç acımıyor musun? Haydi çocuğun telef olmadan hemen ayni, çocuğunu al ve hemen ayni buradan!.”
Yine Allah'a sığınıyor, bütün susuzluğuna ve bütün çaresizliğine rağmen iç dünyasında bu vesveselere bir yer, tek bir yer vermiyor Hz. Hacer!. Kurumuş dudakları ile “Alemlerin Rabbi olan Allah var, Vallahi de var, Billahi de var” demekten, “İbrahim'in söyledikleri doğru, Vallahi de doğru, Billahi de doğru” demekten vazgeçmiyor, bir an bile vazgeçmiyor Hz. Hacer!.
Ve tüm susuzluğuna ve tüm çaresizliğine rağmen içindeki umudu sulamaya devam ediyor.
“Allah'ım yardım et, Allah'ım yardım et”
Gözlerini yine oğluna, yine oğulcağızına çeviriyor. İşte o an gözlerini bir alev, kızgın bir alev yalıyor Hacer'in!. Çünkü İsmail susuz, İsmail bitkin, İsmail perişan!. İsmail'in susuzluğa susuzluk katılmış gözlerinde bir ateş, bir orman yangını!.
Artık dayanamıyor Hacer, susuzluktan kıvranıp acı çeken oğulcağızına bakamıyor, bakmaya tahammül edemiyor Hacer!.
Ve artık oturamaz ve artık bekleyemez Hz. Hacer!.
İsmail'i alıp, başka yerlere de gidemez!. Çünkü kocası, çünkü peygamberi, çünkü oğlunun babası olan Hz. İbrahim (a.s.) onları buraya bırakmıştır. Ne yüz metre batıya, ne yüz metre doğuya, buraya, tam buraya bırakmıştır onları!.
İsmail'i bu yere, Hz. İbrahim'in tayin ettiği bu yere bırakan Hacer validemiz, kendisine en yakın tepe olan Safa'ya bakar. Acaba Safa tepesinin arkasından gelen bir insan, gelen bir kervan, gelen bir yardım var mıdır? Bu umudla Safa tepesine çıkmaya başlar. Tepenin arkasında bir gelen, bir kervan görürse, hiç durmadan, hiç duraksamadan fırlayacak onlara doğru. “Yavrum susuz, yavrum yanıyor, ne olur su, birazcık su!.” diyecek ve aldığı suyu bir solukta İsmail'e, bir solukta yavrusuna yetiştirecek!.
Safa tepesinin üzerinden bu umudla etrafına bakınıyor. Fakat görmüyor, göremiyor görmek istediklerini. Bir de karşı tepeye çıkayım, bir de karşı tepeden bakayım diyor. Herhalde o taraftan, herhalde o taraftan gelecek Allah'ın yardımı!. Bu yeni umudla Safa'dan iniyor. İki tepe arasındaki vadiye ulaşınca eteklerini hafifçe toplayarak çok ciddi ve çok acil işi olan bir insanın koşuşuyla vadiyi geçiyor. Merve'ye, Merve tepesine çıkınca yine kimseyi, hiç kimseyi göremiyor!.
Etraf yine boş, etraf yine ıssız!.
Tekrar Safa tepesine, tekrar Merve'ye..
Tekrar Safa tepesine, tekrar Merve'ye..
Hacer bıkmadan, Hacer usanmadan Rahmanın rahmet kapısını çalıyor.
“Aç, aç Ya Rabbi,” diyor.
“Ya Rabbi yavrum susuz, Ya Rabbi yavrum kavruluyor,” diyor.
“Ya Rahman, rahmet kapını aç, ne olur aç,” diyor.
“Fakat açılmıyor kapı!.”