Kendisi Bozgunculuk Çıkardığı Halde Sâlihlere Bozgunculuk İsnad Etmek:
"Musa'yı, Firavun ve erkânına gönderdik. Ayetlerimize karşı haksızlık ettiler. Fesatçıların/ bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak." (7/A'raf, 103) "Firavun, müfsidlerden (fesatçı/bozgunculardan) idi." (28/Kasas, 4) Kendileri fesatçı olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyorlar, toplumu ıslah etmek isteyen Musa (a.s.)'ya fesatçı/bozguncu damgası vuruyorlar ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı: "Musa'yı ve milletini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyveriyorsun?" (7/A'râf, 127) Firavun da şöyle demişti: "Bana izin verin de Musa'yı öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum." (40/Mü'min, 26) Firavun ve yandaşları, kendi düzenlerini değiştirip yıkacak olan Hz. Musa'yı, bozgunculuk yapmakla suçluyorlardı. Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı öneren Hz. Musa, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla, vatan haini, bölücü olarak görülüyor, böyle gösterilmek isteniyordu. Her devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan tek tip tavır sahnelediği, günümüz dünyasındaki çok belirgin benzerliklerle değerlendirilebilir.
Araf suresi ayet, 103) .
Sonra bunların (peygamberlerin) ardından Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve önde gelen-çevresine gönderdik; Onlar ona (ayetlerimize) haksızlık ettiler. İşte bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak
Daha önce geçen hikâyeler, hakikatte Allah'ın çağrısına mülâki olup sonra bunu reddeden bir topluluğun helâkinin artık onlar için kaçınılmaz olduğunu Mekke halkına anlatmak ve onları ikna etmek içindi. Daha sonra, Musa (a.s) , Firavun ve İsrailoğullarının kıssaları da gene bu amaçla zikredilmekte. Bunların yanında, diğer başka ayetler de hem Kureyş'in kâfirleri, hem inananları ve hem de Yahudileri için pek çok ibret alınan dersler vardır.
Bu ayetteki kıssada, Kureyşli kâfirlere, hak ile batıl arasındaki mücadelenin hemen daha başlarında sahip oldukları kuvvetlerinin, görünen büyüklüğüne bakarak kendilerini kandırmamaları salık verilmekte.Bütün bir mücadele tarihi de göstermektedir ki, mücadele, halkı için ve hatta tüm insanlık için doğru olanın yerleşmesi uğruna, herhangi bir maddî vesile peşinde koşmadan, kendinden çok büyük ve güçlü insanlar ya da devletler tarafından korunan, batıla karşı küçük bir grubun savaşımı ile başlar. Nihayetinde de bu mücadeleden bir zafer elde edilir. Hakkın peygamberinin tebliğine engel olmak için kâfirlerin yaptıkları planların, kötülüklerin nasıl neticede kendilerine geri döndüğünü, Kureyşlilerin görüp de ders almaları uyarısı yapılmakta. Allah, haklarındaki son kararı uygulamadan evvel, belki kendilerine bir çeki-düzen verirler diye kâfirlere uzunca bir mühlet verir. Ayrıca bir uyarıdan, açık bir işaretten ve olaydan hiç ders almayanlara ibret-i alem için bir ceza verir.
Muhaliflerin eziyet ve işkencelerinin hedefi haline gelmiş müminler için iki ders vardı alınması gereken. Birincisi; sayıca düşmandan az olmaları, güçsüz oluşları, kendilerinin mücadele azimlerini kırmamalı, onları yıldırmamalı, ayrıca "yardım" nerede kaldı diyerek kalblerinde en ufak bir burukluk hasıl olmamalıdır. İkincisi; Yahudiler, hakka inandıklarını ikrar etmelerinden sonra bundan cayarak takındıkları tavra karşı da dikkat etmeleri için uyarıldılar. Aksi halde aynı Yahudiler gibi onlar da lanetleneceklerdi. İsrailoğulları'nın geçmiş kıssaları onların da kendi menfaatleri için burada anılmaktadır. Onlar, bâtıla ibadet etmenin sonuçları konusunda uyarılmakta ve geçmiş peygamberlerin getirdiği hak dini katışıklardan ayıklayıp yeniden saflaştıran Hz. Peygambere de iman etmeleri tavsiye edilmektedir.
Reddederek ve birer büyüdür diyerek "Onlar da bizim ayetlerimize zulüm ettiler". Haksızlık, bir bakıma ayetlere karşı adilce yanaşmamaları ve hatta onları birer büyü olarak görmeleri ve hafife alıp gülüp geçmelerindendir. Apaçık deliller, bu ayetlerin Allah'tan olduğunu gösterirken ve hiçbir aklı başında insanın da "evet, bunlar büyü işi olabilir" demiş olmamasına rağmen bu ayetleri açıkça inkâr etmekten daha büyük bir zulüm var mıdır?
Üstelik, bizzat büyücü ve efsuncuların kendileri bunların meydana gelmesinin bir büyünün gücünün çok çok ötesinde olduğunu söylediklerinde, bunların hâlâ birer tılsım olduklarını söyleyip, gerçeği kabul etmemek zulümden başka bir şey değildi. Bu şekilde gerçekten ne kadar hikmetsiz ve bayağı kişiler olduklarını da göstermiş oluyorlardı.
Kasas suresi ayet , 4
Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakın fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.
Metinde geçen "Âlafilardi" kelimeleri kapsamlı bir şekilde şu anlama gelir. Firavun boyun eğmiş bir kul gibi davranacağı yerde, ülkede isyankar tavrı benimsedi ve teb'asına zorba ve mağrur bir yönetici gibi baskı yapmaya başladı.
Yani, "Teb'asını tümüne eşit haklar sunarak yönetmedi, aksine onları parçalara bölen bir siyaset izledi. Kimini yönetici sınıfa dahil etmek üzere hak ve imtiyazlara boğuyor, kimisini de ezmek ve sömürmek üzere köle haline getiriyordu."
Burada hiç kimse şu şüpheye kapılmamalıdır: İslâmî hükümet de müslümanlarla zimmî teb'a arasında ayırım yapar, onlara eşit haklar tanımaz; o veya bu şekilde bir tarafı kayırır... Böyle bir şüphe yersizdir; çünkü Firavun'un siyasetinin aksine, böyle bir ayırım, ırk, renk, dil ve sınıf esası üzerine değil, bilakis ideoloji ve hayat tarzı esası üzerine yapılmıştır. İslâmi sistemde müslümanlar ile zımmi'lerin yasal hakları konusunda kesinlikle bir ayırım sözkonusu değildir. Tek ayırım onların siyasal haklarıyla ilgilidir ve bu da şu basit sebebten ötürüdür: Bir ideoloji devletinde yönetici sınıf yalnızca devletin temel ideolojisine inananlardan oluşabilir. Bu ideolojiyi kabullenen herkes bu sınıfa girebilir. Reddedenlerse dışarda kalır. Dolayısıyla bu ayırımla, Fir'avnî ayırım arasında hiçbir benzerlik yoktur, zira Fir'avnî ayırıma göre ezilen sınıfın hiçbir üyesi, hiçbir şekilde (kesinlikle) yönetici sınıfına giremez; ezilen kavim temel insan (kul) haklarından yararlanamaz, siyasî ve ekonomik haklarından dem vuramaz. Hatta onlar yaşama ve hayatta kalma haklarından bile mahrumdur, her ne olursa olsun herhangi bir hakları güvencede değildir, buna mukabil tüm özel imtiyaz ve haklar, devletin yüksek kademeleri, hayatın nefis nimetleri, yönetici sınıfa ve bu sınıf içinde doğmuş bulunan herkese tahsis edilmiştir.
Kitab-ı Mukaddes bunu şöyle açıklar: "Şimdi Mısır'ın başına Hz. Yusuf'u tanımayan yeni bir kral geçti ve halkına şöyle dedi: Dikkat edin İsrailoğulları bizden daha fazla ve daha güçlü. Haydi onları zekice bir hileyle halledelim ki çoğalmasınlar ve bakarsınız öyle bir zaman gelir ki, bir savaşa maruz kalırız da onlar düşmanlarımızla birleşerek bize karşı savaşırlar. Bu yüzden onları ülkeden kovun." Bunun üzerine onlara ağır işleri yüklediler ki, onların altında ezilsinler. Ve onlar, Firavun için muhteşem şehirler inşa ettiler, Pithom ve Ramses ve Mısırlılar, İsrailoğulları'nı zorla köleleştirdiler. Ve onların hayatlarını, harç karma, tuğla yapımı, her türlü tarla hizmeti gibi zor işlerde çekilmez hale getirdiler. Ve Mısır'ın kralı İbrani ebelerle konuştu... Ve şöyle dedi: -İbrani kadınlara ebelik yaptığınızda çocuklara bakın, eğer oğlansa öldürün, kız ise bırakın yaşasın. (Çıkış: I: 8-16)
Bu gösterir ki, Hz. Yusuf'un (a.s) irtihalinden sonra Mısır'da kavmiyetçi bir devrim yapılmıştı. Ve Kıptîler yeni kavmiyetçi hükümete sahip olduklarında İsrailoğulları'na egemen olmak için her vasıtaya başvurmuşlardı. Onları yalnızca küçük düşürüp aşağılamak ve adi işlere koşmakla kalmıyorlar, oğullarını öldürmek, kızlarını yaşatmak suretiyle nüfuslarını azaltma siyaseti de güdüyorlardı. Böylece İsrail kadınları tedricî olarak Kıptilerin eline düşecek ve İsrailoğulları yerine Kıptî nesiller üretecekti. Talmud, Hz. Yusuf'un (a.s) irtihalinden 100 küsur sene sonra böyle bir devrimin vuku bulduğunu kaydeder. Talmud'a göre yeni hükümet, evvelemirde İsrailoğulları'nı verimli arazilerinden, evlerinden ve mülklerinden mahrum etti. Sonra devletle ilgili, iş ve görevlerinden uzaklaştırdı. Artık Kıptî liderler İsrailoğulları'nın ve onların Mısırlı dindaşlarının biraz palazlandığını ne zaman görseler onları zillete duçar ederek, küçük bir ücret vererek yahut beş kuruş vermeksizin en zor işlerde istihdam ederlerdi. "Mısır halkının bir bölümünü güç ve itibarından etti" ayetinin ve Bakara Suresi'nin, "sizi korkunç bir azaba duçar etmişlerdi." mealindeki 49. ayetinin açıklaması budur.
İlaveten, ne Kitab-ı mukaddes, ne de Kur'an-ı Kerim'de Fravun'a bir müneccim tarafından İsrailoğulları arasında bir çocuğun doğacağı ve kendisini iktidarından edeceği söylendiği, Firavun'unun bu tehlikeyi bertaraf etmek üzere, israiloğulları'nın evinde doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emrettiği; yahud bizzat Firavun'un korkunç bir rüya gördüğü ve bu rüyanın, İsrailoğulları arasından kendisini iktidarından edecek bir oğlan çocuğunun doğacağı şeklinde yorumlandığı zikredilmez.
Arâf suresi ayet, 127
Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?" (Firavun) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz, ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz."
Baskı ve zulmün iki dönemi vardı. İsrailoğulları ilk defa, Hazreti Musa'nın doğumundan önce II. Ramses'in yönetimi sırasında zulme uğradılar. Ayette anlatılan ikinci zulüm dönemi ise Hz. Musa'nın (a.s) Allah'ın elçisi olarak gönderilmesinden sonra, Mineftah'ın hükümdarlığı esnasında başladı. Maamafih bununla beraber bir nokta ortak idi ki: İsrailoğulları'nın yavaş yavaş soyları kuruyacak şekilde erkek çocukları öldürülüyor, kız çocukları hayatta bırakılıyor ve sağ kalanlar da diğer ırklar arasında kayboluyordu. 1896 senesinde yapılan arkeolojik kazılarda muhtemelen bu döneme ait bir levha bulundu. Mineftah'ın kahramanlık ve zaferlerinden bahseden sözkonusu levhanın üzerinde "İsrailliler imha edilmiştir ve onları yeniden türemeleri için geride hiçbir tohum bırakılmamıştır" diye bir cümle geçer.
Mü'min suresi ayet, 26
Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."
Bu ayetten itibaren, İsrailoğulları tarihinin en önemli olayının açıklaması başlamaktadır. Fakat İsrailoğulları bu olayı unuttukları gibi, Kitab-ı Mukaddes ve Talmut'ta da sözkonusu olay zikredilmemiştir. Yine İsrailliyatta böyle bir olaydan bahsedilmiyor. Ancak Kur'an-ı Kerim, üzerindeki sis perdesini kaldırarak bu hadiseyi dünya tarihine aktarmıştır. Sözkonusu olay, Hz. Musa (a.s) ile Firavun'un mücadele ettikleri dönemde cereyan etmiştir. Bu kıssayı, tarafsız olan ve Kur'an'a karşı taassup içinde bulunmayan bir kimse okuduğu takdirde olayın hakka davet açısından çok önemli olduğunu kabul edecektir. Ayrıca Hz. Musa (a.s) gibi yüce bir şahsiyetin getirdiği mesajı kabul ederek, onun gösterdiği mucizelerin de tesiriyle, Firavun'un devlet erkanından bazı kimselerin pekala iman etmeleri doğal karşılanabilir. Nitekim sözkonusu mü'min, Firavun'un Hz. Musa'yı öldürmek istediğini görünce sırf Hz. Musa'yı korumak için, o ana kadar gizlediği imanını açığa vurmuştur. Fakat ilim ve araştırmacılığın objektif olması gerektiğini savunan oryantalistler, Kur'an'ın bu açık ifadelerini nedense anlamak istememişlerdir. Bu, onların Kur'an'a karşı gösterdikleri taassubun apaçık bir delilidir. Örneğin, İslâm Ansiklopedisi'ne Hz. Musa (a.s) hakkında makale yazan oryantalist, bu olay hakkında şunları söylüyor: "Kur'an'ın bu hikayesine göre, Firavun'un kavminden bir devlet adamı, Musa'yı savunmaya çalışır. Fakat bu husus sarih değildir. (VL/28) Acaba bu kıssa Haggay'da geçen Yetro'nun Musa'ya yumuşak davranması için Firavun'a rica etmesi olayıyla ilgili olabilir mi?"
Güya ilmin ve araştırmacılğın objektifliğinden bahsedenler, adeta Kur'an'ın her ifadesinde bir yanlışlık bulabilmek için yemin etmişlerdir. Öyle ki bir yanlışlık bulamazlarsa bile, en azından çeşitli şüpheler meydana getirmeye çalışmaktadırlar. Sözgelimi onlar, "Haggayda zikredilen Yetro'nun kıssası Hz. Musa'nın (a.s) doğumundan çok önceleri geçmiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a) bu kıssayı öğrenerek Kur'an'a almıştır," iddiasıyla "Kur'an'da bu husus sarih değildir" diyerek şüpheler meydana getirmeye çalışıyorlar. İşte ilmin ve araştırmacılığın objektifliğinden dem vuran oryantalistlerin, İslâm, Kur'an ve Hz. Muhammed (s.a) sözkonusu olunca ortaya koydukları tavır bu şekilde oluyor.
Firavun bu sözleriyle, aslında Hz. Musa'yı öldürmek istediğini, ancak başkaları engel olduğu için öldüremediğini anlatmak istiyor. Oysa onun içindeki korku, Allah'ın elçisine el kaldırmasına engel olmaktaydı.
Yani, ben bunun bir devrim yapabileceğinden veya bozgunculuğa neden olacağı için tehlikeli olduğundan korkuyorum. Bu yüzden o, herhangi bir şey yapmadan önce, çıkaracağı bozgunculuğu önleyebilmek için onun öldürülmesi gerekir. Firavun'un öne sürdüğü bu neden, Hz. Musa'nın öldürülmesi için yeterli bir delil olarak görülmüştür.
Firavun'un korktuğu hususlardan birisi olan "dini değiştirmek" ifadesinin iyice anlaşılması gerekir. Çünkü Hz. Musa (a.s) , Firavun'un korktuğu bu husus dolayısıyla öldürülmeyi hak etmiştir. Buradaki "din" ifadesi ile yönetimin işleyiş biçimi kastedilmektedir. Yani, Firavun'un deyimiyle: "Ben onun, hükümdarınızı değiştireceğinden korkuyorum" deniliyor. (Ruhu'l-Meani, cilt: 24, sh: 56) Başka bir ifadeyle, "onların siyaset, kültür, medeniyet, ekonomi ve Mısır'da yürürlükte olan sistemleri" burada "din" olarak nitelenmiştir. Firavun, Musa'nın yaptığı davet sonucunda sözkonusu sistemin değişeceğinden korkuyordu. Fakat her sahtekar politikacı gibi Firavun da, aslında kendi iktidarının elinden gideceğini söylememiş ve tam tersine "Ey Kavmim! Musa'nın hareketi, sizlerin dinini yıkmaya yönelik olduğu için ben onu öldürmeyi istiyorum. Ama ben kendimi değil, sizleri düşünüyorum. Sizler benim iktidarımdan yoksun kaldığınız takdirde, çok kötü durumlara düşersiniz. İşte bu yüzden Musa'nın öldürülmesi gerekir. Nitekim o, bir vatan-millet düşmanıdır." demiştir.