Muhterem Salih abi.
Allah'ın selamı ve rahmeti üzerine olsun. Benim için çok değerli olan mektubunu aldım. Açıkyüreklilikle içinde bulunduğun durumu ve duygularını anlatıyorsun. Seni daha iyi tanıdım ve daha çok sevdim. Bana kardeş olduğun ve beni kendinden ayrı düşünmediğin için sana teşekkür ediyorum.
Mutlaka her insanın, açığa çıkmasından utandığı, sıkıldığı yönleri vardır. Birçok insan bu gibi yönlerini kendisinden bile saklamakta ve yok kabul etmektedir. Oysa kişi oğlunun bu yönlerini bilmesi ve izale etmesi gerekir. Yok kabul edilen kirlerin temizlenebilmesi tabi ki mümkün değildir.
Senin kendine olan yaklaşımın, kendini aldatmaman, kendini hoş görmemen ve bunların da fevkinde kendini yargılaman, bu meseleye örnek bir davranıştır.
Bu güzel tavrının devamlı olması için dua ediyorum. İnşallahu Teala ben de, kendi iç dünyamda senin bu güzel tavrını göstererek, kendi kendimin iyimser bir avukatı olmak yerine, Rabbani ölçülere sahip adil bir yargıcı olacağım.
Mektubunda benim için çok önemli bir konuya değiniyor ve şöyle diyorsun,,
“Yaşadığımız coğrafyada müslüman tabanında gördüğümüz birçok hastalık, bu müslümanlara abilerinden, hocalarından, efendilerinden bulaşmaktadır. Cahili yollarla İslami hedeflere varma çalışması da, kendilerine hoca veya üstad denilen bazı kimselerin tavsiyesi ve tasdiki ile ortaya konulmuştur. Yaşamayı seven ve yaşamaya düşkün olan bu zevat, tağut karşısında eğilip-bükülmekte ve şeytani kanunların boşluklarından faydalanarak cennete bir yol, meşakkatsiz ve sakıncasız bir yol aramaktadırlar. Şu iyice bilinmelidir ki, şeytani kanunların boşluğundan faydalanarak cennete gitmek mümkün değildir. Firavunlar tarafından tesbit edilen yollar, onların müsaadesiyle açılan kapılar, cennete değil cehenneme yöneliktir. Allah'ın rızasına ve cennete talip olan müslümanların, beşeri kitaplara göre değil, İlahi Kitab'a göre ne yapmaları gerektiğini tesbit etmeleri zorunludur. Bu tesbitten sonra yönelecekleri tevhidi istikamette karşılaşabilecekleri şeytani kanunlara itibar etmemeleri, bu kanunlar mayın olsa basıp geçmeleri gerekir. Müslüman, Allah için yaşamasını bildiği gibi, Allah için ölmesini de bilen insandır.....”
Bu yazdıklarını uzun süre düşündüm!.
Müslümanların ve binlerce kardeşimin içinde bulunduğu durumu gözönüne getirdim. Birçok kardeşimiz “Şeytani kanunlar” ifadesini gözardı ederek “Bu kanunlara göre Allah için, İslam için ne yapabiliriz?” sorusunu sormaktaydı. Nitekim bu soru ile harekete geçen birçok mihraklar, şeytani ve beşeri yollarla Rabbani hedeflere ulaşabilme zehabına kapılmışlardı.
Bu kardeşlerimin, senin ifadelerin ile açıklık kazanan gerçeği idrak etmelerini istedim ve bu niyetle belirmiş olduğun esaslan bazı müslümanlara anlattım.
Durdular, dinlediler. düşündüler. duraksadılar ve.
“İyi ama bu adam kim?”
“Kim söylüyor bunları?” dediler.
“Herhangi bir müslüman” dedim. Cevabım her halde yeterli olmadı ki.
“İyi, iyi de, tahsilini nerede yapmış, hangi cemaatin hocası?” dediler. Onların bu sorularla ne aradıklarını, ne bulmak ve ne görmek istediklerini anlamıştım.
Nuh kavmini hatırladım..
Bildiğin gibi Nuh kavmi, Nuh (a.s.)'ı ve yanındakileri aşağı sınıftan gördükleri için daveti kabul etmemişlerdi. Onlara göre iyinin, güzelin ve doğrunun ölçüsü, üst sınıfın tayin ve tesbitine bağlıydı. Cahili değer ölçüsüne göre teşekkül eden bu üst sınıf, doğruyu tayin ve tesbit etme imtiyazına sahip bulunuyordu. Bunların doğru dediği, tartışmasız doğru, bunların yanlış dediği, tartışmasız yanlıştı.
Herhangi bir gerçek topluma ulaştırılacaksa, herhangi bir doğru tasdik edilecekse, öncelikle onlar tarafından, mutlaka ve mutlaka onlar tarafından yapılmalıydı. Çünkü kendi koydukları cahili kurallara göre; onlar seçkin olanlardı, onlar önder olanlardı, onlar yetkili olanlardı, onlar ehil olanlardı.
Ne var ki alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) onların seçtiklerini veya onların seçkinlerini değil, dilediğini seçmişti.
Tabi ki büyük tepkiler..
Olur muydu? Hiç olur muydu?
Falanca veya filanca varken, bu kimse mi seçilmişti? Kendilerinin görmediği gerçeği, kendilerinin tasdik etmediği doğruyu, kendilerinden önce şu ayaktakımı mı görmüştü?
Mümkün değildi!..
Netice olarak Nuh kavmi, kendilerine va'dedilen güne kavuştular. Suda boğulup, ateşle kucaklaştılar.
Ancak cahili psikoloji, cahili yaklaşımlar, cahili değer ölçüleri hala yaşamakta!. Mesela sen, sen Salih abi.. Müslümansın, bilmediklerini okuyor, bildiklerini yaşamaya çalışıyorsun.
İnsanların içinde bulunduğu duruma üzülüyor, onları ateşten kurtarmak istiyor ve bu sorumluluk bilinciyle çırpınıyorsun.
Ne var ki bunlar yetmiyor abi.
Bu müslümanların, bu insanların seni dinlemeleri, söylediklerini dikkate almaları ve değerlendirmeleri için bunlar yetmiyor!.
Bu insanlara sirayet eden cahili yaklaşımlara göre senin şahsını değerlendirelim.
Profesör veya doktor unvanın yok. Herhangi bir fakülteden diploman yok. Malın yok. Mülkün yok. İyi veya kötü şöhretin yok. Makamın yok. Etiketin yok. Yetkin yok.
Etrafında kalabalık yok.
Kürkün yok. Postun yok. Sabıkan bile yok!.
İşte bu ölçü ile senin, benim ve bizim gibilerin, İslam adına konuşmaya da hakkı yok abi!.
Onlara göre haddimizi bilmeliyiz!.
Çünk 163. maddenin manevi yorumunda böyle buyuruluyor.,
“Dini, abi ve üstadların saltanatına düşman etmek, İslami gerçekleri abilik, üstadlık, hocalık makamlarını rencide edercesine gündeme getirmek ve bu gibi yollara tevessül ederek dinci ve dinlendirici otoritelerin nüfusunu ve nüfuzunu zayıflatmaya çalışmak yassahtır. Haddini bilmeyenlere, bildirile!.”
Haddi bilmek, haddi bilmemek, haddi aşmak, haddi aşmamak., gibi ifadeler, hiç şüphesiz ki İslam toplumunda da kullanılıyordu. Bu ifadeler günümüz müslümanları tarafından da kullanılmasına rağmen İslam'a uzak anlamlar taşımaktadır.
İslam toplumunda herhangi bir münkere mani olma, engelleme, izale etme eylemleri, bütün müslümanlara yansıyan, bütün müslümanlardan yansıyan eylemlerdir. Yanlışa veya batıla müdahale eden müslümanlara “Bu yanlışa müdahale etmek, senin ne haddine!” denilmezken, günümüzdeki anlayışlar değişmiştir. Allah (c.c.) sadece kendisine kul olan müslümanlara münkere müdahale yetkisi verdiği halde, bazı mihraklar bu yetkiyi yeterli görmemekte, kendilerinin müdahale etmedikleri münkerlere İslam adına müdahale eden müslümanları “Haddini bilmemekle” suçlamaktadırlar.
Mektubunun sonunda “Ehil gözüken bazı kimselerin gerektiği gibi sahiplenmediği bu yüce dava, elbetteki sahipsiz kalmayacaktır. Meselesini kavrayan müslümanlann bu acil konuda gevşeklik göstermemeleri ve tüm insanları hak ile, sabır ile, sebat ile Allah'a kulluğa davet etmeleri gerekmektedir..” diyorsun.
Tebliğcinin vasıflarına ilişkin bazı kitaplar bulunmasına rağmen; neyin, nasıl ve ne şekilde tebliğ edileceğine dair yeterli dokümanlara sahip değiliz. Birçok grup tebliğe önem vermekle birlikte, çok değişik tebliğlerde bulunmaktadırlar!..
Böylesi farklı tebliğ çalışmaları ise, farklı kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır.
Meseleyi, acil çözümlememiz gereken bir mesele olarak görüyor, bu konuya ait herhangi bir araştırman varsa bana yazmanı istirham ediyorum.
Müslüman abimi, müslüman kardeşimi, Allah'ın selamiyla selamlıyorum..