Elbette, sadece “dâvâ” çerçevesinde değildir bu “kaba” tavır; her sahada benzer yaklaşım tarzı, benzer sevimsizlik, benzer iticilik müşahede edilebilir: Evde eş ve çocuğunuza, okulda talebeye, işte çalışanlarınıza, ticarette müşterinize, muhitinizde dostunuza, devlette halkınıza veya liderseniz bağlılarınıza söz geçiremezsiniz, kendinizi sevdiremezsiniz, fikirlerinizi kabul ettiremezsiniz. Daha kötüsü, bu gidişle “dayatma” ve “diktatörlük”ten meded ummaya başlayabilirsiniz ki, işte o ân “iflas bayrağı”nı çekmiş olursunuz oysa. Yani sevimsizliğinizi tescil ve mağlubiyetinizi ilân demektir “cebrî” yollarla muhabbet, itaat ve sadakat talebi!..
Savaş, “neşter” kullanmak gibidir ki, daima neşter sallayarak ancak hastayı öldürürsünüz; diplomasi veya nezaket “kalbleri kazanmak” ve “yaraları sarıp kapatmak” gibidir ki, daimi nezaket ameliyattan ve kalıcı şifadan vazgeçmek ve yine hastayı ölüme mahkûm etmek demektir. Öyleyse işin gereği “kıvam”dır, “muvazene”dir, uzatmaya ne gerek, “gerekeni gerektiği yerde yapmak”tır!.. Ne zaman ki doktor, hastasını imha hedefi görürcesine daimi bir hınçla neştere davranır; yahut diplomat, mikrobu inkâra yeltenici “kör” bir iyimserliğe saplanır, orada yanlış giden bir şeylerin bulunduğu izahtan varestedir. Aslolan, doktorun yahut diplomatın nefslerini veya şahsî hınçlarını tatminleri değil, yaptıkları her işte umumun “şifâ”sını ama en başta Allah’ın rızasını gözetmeleridir. Mikrop asla sevilmeyecektir ama hasta hemen daima sevilecektir ezcümle. “Hasta” bazen şahıs, toplum veya insanlık olur, “mikrop”sa bazen kimi insan faaliyetleri bazen de “hayvandan aşağı” kimi müşahhas yaratıklar; bunun da her durumda geçerli “şablon”u yok ki, bir yer gelir saldırgana hak ettiği dilden mukabele edersiniz, bir başka yer gelir onun “gizli iman”ını selâmlarsınız!.. “Günahkâra değil, günaha düşman olmak!” mealinde arzedilen hikmet…
Bu bahiste ilim ve irfan ehli cildler dolusu yazmış ve konuşmuştur, bundan sonra da konuşacaktır, biz burada sadece belli bir “bakış açısı” temin etmeye yetecek birkaç temel çizgiyle yetinmek ve hepimizin istifâdesine dönük “tatbikî” bir bahsin iyice netleşmesine yardımcı olmak istiyoruz. Böyle bir girişten sonra; ister doktor, isterse diplomat vasfı dairesinde davranılsın, artık şu sözlerle neyi ifade etmeye çalıştığımız sanırız derinden farkedilecektir:
Muhatabınız bir “insan”sa, onun “hür” seçim istidadı ve iktidarı sayesinde “insan” olduğu açık değil midir? Her ne yaparsanız yapın, her ne söylerseniz söyleyin, hatta her kim söylerse söylesin, “ruh-süje” bunu, önce “kendi” süzgecinden geçirecek, “kendi” kalbi, zihni ve fiiliyle “kabul” veya “redd” edecektir. İnanmaya mevzu meseleler çerçevesinde “Dinde zorlama yoktur!” azîm ölçüsünden bir hisse kapmanın yeri...
Ve bir “insan”ın en çok hazzetmediği nesne nedir diye sorulsa, belki ilk sırada, onun “hür seçim” hak ve iktidarının “tanınmadığı”, kendi başına “seçim yapabilici” ve kendi başına “değerli” şahsiyetine hak ettiği “değer”in verilmediği, içindeki o en değerli “insanlık haysiyeti”nin paspas edilmek istendiği, kendi seçim ve kanaati umursanmaksızın kendisine “zorla” bir hüküm dayatıldığı, kısaca “insan” olarak sevilmediği, hürmet görmediği ve insanlığına değer verilmediği “fikrî yahut fiilî saldırılar” akla gelecektir. İnsan münasebetlerindeki “mütekabiliyet” prensibi belki en çok burada işleyecek ve hemen her adımda şu nokta müşahede edilecektir:
KARŞINIZDAKİ “İNSAN”I SEVMİYORSANIZ SEVİLMEYECEKSİNİZ, DEĞER VERMİYORSANIZ DEĞER VERİLMEYECEKSİNİZ, HÜRMET DUYMUYORSANIZ HÜRMET GÖRMEYECEKSİNİZ, DİNLEMİYORSANIZ DİNLENMEYECEKSİNİZ!..
Yobazca davranan bir kişinin, görüşü ne olursa olsun, sevilmemesinin ve savunduklarından da tiksindirtmesinin sebebi, belki en başta bundan dolayıdır. O, muhatabını “hür” seçim ve takdir hakkına mâlik görmeyen, görse de ona bu hakkı bağışlamayan, “insan haysiyeti”ne hürmet duymayan, “insan şahsiyeti”ni tanımayan, tam tersine ezmeye, boğmaya ve rencide etmeye yeltenen bir “nefs heykeli”dir! Tavrı “nefsanî”dir, çünkü “kendi” için değerli ve vazgeçilmez gördüğüne muhatabında kıymet vermez, Allah’ın istisnâsız her insanın kalbine nakşettiği o “İlâhî öz”ü tanımaz. Yobaz için, muhatabı bir “insan-süje” değil, bir “şey-obje”dir tek kelimeyle; sevilmemeli ama güdülmelidir, takdir edilmemeli ama istismar edilmelidir! Yobaz işte bundan dolayı kaybeder, yobazlık işte bundan dolayı kaybettirir! Sanki o, sevmeye ve sevdirmeye değil de, nefrete ve tiksindirtmeye memurmuşçasına davranır!..
Söylediklerimizi dilerseniz şu şekilde bir “test” edin ve hatta en yakınınızdakilere şöyle deyiverin: “Senden şunu yapmanı, böyle inanmanı ve düşünmeni istiyorum, çünkü bu senin için zorunludur, başka türlü yapamazsın ve yapmayacaksın da!” Üstelik bu dedikleriniz, hakikaten sizce de o değer ve nitelikte olsunlar. Evet, bakın bakalım muhatablarınız sizi ne derece “kalbden” benimseyecek ve istediklerinizi ne kadar “şevkle” yapacaktır! Bize kalırsa, bu imtihana gerek bile görmeyeceksiniz, bugüne kadar hepimiz kendi tecrübelerimizde bunu hem “söyleyen” hem “muhatab” olarak sayısız defalar yaşadık ve çıkan “menfi” neticeyi olanca memnuniyetsizliğimizle sürekli müşahede ettik.
Yalnızca dâvâ sözkonusu olduğunda değil ama aynı zamanda evde, işte, okulda, muhitimizde ve her zeminde de bu “menfiliği aşmak” istiyorsak, yapacağımız iş bellidir: “Arıza”yı tesbitle yetinmeksizin hemen “tamir” etmeye; sağlıklı olduğu kadar hem kendimize hem muhatablarımıza zevk ve şevk verici olan yepyeni bir “yaklaşım”ı, bugüne kadarkinden tamamen farklı bir duygu, düşünce ve davranış alışkanlığını temin etmeye bakmak ve buna hemen şimdi başlamak! Nasıl mı? Aslına bakarsanız o kadar basit bir cevabı var ki, şimdiye dek nasıl farkedemediğimize şaşacaksınız:
KARŞINIZDAKİ “İNSAN”I SEVİN Kİ SEVİLESİNİZ, DEĞER VERİN Kİ DEĞER VERİLESİNİZ, HÜRMET DUYUN Kİ HÜRMET GÖRESİNİZ, DİNLEYİN Kİ DİNLENESİNİZ!..
Bu sözlerimize hâlâ bir itirazı olan varsa, vicdanına dönüp sadece şunu cevablasın, kâfî: Siz hiç sizi sevmeyeni sever misiniz? Size değer vermeyene değer verir misiniz? Size hürmet duymayana hürmet gösterir misiniz? Sizi dinlemeyeni dinler misiniz? İşte “başka” insanlar da “aynen” sizin gibi; ne eksik ne fazla! O hâlde?..
Kendimizi yahut fikrimizi sevimli veya sevimsiz kılmanın en “garantili” iki yoludur bu, artık “seçim”imiz, bizim mes’uliyet ve vebâlimiz dairesinde. Göreceğiz ki “kabahat”, “başka”larında değil, belki daha çok bizde!..
“Ne yapmalı?” sorusuna cevab, bu gözle baktığımızda cildler dolusu verilmiştir, fakat galiba birçoğumuz için belki bunların çok büyük bir kısmı, maalesef ruhsuz “klişeler” hâlindeki emir, nasihat ve temenniler seviyesini pek geçememiştir. “Tebessüm”; niçin?.. “Selâm”; niçin?.. “Musafaha”; niçin?.. “Hakta yersiz inat, büyük günahlardandır!”; niçin?.. Ve sayılamayacak kadar çok “niçin”?.. Ölçülerin ruhuna dair belli kifâyette bir hissemiz bulunmayınca, açıkçası söz ve fiil “kalbden gelmeyince”, muhatab kalbe tesir etmemesine de şaşmamak gerek!..
“Ne yapmalı?” sorusuna ilk cevablardan birinin şu olduğu da açıktır: Her tür insan münasebetinde ilgi, sevgi ve işbirliğini “muhatab”a yönlendirmek! “Ben” demenin “Dur!”, “Sen” demenin “Geç!” ışığını yakmak olduğunu derinden anlamak ve münasebetlerimize bu bakış açısıyla bambaşka bir samimiyet ve düzen kazandırmak!..
Kıssayı bilirsiniz; hatırımızda kaldığınca:
Bir kula cennet ve cehennemi gezdiriyorlar. İlk götürüldüğü yer cehennemdir fakat akıl almaz bir manzarayla karşılaşıyor: Ortada mükellef bir sofra ve her iki yanında açlıktan bir deri bir kemik kalmış, acıyla bağrışan sıra sıra insan. Ve hemen buna neyin yol açtığını farkediyor. Cehennemlik her kişinin eline upuzun kaşıklar bağlanmıştır ve herkes bu kaşıkla önündeki tabaktaki yemeğe uzanmasına rağmen, aldığı yiyeceği ağzına sokmayı başaramamakta, üstüne başına dökmekte ve bir deyişle yemek önünde acından ölmektedir... Bu sefer kulu cennete götürüyorlar. O da nesi? Yine aynı sofra ve aynı uzun kaşıklar. Ama cennetlikleri cehennemliklerden ayırdeden hususiyet çarpıcıdır: Cennetlikler yemeği ellerine bağlı bu uzun kaşıklarla kendi başlarına yiyemeyeceklerini hemen farketmişlerdir ve “bencil” cehennemliklerin tersine, hemen karşılarında duran arkadaşlarını besleyip doyurmakta, tümünün yüzünde müthiş güzellikte bir neşe ve sıhhat olduğu hâlde, şen sohbetler yapmaktadırlar...
Hani hep denir ya, “kıssadan hisse”!.. Bir değil, bin hisse!..
Herkes ve Herşey “Kendini” Korur!
"Hayat" dediğimiz, dikkat ederseniz hep birilerinin veya birşeylerin “var olma” ve “var kalma” mücadelesinin, S. Ahmed Arvasî’nin çok güzel tesbit ettiği üzere, kendi “tipik” yapısını “dışarı”ya karşı korumasının, yokluğa karşı “direniş”inin, zamanın öğütücülüğünün üstüne çıkıp kendi “bütünlüğünü” istikbâle taşımasının, işte bu “çaba” ve “başarı”nın adı mesabesinde değil midir bir bakıma? “Ölü” bir organizma, artık kendi hususiyet ve bütünlüğünü dışındakilere karşı koruyamamış ve yine kendisini oluşturan unsurların artık başka organizmaların, başka bütünlüklerin parçası olduğu bir “mazi”ye işaret değil midir? “Varoluş” hamle ve iradesini artık sürdüremeyene “ölü” demez miyiz aynı şekilde? Öyleyse, yaşamak, “orijinal” bünyesini kendisini yutmak isteyen “başkaları”na karşı daima savunmak değil midir? Bilenler, size çok daha doğrusunu ve fazlasını da söyleyeceklerdir ki, bizim bu noktaya dikkat çekmemizin sebebi şudur:
Eğer “insan”dan bahsediyorsak, onu anlamaya sağlıklı bir kapı açmayı diliyorsak, elbette yanlış hesab yapmak istemiyorsak, başın başında her “organizma” gibi, onun da maddesi ve mânâsıyla, teni ve ruhuyla bir “bütün” olan varlığını koruyacağını, bu varoluş iradesini tüm tehdidlere karşı savunacağını ve müstakil bir “süje” olarak asla “obje-şey” derekesine düşürülmesine rıza göstermeyeceğini; yani “biricik” varlığının şahsiyet ve haysiyetiyle içiçe olan “hayat hakkı”nın “tanınmaması”nı kabullenmeyeceğini, kendisine ister maddî isterse manevî “ölüm”ün dayatılmasına katlanamayacağını derinden farketmek durumundayız!..
Bu husus anlaşıldığında, adına ister “nefs”, ister “ruh”, ister “can”, isterse “ego” deyin, BU “ÖZ”ÜN “DIŞ”A KARŞI KENDİSİNİ DAİMA SAVUNACAĞI da anlaşılmış demektir. İnsanoğlu, maddî-manevî “hasmâne” hemen her tür saldırı karşısında, fizyolojik yapısı kadar benliğindeki duygu ve düşünce yapısını da “şuurlu-şuursuz” korur, savunur ve kendisi de karşı saldırıya geçer.
İlk ders: İnanç ve düşüncelerinizi kendisine “telkin” etmek ve “benimsetmek” istediğiniz bir insanın nefsine, haysiyetine, egosuna, şahsiyetine, artık nasıl isimlendiriyorsanız işte ona, asla yersiz ve gereksiz bir şiddetle saldırmayın! Saldırıya uğrayan bir kirpi nasıl dış dünyaya karşı organizmasını sımsıkı kapatıp sadece dikenlerini kabartırsa, çoğu insanın yapacağı da bundan başka bir şey olmayacaktır!..
İnsan münasebetlerindeki “anlaşmazlık”lara bakınca, çoğu tam da bunu görürüz. Birileri kendisine tanıdığı hayat hakkı ve varoluş iradesini, alenen veya örtülü biçimde muhatabına tanımamaktadır. Yahut, birinin kendi “öz”ünden saydığı prensib ve yaklaşım tarzları, muhatabınınkilerle çatışmaktadır. Veya, birinin kendi insanî varlığının idâmesi sürecinde elzem yahut makbul gördüğü fayda ve çıkar hedefleri, diğerlerininkilerle toslaşmaktadır!..
İnsanlar arası “anlaşma”lar da yine bu doğrultuda değil midir? Birbirinin hayat hakkı ve varoluş iradesini tanıyanlar ve “öz” yahut “öz”ün faydasına olan mesele ve durumlarda “ortak” bir noktada buluşanlar, bu “süre” boyunca anlaşırlar diyebiliriz.
"Sevmek", "sevilmek", "sevimli olmak", "kendini sevdirmek" demekteki muradımız sanırız açık oldu: Birbirinin “orijinal-bünye olarak tek ve benzersiz” varlığını KARŞILIKLI olarak tanıyanlar, birbirinin varoluş iradesine KARŞILIKLI olarak hürmet edenler, birbirinin iradî seçimlerini KARŞILIKLI olarak takdir edenler veya birbirinin maddî-manevî “fayda”sına olan hususlarda KARŞILIKLI ALIŞVERİŞ yapan insanlar, “anlaşırlar”.
"ALIŞVERİŞ”, bilhassa “fayda ve çıkar” nevînden olanlar gibi belki daha maddî, geçici ve dar bir “anlaşma”nın adı da olabilirken; “SEVMEK”, alışverişi de kapsayan daha geniş ve “ahlâkî” mânâda daha tam bir “anlaşma”ya delâlet edebilmektedir. “Sevmek”, başkalarını sadece bir fayda ve çıkar “obje”si olarak istismar etmek değil, onların “insanlık” haysiyet ve hürriyetini tanıyıcı bir “bağ kurma” işidir. Muhatabınız “insan”sa ve gayeniz onu en derin noktasında tanıyıp, onunla en derin mikyasta anlaşmaksa, bir süreliğine dahi olsa onu takdir etmekten, bu anlamda sevmekten başka bir çıkar yolunuz bulunmadığını görürsünüz. Hattâ, derinden tanımak ve anlamak istediğiniz “düşmanınız” olsa dahi! O da bir “insan” olduğuna göre, “geçici bir süre de olsa” onun hürriyetiyle bağ kurmaksızın, onu tüm varlığıyla başka nasıl tanıyabilirsiniz? “Başkası”nın ne hissedip düşündüğünü veya niçin böyle davrandığını anlamanın yegâne yolu, “kendini bir ân onun yerine koymak”tır ya!..
Her insanın nasibince “hissedâr” olduğu ve onu diğerlerinden ayırıp “tek” kılan “öz”e DEHA dersek, muhatabı anlamanın işte bu “deha”yı TAKDİR’den geçtiği âşikar olur. Öyle ya, fikir, sanat, aksiyon, tüm bu insan faaliyetlerini anlamanın yolu da o “eser”in “müessir”ini takdirden; bir deyişle, onun hissettiklerini, fikrettiklerini ve yaptıklarını sanki bir ân “kendimiz yapmışçasına” tahayyül etmekten; aynı çizgide, onun bu faaliyetlerinde mündemiç istek, prensip ve malzemeyi “kendimiz de istiyor, inanıyor ve kendi gözümüzle görüyormuşçasına” tanımaktan, onun geçtiği yollardan geçerek yeniden tertiblemekten ve değerlendirmekten geçmez mi? Yazılı, sesli, görüntülü veya görünür her “eser”i anlamak için de bu böyle değil mi?.. Şübhesiz, biz yine biz kalırız ama, o ân için kendimizi muhatabımızın yerine koyar, onun “bakış açısı” ve “hissiyat”ına bürünürüz. Bu “anladığımız”ı hemen bir adım sonrasında “kendi” tenkid süzgecimizden geçirir ve ya benimser ya reddederiz. Benedetto Croce’un “Estetik”i, ilgilisine mevzuyla ilgili bizce en sistematik bilgiyi verecektir.
Kanlı canlı insan münasebetlerindeyse, bu “manevî alışveriş”, bu karşılıklı gidip gelen “deha-takdir” ritmi, anlaşmanın sürekliliği yanında niteliğini de “ânı ânına” derinleştirip zenginleştireceğinden ve adı üstünde “diyalog” iki tarafın “faal” iştirakini gerektirdiğinden, çok daha belirleyici ve önemli bir mahiyet arzeder. İşte bu karşılıklı “deha-takdir” ritminin sürekliliği ve sağlıklı işleyişiyledir ki, insan insana, kalb kalbe, zihin zihne “açık” olacaktır da ondan!.. Şayet birbirini birbirine gösteren “takdir aynası” varsa, işte bu sayede, insanı insana “kapatan” ve savunma pozisyonuna geçirip kendi iç bütünlüğünü tüm dış tesirlerden koruyan “benliğe dönük tehdid alarmı” şiddetle çalmayacaktır da ondan!..