Nisa-99
Nisa-99
“İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah Affedendir, Bağışlayandır.”
İşte onları Allah’ın affetmesi umulur. Allah’ın affına mazhar olmaları umulanlar işte bunlardır. Allah affedendir yarlığayandır. Rivâyetlere göre bu âyetin tehdidini duyan Mekke’de ikâmet etmekte olan Müslümanlardan çok yaşlı ve acuze olan Cündüb Bin Damre R.A. oğullarını çağırıp, evlâtlarım beni bir hayvana yükleyin, vallahi ben bu halimle ne güçsüzlerdenim, ne de yolu bilmeyenlerdenim. Allah’a yemin olsun ki Rabbimin bu tehdidini duyduktan sonra bu gece asla Mekke’de yatamam demiş ve oğulları onu bir sedyeye koyup Medine’ye taşıdılar. Ama çok yaşlı olduğu için Medine’ye varamadan yarı yolda vefat etti. Hicret kolay olmayan bir görevdir. Zor bir kulluktur hicret. Ülkeni, yerini, yurdunu terk edeceksin, ananı babanı, eşini dostunu, dükkanını tezgahını terk edeceksin, her şeyini terk edecek ve tercihini Allah ve Resûlünden yana kullanacaksın. Gerçekten zorluğu olan bir şey. Ama işte Rabbimiz kendi rızası uğrunda bu zorluğu üslenebilenlerin kurtulacağını anlatıyor Rabbimiz.
100. “Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah'a peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah'a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder.”
Gerçekten Allah için her şeyini terk ederek Allah yolunda hicret eden, ben Allah için muhacir olacağım diyerek dinini dünyasına tercih ederek yola çıkan bir Müslümanın gözünde dünya adına her şey bitiyor. Böyle Allah için hareket eden bir Müslümanın gözünün önünde sadece ve sadece Allah ve Resûlünün rızası ve cennet vardır.
Kim Allah yolunda hicrete çıkarsa yeryüzünde pek çok barınacak, yerleşecek yerler ve bolluk ve genişlik bulacaktır. Ayrılırken zorlandığı, zorluk çektiği o ülkesini, kavmini, konumunu, eşini dostunu terk edip giderken kendisini büyük bolluklar, bereketler, genişlikler beklemektedir diyor Rabbimiz. Şu anda bizler de böyle bir duygu var değil mi? Sanki Allah için vatanını, işini, aşını, eşini dostunu terk ederek hicrete çıkan birisinin tüm dünyasının yıkılacağını, mahvolacağını, hayatının, düzeninin, huzurunun alt üst olacağını, bir dilim ekmeğe muhtaç olacağını, kimsenin yüzüne bakmayacağını, herkesin kendisinden yüz çevirip yalnızlıktan bunalımlara düşeceğini varsayıyoruz.
Ama gerçekten bakıyoruz ki Hz. Adem (a.s)dan bu yana dünyanın hangi zaman ve mekânında olursa olsun, dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun Allah için hicret edenlerin çok büyük bolluklara, çok büyük bereket ve hayırlara, çok büyük mülk ve saltanatlara ulaştıklarını görüyoruz.
Meselâ Nuh (a.s)’la birlikte kendisine inanan, tercihini peygamberden yana kullanan, peygamber safında yer alan, gemiye binerek toplumlarından, toplumlarının gayri İslâmî yapılarından hicret eden Müslümanlar.
Âd kavmine gönderilen Hud (a.s)ve beraberinde kendisine inanan ve onunla birlikte toplumlarından hicret eden Müslümanlar.
Lût (as) un kendisine inanan kızlarıyla birlikte toplumlarından hicreti, İbrahim (as) in yanında karısı Sara annemizle hicreti, Hacer annemiz ve oğlu İsmail (a.s) la birlikte Harem bölgesine hicretleri, kucağında çocuğuyla birlikte adına hicret ettikleri Rabbimiz tarafından ıssız bir çölün ortasında Hacer annemizin ve çocuğunun doyurulması için Rabbimizin zemzem sunması.
Mûsâ (a.s) la birlikte İsrail oğullarının Mısır’dan Sina çölüne hicretleri ve kendisi için hicret eden kullarını Rabbimizin çölün ortasında bulut, bıldırcın eti ve kudret helvasıyla beslemesi.
Yusuf (as) un ve onun sebebiyle babası Yâkub (as) un çocuklarıyla birlikte Mısıra hicretleri.
Mekke’de dinlerini yaşamalarına izin verilmediği için Rasulullah Efendimizin işaretiyle sahâbenin Habeşistan’a hicretleri ve orada Rabbimizin Habeş kralını kendilerine hizmet ettirmesi. Muhammed (a.s) ve Müslümanların Medine’ye hicretleri ve Rabbimizin Medine’yi onlar için geniş ve müsait bir vatan yapması ve nihâyet o günden bugüne, bu güden de kıyamete kadar bulundukları bölgelerde Müslümanlıklarını rahat bir şekilde yaşayamayan mü’minlerin kulluklarını en güzel bir şekilde icra edebilecekleri mekânlara hicret etmeleri gerçekten onlar için yolların açılmasına, hayatlarının bereketlenmesine, rızıklarının bollaşmasına ve dünyanın en büyük mülk ve saltanatlarının ellerine geçmesine sebep olmuştur.
İşte Rabbimiz diyor ki, kim Allah için, dini için, dininin güzel olması için, âhiretinin güzel olması için, cenneti için hicret ederse o kimse mutlaka hicret ettiği yerde çok büyük genişlikler bulacaktır.
Öyleyse eğer insanlar statükodan, durağan ve kokuşmaya mahkûm bir hayattan vazgeçip, yerleşik bir hayattan kurtulup, hareketli, akışkan, dinamik bir hayata talip olursa, Allah yolunda göçler, savaşlar ve hicretleri yaşamayı göze alabilirse o insanlar, o toplumlar Allah’ın izniyle dünyada en büyük medeniyetleri gerçekleştirecekler, dünyanın en büyük mülk ve saltanatlarına ulaşacaklar ve dünyanın neresinde olursa olsun yerleşik ve durağan bir hayatın esiri olan toplumlar üzerine egemen olabileceklerdir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Kim dünyada dünyaya bağımlılıktan, toprağa bağımlılıktan, eşyaya bağımlılıktan, rahatına bağımlılıktan kendisini kurtarır Allah için akıcı, hareketli bir hayata yönelebilirse Rabbimiz o toplumlara dünyada mülk verecek, egemenlik verecek, izzet ve şerefli bir hayat nasip edecektir. İşte bu âyetler bize bunu müjdeliyor, bizden böyle bir tavır istiyor.
Kim Allah ve Resûlüne muhacir olarak evinden çıkarsa, Allah ve Resûlüne itaat kastıyla, Allah ve Resûlünün emirlerini icra maksadıyla, kulluk niyetiyle kim ki evinden, şehrinden, köyünden, kentinden, ülkesinden çıkarsa, sonra da kendisine ölüm ulaşırsa, hicret mahalline, hicret yurduna varmadan, hedefine varmadan, maksuduna ermeden, bu hicretinin sonunda Allah’ın kendisine vaâdettiği dünya mülk ve saltanatına, dünya izzet ve şerefine nail olmadan yarı yolda ölüm vaki olursa, ölüm ona ulaşırsa şüphesiz ki onun ecri, onun ücreti Allah’a aittir. Allah onun ecrini, ücretini tastamam verecektir. Hicretinde başarı sağlamış olarak Allah onun ecrini zayi etmeyecektir. Bu Allah’ın kesin va’didir ve Allah’ın va’di haktır. Çünkü Allah Ğafûr ve Rahîmdir.
İşte Allah yolunda hicret edecek Müslümanların karşı karşıya gelebilecekleri, Müslümana çıkacağı Allah için bir hicrette ayak bağı olabilecek problemlerden, şeytanın öne sürebileceği en büyük mâzeret ve korkulardan birisi hicret sonucu gerçekleşecek, ama mutlak gündeme gelecek savaştır. Hicretle savaş özdeştir. Hicret varsa mutlaka savaş gündeme gelecektir. Hiçbir kimse, hiçbir toplum yoktur ki Allah için, Allah’a ve Resûlüne itaat için hicret etsin ve hicret ettiği coğrafyada Allah’ın kendisine vaâdettiği bir dünya izzet ve şerefini, Allah ve Resûlünün egemenliğinde bir dünya özgürlüğünü, bir dünya mülk ve saltanatını elde etsin de hemen arkasından kâfirlerle bir savaşla karşı karşıya kalmasın.
Hiçbir Müslüman toplum gösterilemez ki hicrete ve hicret sonrası nîmetlerine ulaşmış olsun da kâfirler ona karşı sessiz kalmış ve onun hayatını hazmetmiş olsunlar. Bu, dünyada mümkün değildir. Çünkü Müslümanın hicretinin en büyük zararı kâfiredir. Allah için Allah’ın istediği bir hayatı yaşamaya yönelen bir Müslümanın varlığından elbette ki kendi keyiflerince bir hayat yaşamayı yasallaştırmış kâfirler rahatsız olacaklardır.
Sûrenin önceki âyetlerinde bunu demeye çalışmıştım. Kâfirler Allah’ı, Allah’ın âyetlerini örterek, Allah’ın yasalarını gündemlerinden düşürerek kendi hevâ ve heveslerince kurdukları bir dünyada Müslümanları egemenliklerine aldıktan ve kendi küfürlerine, kendi şirklerine ses çıkarmaz, boyun büker, kendi pisliklerini, pis hayatlarını onaylar ve yaşadıkları bölgede Müslümanca bir hayat sergileyerek küfürlerini, cehenneme gidişlerini onlara hatırlatmaz ve kendilerini rahatsız et-mez, huzurlarını kaçırmaz bir duruma getirdikten sonra onlar üzerindeki bu egemenliklerinin devamı konusunda ellerinden gelen her şeyi yaparak Müslümanları bu hayata evet dedirtmek zorundadırlar. Onun içindir ki sürekli Müslümanları yakın takibe alırlar. Müslümanların hürleşerek özgürce bir hayata yürümelerine engel olurlar.
Müslümanların kendi egemenliklerinden kaçıp, kurtulup özgürce bir hayata kavuşmalarına asla izin vermezler. Müslümanlar kâfirlerin egemenliği altında köle bir hayata bir kere evet deyiverdiler mi, Allah egemenliğinde özgür bir hayatın özlemini kaybediverdiler mi Allah korusun ondan sonra dünyada köleliğe razı olmuş, kendilerine egemen olan güçlerin kulluğu altına girmiş, egemen güçlerin dinlerini, inançlarını, düşüncelerini, felsefelerini, hayat anlayışlarını sineye çek-miş, onların eğitimlerine kendilerini, çocuklarını teslim etmişse işleri bitmiş demektir. Artık ondan sonra kâfirler onları kendi hayat anlayış-larına, kendi küfürlerine ve şirklerine mahkûm ederler. İşte kâfirler Müslümanları kendi egemenlikleri altında böyle köle bir hayata boyun büktürme konusunda başarılı oldukları zaman rahat bir nefes alma imkânı bulurlarken Müslümanlar da zillet içinde bir hayatı yaşamak zorunda kalırlar.
Ama ne zamanki böyle kâfirlerin egemenliği altında köle bir hayatı yaşamak zorunda kalan bu Müslümanlar uyanırlar da kâfir ve müşrik dünyanın egemenliğinden kendilerini kurtarıp Allah egemenliğinde özgür bir hayata, Müslümanca bir hayata yürürlerse, böyle kendilerini kurtuluşa götüren bir yola girerlerse işte bu kâfirlerin bekledikleri ve her an uykularını kaçıran, onlara hafakanlar yaşatan en korkulu rüyalarıdır. Çünkü kesin biliyorlar ki iğdişleştirdikleri, köleleştirdikleri, kimliksizleştirdikleri insanların dirilişi, özgürlüğe yürüyüşü kendi sonlarının gelişidir. Kesin bilirler ki artık kendi egemenlikleri, kendi mülk ve saltanatlarının yıkılışının tehlike çanları çalmaya başlamıştır.
Dikkat ederseniz 1400 yıldan beri Bedir savaşı, Uhut, Hendek, Mûte savaşı, Yermük, Kadisiye savaşları, sonra işte Haçlı seferleri, Selahattin-i Eyyubi’nin Kudüs savaşı, sonra küfür ve şirk dünyanın Müslümanlara yönelik diğer savaşlarıyla anlıyoruz ki kâfir ve müşrik dünya Müslümanlara karşı hep bir savaştan yana olmuşlar ve hiçbir zaman savaşı bitirmeden yana değil devam ettirmeden yana bir tavır sergilemişlerdir. Savaşı başlatan, körükleyen hep onlar olmuştur. Tüm dünya bilmektedir bunu.
Bu hıristiyanlık dünyası, bu yahudilik dünyası, bu müşrik dünya son yüzyıla gelinceye kadar Müslümanlara karşı hep savaştan yana olmuşlardır. Ama dikkat ederseniz son yüzyıla gelindiğinde kade-rin bir cilvesi olarak dünyanın her yerinde Müslümanlar birer birer egemenliklerini kaybederek, kâfirler karşısında terki silah ederek kâfir ve müşrik dünyanın egemenlikleri altına girdiler. Bundan sonra kâfir dünyanın egemenliği dünyanın her tarafını kuşattı. İşte bu andan itibaren tüm dünyada egemenliğini gerçekleştiren kâfirler artık bir taktik gereği ağız ve tavır değiştirdiler.
1400 yıldır, İslâm’ın zuhurundan itibaren sürekli Müslümanlara karşı savaşın tüm dünyada kıvılcımlarını tutuşturan, tüm dünyada Müslümanlara karşı savaş yaymak isteyen kâfir ve müşrik dünya birdenbire yöntem değişikliğine gittiler. Efendim artık dünyamız barış dünyasıdır, sulh ve sükun dünyasıdır, savaşlar artık gerilerde kalmıştır, gelin artık bir daha savaşlardan söz etmeyelim, gelin artık barış içinde bir dünya kuralım, barış içinde bir dünya yaşayalım. Ne oluyor? Niye savaşlı bir dünyada yaşayalım? Neden şu güzelim dünyayı kana bulayalım? Neden bu dünyayı ölümlü bir dünya yapalım? Gelin savaşlara son verelim de bu dünyayı kan gölüne çevirmeyelim.