Tefekkür-i mevt
Dünyâ, ilâhî bir îmân dershânesi, ölüm ise, zarûrî bir intikâl kanunudur. Hazret-i Mevlânâ:
“Dirilmek için ölünüz!” buyurur.
Kalbin dirilişi, ancak nefsâniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Bütün zevkleri kökünden yok edeni (ölümü) çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Zühd, 4; Nesâî, Cenâiz, 3) buyurur.
Tefekkür-i mevt, gayr-i irâdî olarak ölüm gelmeden evvel ölümü hatırlamaktır. Böylece nefsâniyetten uzaklaşarak irâdî bir şekilde Rabb’in huzûruna hazırlanmaktır. Bu, îmâna dayanan bir tefekkür ve şuûrdur.
Şâir Aşkî, bu tefekkür ve şuur iklîminden gönüllere şöyle seslenir:
Duydun mu ecele çâre bulanı,
Bu dünyâ üstünde bâkî kalanı,
Hazırla kendine lâzım olanı,
Elvedâ bayrağı açarız birgün.
Azrâil, vâdesi dolanı bilir,
Dâvetsiz konuktur, her eve gelir;
Dostların ağlarlar, düşman sevinir;
İyiyi, kötüyü seçeriz birgün…
Kazanla teneşir haberci olur,
Ölümün etrafta çabuk duyulur,
İpekler, sırmalar hepsi soyulur,
Beş arşın kefeni biçeriz birgün…
Musallâ dediğin bir mihenk taşı,
Şâhittir insana eşi yoldaşı;
Âkilsen, kefeni başında taşı;
Evlâd ü iyâlden kaçarız birgün…
Bineğin tabuttur, unutma sakın;
Kapının önüne gelmesi yakın,
Rızâsı olmazsa Cenâb-ı Hakk’ın
Âlemde dehşetler saçarız birgün…
Bu kara toprağa insandır mâye,
Amel-i sâlihtir kabre sermâye,
Varınca huzûr-i fermânfermâye
Hayırla şerleri ölçeriz birgün…
Ey Aşkî, ölüme hazır ol her an,
Rehberin Hak olsun, düstûrun Kur’ân;
Nasılsa senin de gelecek sıran,
Aklından çıkarma, nâçârız birgün…
Hiç şüphesiz ki bu dünyâ emelleri, fânî ümid ve tesellîler, kabir toprağına dökülen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.
Her mezar taşı, ölüm dili ve sükûtu ile konuşan ateşli bir öğütçüdür. Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmî avlularında mekân teşkîl etmesi, bir nevî fiilî tefekkür-i mevt içindir.
Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükûtun sırrında gizlidir.
Ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.
Ölümün öğüt vermekteki belâgati karşısında dünyâdan gelen cevaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.
Kul, nefsânî vasıflarından kendi irâdesiyle vazgeçerse, şüphesiz Mevlâsı, onu lutuf ve inâyetiyle yeniden ihyâ eder. Nitekim Cenâb-ı Hakk buyurur:
“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içerisinde kalıp oradan hiç çıkmayan gibi olur mu?..” (el-En’âm, 122)
Bu kul, dünyâdayken nefsânî vasıflardan vazgeçtiği için kalbi dirilenlerden olur. Hazret-i Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîfte:
“Mü’minin firâsetinden korkunuz! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar…” (Cem’u’l-Fevâid, V. 329) buyururlar.
Bütün bu ifâde edilenler, “Ölmeden evvel ölünüz!” mânâsının gerçekleşmesi için rûhânî hayatta tatbîk olunacak esaslardır. Bunları lâyıkıyla îfâya çalışan mü’minler, gayret ve sebâtlarındaki ciddiyet ve üzerlerindeki himmet nisbetinde bir terakkîye nâil olurlar. Muhakkak ki ihlâslı bir gayret, ilâhî lutufların da yardımıyla beklenen seâdeti hâsıl eder.
Dünyâ, aldatıcı bir serap, âhıret ise ölümsüz bir hayattır. Ölüm, kişinin husûsî kıyâmetidir. Kıyâmetimizden evvel uyanalım ki nedâmete uğrayanlardan olmayalım. Zîrâ her fânînin meçhul bir zaman ve mekânda Azrâil’le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiçbir yer yoktur. O hâlde in-
san: «فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ» yâni “(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun…”
(ez-Zâriyât, 50) sırrından nasîb alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak kabûl etmelidir.
Bir kul, nefis sultasında sırf dünyâya îmân etmiş gibi yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görülür. Ölümün dehşeti hiçbir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede onu muzdarip kılar. Hâl böyleyken yukarıda sayılan esaslara riâyetle benliğini aşar ve rûhunda meknûz olan meleklik sıfatının istikâmetinde merhaleler kat ederse ölüm, hayâl ötesi muazzam ve müteâl olan Rabb’e vuslatın mecbûrî bir şartı olarak görülür. Böylece ekseri insanlarda soğuk ürpertilere sebeb olan ölüm, gönüllerde “refîk-ı a’lâ”ya, yâni en yüce dosta kavuşma heyecanına dönüşür.
Mâlik bin Dinar, bir gece rü’yâsında Refî’i gördü. Başı açık, yalın ayak koşuyordu. Ona:
“–Nereye?” diye sordu.
Refî:
“–Şükür, zindandan kurtuldum.” dedi.
Mâlik Hazretleri, sabahleyin derhal Refî’nin evine gitti. Gördü ki; Refî vefat etmiş.
Böyle ölümler, tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin tâbiriyle “Şeb-i Arûs” yâni düğün gecesidir. Bu öyle bir yoldur ki, beşer için en dehşet verici vâkıâ olan ölümü âdetâ güzelleştirir. “Ölümü güzelleştirmek” için yegâne çâre de yukarıdaki ölçüleri hazmederek mânevî merhalelerde yol almak, kısaca âyet-i kerîmede buyurulduğu gibi:
“Yakîn (ölüm) gelene kadar Allâh’a ibâdet et”mek (el-Hicr, 99), yâni lâyıkıyla kul olmaktır.
Rabb’imiz, kâinâtı ilâhî muhabbet gözlüğüyle temâşâ edebilmeyi, onu şuur, duygu, vicdan ürperişleri ve îmânî heyecanlar zâviyesinden seyredebilmeyi, gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile ğufrân iklîmlerine ulaşmayı ve “ölmeden evvel ölünüz” sırrına ererek hakîkat âlemine uyanmayı nasîb eylesin!
Âmîn!..
Ne mutlu ölüm gelmeden evvel Rabb’ine dönebilenlere!