Tevhidi davet
Tevhidi davet
“Türkiye'de din adına davet yapılıyor mu?” desek, bu soru birçoklarımızın tuhafına gidecektir. Çünkü yaşadığımız coğrafyada din adına birbiriyle çelişen birçok davetlerde bulunulmaktadır. Zaten halk kitlelerinin din gerçeğine karşı çelişkili anlayışlara sürüklenmesi, din adına yapılan bu davetlerden kaynaklanmaktadır.
Bu çelişkiler nasıl giderilecek, davette tevhid veya bütünlük nasıl sağlanacaktır? Tevhidi davet metoduyla ilgili olan bu sorulara, şimdilik iki başlıkta ve kısaca açıklık getirmeye çalışacağız.
Tevhidi Davette Açıldık Ve Anlaşılabilirlik
Yaşadığımız toplumda İslami davet metoduyla ilgili olarak imani meseleler üzerinde duran ve “Topluma Allah'ın varlığını anlatmalıyız” diyen kimseler bulunmaktadır. Samimi olduklarına hüsnüzan ettiğimiz bu kimseler, tabiat olaylan ve yaratılışla ilgili meseleler üzerinde durarak “İlla Allah (Allah vardır)” tebliğini değişik boyutlardan yapmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bu gibi meseleler tevhidi teğlibin sadece bir cüzünü, bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu bölüm, tevhidi tebliğden ayrı olmadığı gibi, tevhidi tebliğ sadece bu bölümden de ibaret değildir.
Nitekim herhangi bir insan yaratılışla ilgili bazı olayları görerek ve tefekkür ederek; “Allah vardır” dese, sadece bu ikrar ve bu inanç o insanı müslüman yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah'a inanmaktalar ve; “Allah vardır” demektedirler. Müşrik, Allah'a inanmasına rağmen Aliah'a eş koşan insandır.' Allah'a eş koşan bu insanın Allah'ın varlığına.olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu insan müşriktir ve İslam dairesinde değildir. Böyle bir insana “İlla Allah” tebliğinin değişik boyutlardan yapılması, o insanı İslam dairesine dahil etmeyecektir.
Tağutu ve tağuti görüşleri inkar ettirmeden, insanları Allah'ın varlığına iman ettirmeye çalışan ve bununla yetinen kimseler, açık bir şaşkınlık içindedirler. Böylesi davetlerle karşılaşan ve bu davetleri kabul eden kimseler, ne yazık ki “Allah'a inanıp, tağuta kulluk yapan” kimselerdir. Nitekim tağuti sistemlerin böylesi davetlerden herhangi bir rahatsızlık duymamaları, hatta bu gibi davetleri ve davetçileri desteklemeleri bu nedenledir. Çünkü bu gibi davetlerde sadece Allah'ın varlığı anlatılmakta, insanları sömüren firavuniann sahte Hanlığına dil uzatılmamaktadır.
Zaten tağutlann ve müşriklerin istediği de bu değil midir?
Mekke müşriklerinin, Resulullah (s.a.v.)'e;
“Senden sadece bizim ilahlanmıza dil uzatmamanı istiyoruz” şeklinde bir uzlaşma teklifi götürmelerinin nedeni, aynı şeytani beklenti değil midir?
Resulullah (s.a.v.) tarafından reddedilen bu teklif, acaba sözü edilen çalışmalara yön veren ve kendilerine alim denilen bazı kimseler, bazı şaşkınla!, bazı sapıklar tarafından kabul mü edilmiştir? Oysa Kur'an'ı Kerim'de peygamberlerin neden gönderildiği zikredilerek, peygamber varisi olan alimlere, takip edecekleri yol açıkça beyan edilmektedir.
“Andolsun, biz her ümmete; Allah'a kulluk edin ve tağuta (Allah'tan başka her şeye) kulluktan kaçının (demesi için) bir peygamber gönderdik”
Nitekim kelime-i tevhid “La İlahe” ile başlamakta, tağutu red ve inkar ederek temizlenen kalbe “İlla Allah” gerçeği sunulmaktadır.
Tevhidi tebliğ, bu esaslardan kaynaklanan ve bu esaslara göre şekillenen tebliğdir. Tevhidi tebliğin gündeme gelmediği toplumlarda kimlerin müslüman, kimlerin kafir oldukları kesinlik kazanmış değildir. Çünkü müslümanlık veya kafirlik gibi sıfatlar, hak tebliğe muhatap olan insanların, bu tebliğe karşı gösterdikleri ve gösterecekleri tavrın bir neticesi olarak o insanlara verilmektedir.
Müslüman, karşılaştığı hak tebliği kabul eden ve bu hakka teslim olan insandır. Kafir ise, hak tebliğle karşılaşmasına rağmen bu hakkı örten, bu hakkı gizleyen ve bu hakkı inkar eden insandır. Tevil ve tahrif edilmiş gayri İslami tebliğle karşılaşan insanlar, bu tebliği kabul etmekle İslam'a göre müslüman olmayacakları gibi, bu tebliği reddetmekle de İslam'a göre kafir olmazlar. Her iki durumda da gayrimüslimdirler. Kafir kabul edilip tekfir edilmeleri veya müslüman kabul edilip cennetle müjdelenmeleri caiz değildir.
Bizlerden istenilen ve bizlere emredilen yükümlülük, bu insanları tevhidi tebiiğ ile yüzyüze getirmemizdir. Politika veya din adına hergün değişik şeytani tebliğlere muhatap olan insanlar, tevhid gerçeğine, tevhidi tebliğe muhtaç olan insanlardır.
Bu tebliğin açık, apaçık yapılması gerekmektedir. Henüz alfabeyi bilmeyen insanlara B harfini anlatmak için, “A harfinden sonradır, C harfinden öncedir..” gibi dolaylı yollara başvurmak, bu insanlar için kesinlikle yeterli olmayacaktır. Tevhidi gerçeklerin hem kavram ve hem de pratik düzlemde müşahhaslaşması gerekmektedir. Mesela “İlah” kavramını ve yaşadığı toplumda kendisine hangi mercilerin ilahhk tasladığını bilmeyen bir insan, kelime-i tevhidin gereği olarak neleri tasdik edip, neleri reddedeceğini nasıl bilecektir?
Bunlar açıklanmadan tevhidi bir davette açıklık ve anlaşılabilirlik nasıl sağlanacaktır?
Oysa İslam, kelime-i tevhid, kelime-i şahadet ile başlamaktadır.. Günümüz insanlarına bu gerçeklerin açık, apaçık bir şekilde anlatılması gerekmektedir.
İslam'ın İlk Şartı Olarak Kelime-İ Tevhid
Herhangi bir insanın İslam dinine girmesi için kelime-i şahadet esas alınmıştır. Bir insanın müslüman olması için “La ilahe İlla Allah Muhammedun Resulullah” buyruğunu anlamıyla beraber, anlamıyla beraber, anlamıyla beraber tasdik ve ikrar etmesi gerekmektedir.
Anlamıyla beraber ifadesini tekrar etmemin nedeni, bu anlamın birçok yerde, birçok tebliğde gözardı edime sindendir. Halkında müslüman olan birçok ülkede kelime-i şahadet, ifadesi malum, manası meçhul durumdadır. Her gün yüzlerce kez kelime-i şahadet getiren binlerce insan dahi, bu ifadenin yüce anlamından ne yazık ki uzaktırlar.
“Allah'tan başka İlah yoktur ancak Allah vardır ve Muhammed (s.a.v.) Allah'ın Resulüdür” ifadesi ne demektir?
Bu ifadeyi tasdik eden kimseler, neyi tasdik etmektedirler?
Kelime-i şahadette “La ilahe” yani “(Allah'tan başka) İlah yoktur” ifadesine neden gerek duyulmuştur?
Neden sadece; “Allah vardır ve Muhammed(s.a.v.) Allah'ın Resulüdür” denilmemiştir?.
Allah'tan başka İlah var mıdır ki, şanı yüce Rabbimiz Allah (c.c.) bizleri “La ilahe” (Allah'tan başka İlah.yoktur) buyruğuna davet etmektedir?
Allah'tan başka İlah olmadığına,
Allah'tan başka İlah olamayacağına göre “La ilahe buyruğunu tasdik ve ikrar etmemiz neden emredilmiştir?”. İşte bu sorulann cevabını aramamız, bizleri kelime-i şahadetin yüce anlamına götürecektir.
Bütün kainatta, bütün alemlerde Allah'tan başka İlah yoktur gerçeğine rağmen, yaşadığımız dünyada tahakküm ettikleri insanlara ilahhk taslayan, kendilerini ilahlaştırmaya çalışan firavunlar bulunmaktadır. Nitekim kelime-i şahadetteki “La ilahe” buyruğu ile gerçekten İlah olanlar değil, kendilerini ilahlaştırmaya çalışan bu müstekriler, bu tağutlar inkar edilecektir.
Peki, bir mahluğun ilahlaşmaya çalışması veya insanlara ilahhk taslaması ne demektir?
Milyonlarca insanın kabul ve tasdik ettiği gibi herşeyi Allah (c.c.) yaratmıştır. İnsanları yaratan Allah (c.c), insanları dünya yaşantısında kendi zatından habersiz bırakmamış ve bu insanlara peygamberler göndererek nasıl ve ne şekilde yaşamaları gerektiğini kendilerine bildirmiştir. Bildirilen bu hükümlerle insanlara bir yol, bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi ve en özlü ifadesiyle bir din sunulmaktadır. Allah'ın razı olacağı dini, yani İslam'ı yaşayan toplumlarda, Allah'ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hükümlerden muaf tutulan ayrıcalıklı veya dokunulmaz bir sınıf yoktur.
Peki bu durumdan herkes memnun mudur?
Elbetteki değildir!.
İnsanları ezmek ve sömürmek isteyen müstekbirier bu durumdan hiç memnun değillerdir. Çünkü İlahi hükümlere göre insanlan ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan İlahi hükümleri tevü ve tahrif etmek ve yaşam şeklini belirleyen yeni hükümler koymak, yeni kanunlar çıkarmaktır.
Allah'ın hükümlerine rağmen yaşam şeklini belirleyen yeni hükümler koymak, yeni kanunlar çıkarmak ne demektir?
Allah (c.c.) böyle bir yetkiyi kime vermiştir?
Okuduğu Kur'an'ı Kerim'i anlamaya çalışan herkesin bildiği gibi, Allah (c.c) böyle bir yetkiyi peygamberlerine dahi vermemiştir. Çünkü insanların nasıl ve ne şekilde yaşayacaklanna dair mutlak hükümler vazetme yetkisi sadece ve sadece Allah (c.c.)'a,,aittlr. Hiçbir insana verilmeyen bu yetki, hiçbir insana tanınmayan bu hak, sadece ve sadece Allah'ın hakkıdır. Daha açık bir ifadeyle böyle bir yetki veya böyle bir hak, İlah olmakla ilgili bir hak olup, yegane İlah olan Allah (c.c.)'ın hakkıdır.
İnsanların nasıl ve ne şekilde yaşayacakîanna dair hüküm vazetme meselesi, İlah olmakla ilgili bir mesele ise, bilerek veya bilmeyerek insanları aldatan din adamlarına ve aldatılan bütün şaşkınlara soruyoruz. İnsanların nasıl ve ne şekilde yaşamalan gerektiğini beyan eden Allah'ın hükümlerine rağmen, kendi çıkar ve menfaatlerine uygun şeytani hükümler vazeden, Allah'ın helal dediğine haram, haram dediğine helal diyen bu firavunlar kimdir?
İnsanların nasıl ve ne şekil yaşayacakîanna dair hüküm vazetme meselesi, İlah'lıkla ilgili bir mesele olduğuna göre bunlar İlah mıdır?
Bağırsaklarında pislik taşıyan bu mahluklar, elbetteki İlah değildir. Ne var ki İlah olmayan bu firavunlar, İlah'hkla ilgili meselelerde hüküm vazederek ilahlaşmaya çalışmaktalar ve tahakküm ettikleri insanlara ilahlık taslamaktadırlar.
İşte ilahlaşmaya çalışmak veya insanlara İlahlık taslamak budur. Bu anlaşıldığı zaman, “La ilahe (Allah 'tan başka İlah yoktur)” hükmünün vazedilme nedeni ve hikmeti daha iyi anlaşılacaktır.
Bizleri bu hükme davet eden Rabbimiz, bizlere bu hükmün gerektirdiği tavrı emretmektedir. Bu hükmün gereği ise ilahlaşmaya çalışan, insanlara ilahlık taslayan firavunların red ve inkar edilmesidir. Kelime-i şahadette yer alan “La ilahe” buyruğu bunu gerektirmektedir.
Herhangi bir ihsanın İslam dinine girebilmesi için; kendisine ilahlık taslayan bütün firavunları,
ilahlaştmlmaya çalışan bütün putları.. “La ilahe” buyruğu ile inkar etmesi, bu inkardan sonra “İlla Allah” diyerek alemlerin yegane yaratıcısı olan Allah (c.c.)'a yönelmesi ve “Muhammedun Resulullah” buyruğu ile Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'i Resulullah olarak, bir önder ve bir örnek olarak kabul ettiğini ikrar etmesi gerekmektedir.
Kelime-i şahadetin manasını bilmeden, bunun gerektirdiği tavm idrak etmeden, bu kelimeyi telaffuz eden herkesi müslüman kabul edebilmemiz mümkün değildir. Çünkü günümüzde yaşayan birçok firavun bile kelime-i şahadeti telaffuz etmekte ve müslüman olduklarını ileri sürmektedirler.
Kelime-i şahadeti telaffuz etmelerine rağmen firavunlaşan ve firavunlara kulluk yapan kimseler müslüman değildirler. Bu kimseler namaz da küsalar, oruç da tutsalar, hacca da gitseler ne yazık ki müşriktirler. Çünkü kelime-i şahadet sihirli bir söz veya büyülü bir kelime değildir ki, bu sözü söyleyen kimseyi kendiliğinden mü'min yapabilsin!. Oysa büyüden ve sihirden münezzeh olan kelime-i şahadetin; insanların inançlarına, yaşantılarına, fiillerine müdahale eden yüce bir anlamı vardır. Netice olarak kelime-i şahadeti bu yüce anlamıyla kabul ve tasdik eden bir insan, kurtuluş yolcusu bir müslüman olabilmektedir.
Tevhidi davet, bu istikamette ve bu anlamda yapılan bir davettir. Davetin özü, birliğe ve bütünlüğe dayanmaktadır. Allah'tan başka mercilere yapılan davet, kime yapılırsa yapılsın tevhidi bir davet değildir. İnsanlann kulluk bazında davet edildikleri merci ister bir politikacı, ister salih veya sapık bir şeyh olsun, böyle bir davet İslami değildir.
Çünkü İslam'a göre Resulullah (s.a.v.) dahi, insanlar, kendisine davet etmekten nehyedilmiş ve böylesi davetlerin şirk olduğu beyan edilmiştir.
“Sen Rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma.”