“Meselâ, roman değil ama, şiir, asrın başında halkın dil zevkinin, dilbilgisinin sanatıydı. Tabiî, romana nazaran, yoğunluğuyla ve insanların da iştirak edebilmesiyle, yani çok daha yoğun bir kültürel bilinçlenme ve değişim alanı olmasıyla tâ köylere kadar sârîydi. İkinci olarak, musikî de öyleydi. Hatta gayrimüslim anâsırı dahi aynı kültürle zenginleştiren, mezceden bir yapı. Geçen sabah radyoda hikâyesini dinlediğim Bimen Şen, aslen, Ermeni ve Dürzi kiliselerinde âyin okuyan bir Ermeni papazken, Aziz Dede’nin musikîsinde yoğrulup, ismini de değiştirerek Bimen Şen oluyor. Ortak irfan iklimine bir diğer misâl de; mimarînin temel sanat ve ilimlerinin, resmin, rengin, tezyinatın bile, o kültürün herkese şâmil unsuru olması. Bursa’da hanımlar; katıldıkları hanım toplantılarında evlerin mimarîsini, renklerini konuşuyorlardı. Her mahallenin tekkesinde, hem şiir hem musikî hem hat hem mimarî tartışılıyordu. Bugünkü sanat yazarlarının yaptığı gibi, boşlukta da tartışılmıyordu. Beraberinde, tasavvufî bilgi ile kendini yetiştirme çabasının zemini üzerinde bezenirdi herşey. Varolan bir “ruh” ihyâ edilirdi her dem. Şayet onu, ülkenin her mahallesinde insanların tartışacakları alanlara ulaştıramıyorsak, böylesi ortak mahaller yoksa; tabiatiyle yapılan onca şeyin eriyip gitmemesine imkân yok. Bugün tekkelerin açılmasına müsaade edilmiyorsa, “kültür merkezi” filan diye her mahallede iki odalı bir yer açılmalı ve bu meselelerin konuşulması âdet hâline getirilmeli.”
* “(Halkevleri’nde) İşin “ruh”u yok. Yani arkasında hiçbir inanç temeli, düşünce temeli yoktu bunların. Bir boşluk üzerinde; insanlar oraya gelecek, güya resim yapacak, heykel yapacak, saz çalacak. Oysa, musikînin kendisi dışarıdaydı orada. Bütün halk sanatlarına, Halk Musikîsi’ne temel teşkil eden o “büyük musikî” yoktu orada. Ama tekkelerde vardı!..”
* “Benim dedem de Kasımpaşa Türabî Tekkesi şeyhi. Bütün aile, 300 sene kadar evvel Asya’dan bir yerden gelip Edirne civarına yerleşmişler. Sonra Kasımpaşa’ya gelip Türabî Tekkesini kurmuşlar. Kimi zaman bir amca, kimi zaman dedeler hâlinde devam etmişler. Evet; böyleleri varken, nasıl olup da çöktük, demiştik ya! Geçen yaz okuma fırsatı bulduğum; Ataullah İskenderanî’ye ait “El-Kısmet-ül Ataviyye”. Özellikle son bölümlerine geldiğimde, işte apaçık “Bu adamın bu muhteşem düşüncesi Elhamrâ’yı vücuda getirmiştir” dedim. Lâkin, hemen birkaç dakika sonra da dedim ki: “Evet, Emevîlerin Endülüs’ü, İspanya’yı kaybetmelerinin sebebi de bunun içerisinde yatıyor!”... Bilmiyorum, Varlık Felsefesi’yle hiç meşgul oldunuz mu? Bu bâbdaki “Ontoloji” isimli yazısında Nicolai Hartmann, Batı felsefesinin kaynağından günümüze kadar süregelen ikili varlık telâkkisinin nasıl bir yanılgı olduğunu anlatıyor. Dikkat ettiyseniz İslam düşünürleri böyle bir ikili yapıdan kaçınıyor gözüküyorlar. Devam edersek; düşünce bu ikili yapı üzerinde gelişmiyor. Hâlbuki Batı felsefesi, hep bu ikili yapı üzerinde gelişiyor ki; problem, bunlardan hangisi hâkimdir noktasında düğümleniyor. Bu tezler karşısında Hartmann’ın getirdiği “dörtlü” yapı üzerinde bir miktar düşünülürse, orada bir kuvvet ve etkileme sistematiğine ait nasıl yapısal bir çözümleme olduğu görülebilir. En katı ve en kaba “maddî” varlık tabakası olarak baktığınızda; o, bir meseleye dair kendi aslî şartlarını emrediyor. Duvarı, o “maddî” yapı şartlarına
göre inşâ ediyorsunuz. Ama aynı zamanda, “maddî” olan o taşa duvarda bir yer verdiğinizde, bu sefer o, duvarın bir fonksiyonu için konulmuş “şey” oluyor. Kaleyse kale, evse evin duvarına. Ve böylece, taş da “ona göre” ölçü alıyor, duvarda yer alıyor, biçim alıyor. Yani, o taşın nerede ne biçim alacağını tâyin eden ilim; bir “üst” sosyal, biososyal alanın meselesi. Tabiî, yer çekimi ve duvara ait yasalar bakî kalıyor. Bahsettiğimiz “üst” alandan devam edersek; mahallesindeki evinde herkes birbirinden eminse, bu takdirde duvarının koruma gayesinin “mahiyeti” değişiyor. Diyelim, gürültüye ve mahrem hayatın görünmesine karşı koruma gündeme geliyor da, maddî saldırıya karşı gelmiyor. Maddî varlık tabakası verileri, bu tabakada yer değiştiriyor. Yükseldiğimiz bu tabakada, korku gibi bir “psişik” hâl etkili oluyor, yani “sosyal yapılaşma” insanın “psişik” âleminin etkisi altında biçimleniyor. Yalnız bu âlem, hayvanınkinden farklı olarak “terbiye ile” şekilleniyor ki, terbiyeden güdülen gayeler olarak “inanç” benzeri çıkış noktalarını ele veriyor. Yani insan varlığı yahut insanla kâim, insanın da onunla kâim olduğu “manevî âlem”, kademe kademe yapılacak herşeyi biçimlendirmekte etkili oluyor. Ve neticede gelinen yer olarak, onun da temelinde “inanç” yatıyor. Burada, o inanç, şayet varlığı ikili olarak tarif etmişse ve meselâ Hıristiyan “materyalizm karşıtlığı” gibi dünyayı günah addetmişse, mesele ortada kalıyor. “Niye çöktük?” sorusunun cevabına dair, baştaki Ataullah İskenderanî’nin kitabına dönersek; onun, İslam tasavvufundan bir miktar kopup Katolik Kilisesi’nin değerlerine yaklaşmış gibi, Katolikliğin merkeziyetçi tahakküm ihtirasından etkilenmiş gibi gözükmesine ilişik bir tesbite varıyoruz...”
* “Bilgi Teorisi etrafında bir tartışma açılacak olsa, şu hemen kaçınılmaz bir şekilde gündeme gelecektir ki, her bilgi geliştirme aşamasından evvel hür bir “seziş” yeteneği yatıyor temelde. Son derece önemli olan husus da; sanat eserini o seziş meydana getiriyor. O sezişin, bir bütüncül (küllî) yaklaşımın içerisinden bir
“yer” aydınlanıyor ve ister bilgi ister araştırma “orada ilerlemeli” diyorsunuz. Yıl 1981 filandı; Zürih’te kaldığım otelde müthiş bir dökümanter film seyrettim. Kendisiyle görüşülen kişi, “Enstitü Pastör”de bir tıp araştırmacısıymış. Tıbbî bir mesele için 14-15 senedir tüm dünyada araştırma yapılıyor ve başında bu zât olmak üzere, “Enstitü” de bu meseleyi aydınlatmaya çalışıyor. Ama nafile!..
Bir pazar günü, yine sabahlara kadar çalışıp yorgun düşen adama, “Gel biraz yürüyüp, sinemaya gidelim!” diyor karısı. Gidiyorlar; fakat filmi 15- 20 dakika seyreden adamın gözü bir sahneye takılınca, birden kafasında şimdi yedek hiç düşünemediği bir şey canlanıyor ve karısını bırakıp eve dönüyor, geceyarısına kadar yazıyor, nihayet meseleyi çözüyor!.. Kısacası, daha önceki bir yaklaşım tarzında veya araştırma kanalında ulaşılamayan bir çözüme; farklı bir seziş ve bakış kanalında hemen ulaşabiliyorsunuz. Burada, herşeye bakmaya hazır bir insan tipi oluşturulmasına ihtiyaç var. “Bak; her şeye bak!”. Hiçbir şeyin, o bakmanın derinliğini kısıtlamaması içinde; Hz. Ali’nin, Hz. Peygamber’in yanına giderken söylediği hâle, insanlığın kendisini getirmesi icab ediyor: “Bütün inandıklarımı, bütün bildiklerimi terkediyorum. Bomboş olarak gidiyorum ki, O’ndan alabileceklerimi alayım” diyor. Bunun eğitimi acaba tekkelerde bir ölçüde kaybolmuş muydu ki, yenileşme ve atılım olamadı?..”