Osmanlı mimari üslubunun, o suralar diplomasız, büyük ustasının bürosundayız. Başta mimar-mühendis, ressam, karikatürist. Halk ve sanat musikisinden batı musikisine kadar değerlendirmelerine, gırtlağıyla ve davudi (bariton) harikulade sesiyle süsleyecek kadar hakim. Çocukluğundan kopmamış değil, kopamamış; o bu... Keşif zevki içinde oyuncak yapıyor. Doğrusu “koca” adama yakışmıtor. Hani sanatçı elbisesi yok ki, sürü, sanatçı garipliği diye, biraz da tecessüs ve hayranlıkla manalandırsın. Bir de modelini hazırladığı oyuncakların nasıl yapıldığını gösterir bir kitap hazırlıyor.
İlgi alanı mı? Bildikleri arasında (ne biliyorsa) alaka kurup hemen işe tahvil etmeye kalkma mizacı. Bu, barutla çalışan makine yapmaya kadar götürüyor onu; başlanılmayan başarısızlık ve doğrusu komik.
Evet, sene 1972, günlerden bir gün.
Onun, manzarası kestirilebilecek, gecekonduya benzer bürosundayız.
Ne tuhaf adam!..
Farklılığının şuurunda. “Yahu ben çok akıllıyım. N’apıcaz?” deyişi var ki, aksi söylenemiyor.
Ama ne kadar rahatsız edici bir tip. Tersini olmaya çalışırken daha çok göze batan. Sevimli olmaya çalışması daha çok kızdıran. İnsanın en keskin hükmünü, şöyle bir el hareketiyle farkında değilmiş gibi –belki de değil- deviren. Kendisinden kaçarken cazibesinden kurtulunmayan.
Anlatması uzun sürer yeri burası değil.
Anlatıyor:
-Şu, şu, şu vardı. Filancaya ısrar ettiler “şu şiirini oku” diye. Tabii ben de ısrar ediyorum, yoksa ayıp olacak. Seninki nazlanıyor. Israr, ısrar...
-Ezberden okuyamam, dedi.
Hemen raftan dergiyi getirdiler. Biraz ısrar daha. Sonra başladı okumaya. Bir hayvanın yakalanışına ait. (Burada dinleyicilerin ve kendi boynu bükük mahzun oturuşunun taklidini yapıyor. Biz gülüyoruz, o öfkeli.) Seninki şiirini bitiremedi, başladı ağlamaya. Çok içli çocuktur ya!.. Herkes onu teskin etmeye çalışıyor. Hepimiz derin derin iç çekiyoruz. Ayıp olacak... Şiir bu mu kardeşim?
Söz buradan açılıyor ve laf lafı kovalıyor:
-Ağabey, müzik duygu ve düşüncelerin sesle anlatılması olduğuna göre...
-Hayır, müzik duygu ve düşüncelerin sesle anlatılması değildir.
“Göre”ye göre söyleyeceklerim gürültüye gitti.
-Değil midir?
Gayet ciddi:
-Hayır. “Haydi kakam geldi”yi sesle anlat bakalım.
-Ama, şey.
Ne tuhaf bir misal bu yahu!.. İnsanın nutku tutuluyor.
-Anladım. Yüce duygular, aşk filan, falan. Değil.
-Peki nedir?
-Ses kompozisyonudur.
-O zaman, “resim, duygu ve düşüncelerin renklerle anlatılmasıdır” tarifi ne oluyor?
-Yanlış. Resim renk kompozisyonudur.
-Peki ses kompozisyonu derken, her ses kompozisyonu müzik midir?
-Söylenecek şey yok. Ses kompozisyonu o kadar. Şiir söz kompozisyonu. Ama söz de ses, falan filan. Şiire bakıyorsun şiir, şiire bakıyorsun değil...
Konuşma böyle giderken, basmakalıp bir söz ediyorum.
-Renklerle, zevkler tartışılmaz.
-Tartışılır. Bir kaka kokusu var, bir de gül kokusu. Hangisi güzel? Veya bir kaka rengi var, bir de limon sarısı. Renklerle zevkler, aynı derecede güzel olursa, sen onu seversin, ben bunu.
Derken KİM’i kazandırdı bana.
Sene 1980.