<"Cennet Çiçekleri"nin Terbiyesi >
Şebnem - Efendim izin verirseniz biraz da zât-ı âlînizin çocukluk yıllarından konuşmak isteriz. Meselâ o yıllardan kalan unutamadığınız hâtıralar var mı?
Osman Nûri Topbaş - Her insanın çocukluğundan pek çok hâtırası vardır. Bunlardan bazıları insanda derin izler bırakmıştır. Ben de üzerimde pek çok tesir bırakan birtakım hatıralarımdan bahsetmek isterim.
Erenköy'de geçti çocukluğum. O zamanlar evlerin etrafı bahçelikti. Ayrıca alt katlarda bir misafir salonu bulunur ve samîmî, canlı ziyaretler olurdu. Hususiyle Ramazanlarda verilen iftarlarla dolup taşardı.
İftara ayrı ayrı günlerde ve farklı meslek ve gruptan insanlar çağılırdı: Birgün arabacılar, birgün işçiler, birgün çöpçüler, birgün esnaf, birgün hocaefendiler vesaire davet edilirdi. İftardan sonra kendilerine "diş kirası" diye yaygınlaşmış olan bir hediye takdim edilirdi. Bu hediye, bazen elbiselik bir kumaş, bazen de muhatapların durumuna göre bir miktar para olurdu. Teravih namazından sonra çaylar içilir, her grup kendi dünyası üzere sohbet ederdi. O demler, kalblerin kaynaştığı ve birbirleriyle te'lif olduğu en güzel vakitlerdi.
Çocukluğumda dikkatimi çeken hususlardan biri de komşular arasındaki güzel münâsebetlerdi. Komşu, komşuya akrabâ muâmelesi yapardı. Biz çocuk olarak komşularımızı akrabâlarımızla karıştırırdık. Varlıklı komşular, muhtaçlara bir muhabbet ve şefkat kucağı hâlindeydi. Mahalle sâkinleri, elbirliği ile muhtaçların, gariplerin ihtiyaçlarını giderir ve yetim kızların çeyizlerini hazırlardı.
O zamanlarda verem salgın hâldeydi. Antibiyotikler yoktu. Verem hastaları daha ziyâde çamlık yerlerde tedavi görürlerdi. Mahalleli, bu veremli gençlere büyük bir şefkat gösterirdi. Çünkü veremli gençlerin tedâvîsi, ancak çamlık yerlerde, çamları teneffüs ettirerek olurdu. Erken yaşta vefatlara çok rastlanırdı. Merhametli komşu ve mahalle sâkinleri, onlara kan yapacak gıdalar götürürdü.
Hasta ziyaretleri, her âilenin birinci işiydi. Ziyârete maddî duruma göre, çorba, muhallebi gibi ikramlarla gidilirdi. Ziyaretler kısa tutulur, hastanın gönlüne sürûr verilirdi.
Cenâzeler de öyleydi. Hatimler, duâlar, hep birlikte yapılırdı. Üç gün cenaze evine yemek taşınırdı.
Elli sene evvel buzdolabı çok nâdir bulunurdu. Soğutma için bahçelerdeki kuyulara testiler salınırdı. Buzdolabı olan âileler de akşamüstü komşularına buz ikrâm ederlerdi. Bu ve benzeri ikrâmları da bilhassa çocuklarla gönderirler, onlara küçük yaşta diğergâmlık, yardımlaşma ve hizmet eğitiminin zemini hazırlanırdı.
Çocukluğumda Erenköy sâhili boştu. Denizle karanın birleştiği yerlerde yaklaşık iki metre kadar kumsallık saha olurdu. Orada çocuklarla kumdan evler yapardık. Bir müddet sonra da aramızda anlaşmazlık çıkar ve birbirimize: "- Sen benim yerime geçtin! - Hayır, asıl sen benim sınırıma girdin!" diye çekişirdik. Sonra bir dalga gelir ve paylaşamadığımız o kumdan evlerimizi dümdüz edip giderdi.
Bu hâtıralar, bugün şunu düşündürüyor ki, küçüklükle büyüklük arasında ancak bir derece fark vardır. Yaş ilerledikçe insanı, farklı ve akıl almaz ihtiraslar, boş telâşeler kaplıyor. Ancak neticede hepsi de bir son nefes depremi yahut dalgası ile son buluyor…
Çok ibretlidir ki, bu kadar ilâhî tanzîme âmâ olanlar için hayatın sonu, ne fecî bir aldanıştır.
Çocukluk zamanımızda mahallemizin en çok heyecan duyduğu ân da, ezân-ı Muhammedî'nin aslî şeklinde okunmasına müsâade edildiği gün oldu. Herkes o gece erkenden kalkarak sabah ezanını bekledi. O gece sanki bir bayram sabahına hazırlık gecesiydi. Hattâ annem de akşamdan bize:
"-Bu sabah ezan okunacak; erkenden kalkalım da o ânı kaçırmayalım!" diye tembihlemiş, ev halkı değişik bir heyecan iklîmine girmişti.
Sanki o sabah, Hazret-i Bilâl'in Kâbe'de ilk ezanı okuyuşundaki mânevî hissiyat ve heyecan bürümüştü gönülleri. Bâd-ı sabâ, onun Medîne'deki ezan sedâlarını da aksettiriyor gibiydi. Çünkü ezan, milletimiz için bambaşka bir şevk ve hasretti… Nitekim bazen, Türkiye dışına çıkınca da bu hasreti hep yaşıyoruz. Vatana dönerken de insanın yüreği apayrı bir sürur ve heyecana garkoluyor. Allâh; Kur'ân, ezan ve bayrağımızı, vatanımızı ve milletimizi her türlü tehlikelerden korusun. Şerirlerden muhâfaza eylesin… Âmîn!..
Şebnem - Çocukluğunuzda sizi derinden etkileyen şahsiyetler oldu mu?
Osman Nuri Topbaş - Beni çocukluk yıllarımda en çok etkileyen bilhassa iki kıymetli şahsiyet vardır: Annem ve babam... Buna ilâveten de elbette güzel bir çevre…
Annem, ufak yaşlardan itibaren bizlerin gönül âlemine çok kıymetli hazîneler yığan melek ruhlu ve mübârek bir şahsiyet idi. Bize her vesileyle Allâh dostlarının muhabbetini telkin eder ve firâseti ile gönül bahçelerimizde nûrânî güzellikler yeşertirdi. Onun, kardeşimi dünyaya getirdikten sonra, yâni iki evlâdının hizmetine ve diğer meşgalelerine rağmen hâfız olması, bana hak yolunda gayret ve Kur'ân aşkı bakımından çok te'sir etmiştir.
Babam ise; Allâh aşkı, vecdi, îmân, ihlâs, takvâ, güzel ahlâk, vakar vesâir hasletleriyle her bakımdan benim için âbide bir şahsiyetti. Duygu derinliğine sahipti. Yüksek ufukların insanıydı. Meselâ o zaman İmam-Hatipler yeni açılmıştı ve mezun olanlar için hiçbir dünyevî istikbal yoktu. Fakat babam, büyük bir sevinçle bizi İmam-Hatip Lisesi'ne kaydettirdi. Son sınıfı da yatılı okuttu. Tatil günlerinde bize câmîleri, Topkapı Sarayı'nı ve diğer tarihî yerleri gezdirir; seviyemize göre ecdadımızın, dîne, îmâna, vatana ve millete yaptıkları hizmet ve fedâkârlıkları anlatırdı. Bizlere, onlara lâyık bir nesil olmayı telkin ederdi. Zaman zaman büyük hocaefendileri ziyâret ettirir; onlardaki nezâket, hassâsiyet ve terbiyeyi dimağımıza işlerdi. Numûne gönül insanlarını tanıtırdı.
Babamın fakir-fukarâya olan sevgisi ise, engin bir deryâ gibiydi. Onlara yapacağı bir hizmeti, kabul ettikleri zaman bir teşekkür edası içinde olurdu. Maddî bir hediye vereceğinde onu zarif zarflar içerisinde takdim ederdi. Hattâ zarfların üzerine: "Kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim!" ibaresini yazardı. Bu hâl, Yaratan'dan ötürü yaratılanları severek onlara nezâket ve zerâfetle davranmanın tabiî bir neticesiydi. Annemle birlikte hastalara yemek yapıp hastahanelere götürürlerdi. O çocuk yaşta bu merhamet tezâhürleri, rûhumu ben farkında olmadan bir nakış gibi işliyordu. Velhasıl annem ve babam benim için büyük bir rahmet ve bereket olmuşlardı.
Çocukluğuma âid bana ayrıca tesir eden birçok hâdise ve hatıradan en mühimleri daha ziyade İmam-Hatip Lisesi'nde okuduğum yıllara rastlar. Hele derslerimize gelen hocaefendiler açısından çok talihli idik. Çok değerli ve unutulmayacak sîmâlar tanıdık. Bunlardan:
Celâleddin Öktem hoca, yetmiş yaşında, felçli bir kimse idi. Buna rağmen bir arkadaşımızın kolunda sınıfa gelir; 25'lik bir delikanlı heyecanıyla ders anlatırdı…
"Yaman Dede" mahlası ile mârûf Abdülkadir Keçeoğlu, on dakîka Farsça gramer anlattıktan sonra iki mesnevî beyti okur ve bütün ders ağlaya ağlaya onları şerh ederdi. Gözlerinin altı havuz gibi çukurlaşmıştı. Gözyaşlarını oraya döküp oradan da yüzünden aşağı sızdırırken ayrı bir rûhâniyet tevzî ederdi. Gönlü Peygamber muhabbetiyle bambaşka doluydu. O günden bugüne bir çok şey geldi, geçti. Ama onun bizim rûhumuzda askseden vecdinin izi kaldı. Yazdığı meşhur na'tinden: "Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh!" derken bir sonbahar gazeli gibi titreyip bahar şebnemleri gibi ağlaması, hâlâ gözlerimin önündedir…
Diğer bir hocamız, sabah 07:00'de gelir, çorbalarımızı koyardı. Başka bir hocamız, sofrada kalmış bir ekmek parçası görse kimseyi azarlamadan: "Bak evlâdım, bu nîmeti bulamayan nice muhtaçlar var. Nîmete hürmet eder ve şükredersek, Allâh daha çok artırır. Ancak onun kadrini bilmezsek, elimizden alınır." diye tatlı tatlı nasîhatler ederdi.
Diğer bir hocamız, hüsn-i hat dersi verirdi. Ancak talebelerin kamış ve mürekkebini kendisi getirirdi.
Bir diğeri, yatakhanede geceleyin dolaşır, üstü açık olanların üzerlerini örterdi.
Bazı hocalarımız da, son dersi müteâkib, derslerde geride kalan talebelerin eksiklerini telâfî için ilâve ders yaparlar ve her talebenin daha iyi yetişmesi için bitmez bir heyecanla emek sarfederlerdi.
Hocalarımızın bize en çok öğretmeye çalıştığı husus ise, cânı ve malı kullanmayı bilebilmenin dersi idi. Bu dersi, fiilî davranışları ile sergilerlerdi.
O günlerden bugüne aradan kırk yıl geçti. Ancak o günlerin güzel insanlarından bize aksedenler hâlâ silinmedi. Lâhûtî ve bereketli izleri, akıl ve gönlümüzde hâlâ canlı ve müessir… Dolayısıyla o demleri güzelleştirenlere her vakit duâ hâlindeyim… Cenâb-ı Hak hepsinden râzı olsun!.. Lâkin sıra şimdi bugünleri ve yarınları güzelleştirmekte… Bu da bizlere düşüyor. Allâh Teâlâ cümlemizi buna muvaffak kılsın!..
Şebnem - Efendim, bir de bugünlere gelirsek, acaba bugün çocuklarımızı ne gibi tehlikeler beklemektedir? Bu tehlikelere karşı anne-babaların mes'ûliyeti nedir?
Osman Nuri Topbaş - Bugün çocuklarımızı bekleyen tehlikelerin başında onların mâneviyattan uzak yetiştirilmeleri gelmektedir. Yâni sadece dünyaya dönük bir eğitim neticesinde uhrevî pencerenin kapalı kalması... Yâni kalbî hayatın zaafa dûçâr olması… Bilmek gerekir ki, uhrevî haslet ve güzelliklerle yeşermeyen bir nesil huzur bulamaz; çantası diploma tomarları ile dolsa bile... Toplumda nesil enkâzının sayısız hazin misâlleri vardır. Bugün pek çok kötü alışkanlıklar var. Bilhassa narkotiğin pençesinde can verenler, kadınlık haysiyetinin korunmayıp gittikçe küçük yaşlara doğru zehrini akıtan iffet zedelenmesi… Bunlar evlâtlarımızı hangi tehlikelerin beklediğini daha iyi gösteriyor. Bunu görürsek, çözümün de, sînelere îmân ve onun yüce ahlâkını yerleştirmekle mümkün olduğunu daha iyi anlarız. Vahyin nûru ile tanışmayan kalbler hakîkî seâdeti nasıl bulabilir? Bu hususta İstiklâl şairi M. Âkif'in şu yüksek hassâsiyeti içinde olmalıyız:
Îmândır o cevher ki ilâhî ne büyüktür,
Îmânsız olan paslı yürek sînede yüktür…
Dînî mevzularda cehâlet, pek korkunç bir karanlıktır. Zîrâ kişi bilmediğinin düşmanı olur. Dinden uzaklaşmak rûhânî duygulardan mahrûmiyete sebep olur ve vicdan ufkunu daraltır. İç ve dış nûrları söndürür. Kitap ve sünnetin ince hikmetlerinden, rûhânî aydınlığından mahrûm eder. İnsana, Hâlık tarafından lutfedilen cevherleri kaybettirip kişiyi et ve kemik doldurulmuş bir deri torbaya döndürür ki, bu da, insanı yalnız menfaatini düşünür hâle getirir.
Dînî terbiyenin ihmâli, maddeyi putlaştırma illetini doğurur ki, o da dinden uzaklaşmanın temel sebeplerindendir.
Maddeyi putlaştırma, bir felsefe değil, zavallılıktır. Hikmet değil, illet ve zulmettir. Mânevî duyguların uyuşturulması, ölmeden evvel taş ve toprak altına gömülmesidir.
Beşeriyetin insan olma haysiyetine kavuşabilmesi için Kur'ân-ı Kerîm'in îkâzlarına gönül vermek îcâb eder.
Allâh -celle celâlühû- bizlere en büyük nîmetini şu şekilde bildirmektedir:
"O Rahmân ki, Kur'ân'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı da tâlim etti. (…) Göğü yükseltti ve dengeyi koydu. (Sen bu dengeyi bozma!)" (er-Rahmân, 1-4,7)
Cihânı, ilâhî ölçüler ve mîzanlarla donatan Rabbimiz, kâinât ölçü ve nizâmından başka, Kur'ânî mîzanlar ile de bildiriyor ki; dünyada olduğu gibi ölüm ötesinde de mîzanlar vardır. Dünya ve âhiret, hep mîzanlarla doludur. Hayat ve ölüm, ayrı ayrı, hassas ve şaşmaz mîzanlardır. Her hâlimizin ölçüler içinde olması, gelecek nesle de ibâdet, hâl, davranış ve bir ahlâk numûnesi olması zarûridir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür." (Zilzâl Sûresi, 7-8)
Cihan, ilâhî ölçü ve mîzanlarla donatılırken, Kur'ân bize mîzanlar sergilerken, gelişigüzel yaşayıp bu ilâhî ölçülerin dışında bulunanların hâli ne müthiş ve hazin bir gaflettir.
Rahmân sûresindeki bu âyetin ışığında, evlâtlarımıza yaratılış sırrını, Kur'ân'ı ve kulluğu en güzel şekilde anlatmak ve öğretmek zarûrîdir.
Kısacası çocuklarımız, âyette buyurulan kâinattaki ilâhî denge ve âhengi bozmayan güzel ve şerefli mevkilerini koruyacak bir kıvamda eğitilmelidirler. Hiç şüphesiz bu da; âile ocağında, anne ve babanın mahâretli gönüllerinden tecellî edecektir.
Böyle bir tecellî ise, çocuğunun istikbâlini ciddî olarak düşünen anne ve babaların mahsûlüdür. Tabiî sadece bugüne ayarlı bir istikbal değil, aynı zamanda sonsuz seâdete uzanan ebedî bir istikbâli kastediyoruz. Maâlesef bugün adına istikbal denilerek yalnız günü kurtarma yolunda evlâtlarımızın yarınları tehlikeye atılıyor. Nice yanlış işler, hep: "Ne yapalım; yavrumuzun istikbâli daha önemli!" bahâneleriyle evlâtlarımızı Hak katında günâha ve isyana sürüklüyor. Oysa:
Biz yavrumuzu ne kadar mânevî duygularla yetiştirirsek o nisbette Cenâb-ı Hak onun istikbâlini parlak eyler. Osmanlı'nın yirmi dört milyon kilometrekare genişlemesinin sırrı, bu keyfiyetten kaynaklanmaktadır. Yine zor zamanlarda Allâh'ın yardım etmesi de, buna bağlıdır. Çanakkale ve İstiklâl Savaşı zaferleri de bu hakîkatin bir bereket ve tecellîsidir.
O hâlde çocuklarımızı alabildiğine Kur'ân ahlâkı, tefekkürü, istikâmeti üzere eğitmek sûretiyle kendisine, âilesine, daha önemlisi vatanına ve milletine sahip olacak hayırlı evlât olarak yetiştirmek mecburiyetindeyiz. M. Âkif, mısralarında bu hâli ne güzel îzâh eder:
Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır…
Bu da, ifade ettiğimiz gibi herkesten önce anne ve babaların birinci vazîfesidir. Bilmelidir ki, Çanakkale ve İstiklâl harbi gibi nice büyük zaferler, zâhirde o zaferlerde rol oynayan kumandan, gâzî ve şühedânın eseri olduğu gibi diğer bir yönden de onları yetiştirip kınalayarak vatan müdafaasına gönderen anne ve babaların zaferleridir.
Şebnem - Efendim, bu güzel hasbihâlinizden dolayı candan teşekkürlerimizi arz ederiz.
Osman Nuri Topbaş - Ben de teşekkür ederim.
Şebnem Dergisi - Yıl: 2003 - Ay: Nisan - Sayı: 3 alıntıdır