Başbuğ Velilerden 33. sü, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri... Üstadım:
- “Efendim, Altun Silsile’nin 33 üncü halkasıdır. Tesbihin son tanesi gibi, başındakine (Allah Sevgilisi ki, bütün zaman ve mekânın Efendisi) ve bütün sayılara sayı ve yol verene en yakından bağlı ve tam bir devrin dönüm ifadesi... Ayrıca devrimizin, 20. Asır ortalarının mânâ ve ruh buhranına denk bir ifade; memuriyet ifadesi...” (29)
Efendi Hazretlerinin kardeşinin oğlu Faruk Işık Bey anlatıyor... Üstadım’a:
- “Bundan yıllarca evvel oğlum Nevzat, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, betona düştü. Çocuğu koma hâlinde kaldırıp bir hastahaneye dar attık. Ayıldı; fakat aklî melekelerini kaybetmiş vaziyette... İstanbul’a götürdük ve bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarından geçirdik. Hemen hepsi ümit görmediklerini söylediler. Bir rum doktor “erken bunama” teşhisini koydu ve “şifası yok!” hükmünü bastı. Bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Efendi Hazretlerinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde onu nazarlarından ayırmadılar ve sadece “mahzunum, mahzunum!” diye içlenerek işi Allah’a havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzat, hiçbir zaman malik olmadığı maddî ve manevî bir sıhhatle ayağa kalktı.”
Üstadım ekliyor:
- “Nevzat, şu dakikada(1974) Ankara’da ve maruf bir avukat...” (30)
(Bir yaz günüydü... Efendi Hazretleri ile Eyub Câmiî’nde öğle namazını kıldık ve sonra Hazret-i Ebu Eyyub-i Ensarî’nin türbesine girdik... Başka kimse yoktu... Sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk... “Yanıma sokul, gözlerini kapa!” buyurdu... Gözlerimi kapayınca, Hazret-i Ebu Eyyub Ensarî’yi ayakta duruyor gördüm... Yanımıza geldi... Uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı... Elini öptüm... İkisi yavaş sesle konuştular... Ben işitmiyordum, edeble seyrediyordum... Efendi Hazretleri, “gözünü aç!” buyurdu; açtım ve ikimizi birlikte sandukanın yanında oturuyoruz gördüm... Sokağa çıktığımızda ikindi ezanı okunuyordu... “Ne gördün?” diye sorunca, anlattım... “ben hayatta iken kimseye söyleme” diye tenbih buyurdular!)
Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin yakınlarından bir tüccar tarafından anlatılan sözkonusu hâdise Tahkim dergisinde çıktığı zaman, hâdisenin zâtî keyfiyetinden ayrı olarak, bir “kuvvetle muhtemel” aralığında ayrıca heyecanlandım!.. (31)
(Bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup yolunu kaybeder... Helâk olacak bir vaziyette iken, “Yarabbî! Zamanımızın kutbunu imdadıma yetiştir!” diye yalvarır... Hemen siyah sakallı birisi zuhur eder, altın dizginlerini tutup, istikamet verir ve “böyle git, şehre varırsın!” der... Genç adam, gaybden gelip kendisine yardım eden zâtın şemâiline dikkat eder... Otuz sene sonra, yolu Beyazıd Camiine düşer; o sırada Abdülhakîm Arvasî Hazretleri vaaz vermektedir... Otuz sene önceki genç adam, “ben bu zâtı bir yerden hatırlayacağım!” diye düşünür ve Efendi Hazretlerinin yanına yaklaşır... Daha konuşmadan, Efendi Hazretleri eğilir ve kulağıma “Bitlis’teki kar fırtınasını mı hatırladın?” diye sorar!)
Tahkim dergisinin Kasım 1994 tarihli sayısında nakledilen hâdise... Yorum istemez!.. (32)
“Şeyh Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Seyyiddir... Aynı zamanda Müftü-i Sakaleyn’dir... Yani cinne de fetva verir... Hayvanlar da fetva verirdi... Hayvanların şikâyetini dinlerdi.” (33)
Efendi Hazretleri... Mâzi, hatıra, hâl beyanı içinde, Üstadım o bahisle istikbâli nişanlıyor:
- “Yavaş yavaş dikkat etmeye başladım ki, bu adamda nebatî bir hayatımız var ya, -yeriz, içeriz, bir ân gaflete geliriz, başımızı kaşırız-, hiç böyle bir şey görmedim... Keramet de beklemedim; muhtaç da olmadım... Çünkü o oturuşu, o edeb, o hâl, o her ân huzurda da lütfen sizin yanınızda... Bu mânâyı öyle yaşadım, öyle duydum, öyle içtim ki, bana işte «Et Pemiraca Complire- Harika Meydana Geldi»yi düşündürdü... Bir tek toz parçası görmedim sırtında... Bir kere esnediğini, öksürdüğünü; bunlar mazeretlerdir, yapılacaktır tabiî... Helâya çıkmayacak mıdır?.. Böyle bir edebin içinde bu kadar bahsedilebilir; anlatılmaz bir şey... Şiir idrakı lâzım bunu anlamak için; işte bu sebep... Gittikçe tahkim ettim, gittikçe tahkim ettim!» (34)
- “Onda, harikanın nasıl teşekkül ettiğini ve ne kadar benlikten kaçtığını (gördüm)... “Terki Terk” dedikleri makam... Her şeyi bıraktıktan sonra tekrar dünyaya avdet... Her ân bir büyük huzurda olmanın kal’asının burcunda sancağı sallanıyordu!.. Sizinleyken sizinle değildir; ama sizinledir... Bu, İrşad Kutupluğu makamıdır!” (35)
Eski harfler... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin mazlumluğu ile ilgili olarak, Üstadım şöyle anlatıyor:
- «Lâtin harflerinin kabulü zamanında duydukları hicran hissi, kendilerinde değil, biraderleri Tâhâ Efendi Hazretlerinde tepkisini gösterdi. Bu tepki, küt diye bir kalbin kırılıp durması ve bir hayatın sona ermesidir. Diyanet işlerinde vazifeli bulunan Tâhâ Efendi, Lâtin harfleri kabul edilince, artık tavan arasına kaldırılması gereken bütün bir eski kültür yıkıntısının ruhuna üflediği dehşet yüzünden yaşayamadı, öldü. O bir şehittir.» (36)
Abdülhâkim Arvâsi Hazretlerinin yakınlarından ve Üstadım’ın dostu Muhib Işıklar, kapıya bağlanışını anlatıyor:
- «Bir Cuma namazından sonra gördüm; ve görüş işte o görüş!.. Kapılandım ve bir daha eteğini bırakmadım. Daha ne söyleyeyim?»
Öyle ya!.. (37)
Büyük Fakih, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri... Yakınlarından Muhib efendi, şöyle buyuruyor:
- “Japonya’dan Amerika’ya kadar, bütün Asya, Afrika ve Avrupa, nerede bir İslâm topluluğu varsa gezdim. Uzun yıllarım İslâm memleketlerini gezmekle geçti. Gittiğim her yerin din büyüklerini aradım ve gördüm. Hiçbir yerde Efendi Hazretlerinin ayağına su dökebilecek bir insana rastlayamadım!» (38)
Esseyit Abdülhakîm Arvasî Üçışık Hazretleri... Ona ait, sırrını Mit ve Siyasî Şube işkencehanelerinden geçip Bayrampaşa Ceza ve Tutukevi’nden kaldıktan sonra, birdenbire idrak ettiğim bir hikmet... Üstadım’dan, ona ait bir çizgi:
- «Efendi Hazretleri, tedbir ve temkin makamındaydı. Şapka inkılâbında da, serpuşu yandan biraz yırtıp, hududu muhafaza etmişti!» (39)
Perde Arkasına Geçiş
Hürriyetin, bilgilenme –idrak keyfiyetiyle aynı olduğunu bilenler, imân’ın da hürriyetin aynı olduğunu bilirler... O hâlde, bâtın kahramanları, yâni iradesi Allah’ın iradesi olmuş olan gerçek insan soyu, kul haddiyle mutlak hürdürler!..
Başkalarını varoluşan tarzda bilmek, onların hürriyetleriyle yakınlık kurmakla mümkündür!..
Fısıldadığım girizgâhtan sonra, gelelim mevzuun aslına, «27 Kasım 1943»e... Bu tarih, sözkonusu edildiği gibi, «Büyük İrşad Kutbu» Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin vefat günüdür... Bahis, Üstadım’ın «O ve Ben» isimli eserinde anlatılmıştır... Ben de, aynı zamanda bu eserin muradına denk gelen bir kayıtla, «O ve O» diye nakledeyim!..
Ankara, Efendi Hazretlerinin hiç sevmedikleri bir yerdir; ve bir gün o civarda gömülecekleri hayallerine bile uğramamış bir keyfiyet... Hattâ İstanbul’da, Bağlarbaşı’nda; Şeyhülislâm Hikmet Efendinin kabri yanında kendilerine bir mezar hazırlatmışlar, bir de tabut yaptırmışlardır.
Faruk Bey’in, eski Ankara tipi ahşap evinde 19 gün hasta yatıyorlar.
Nihayet, 1943 yılının 27 İkinciteşrin Cumartesi günü (29 Zilkaade 1362) gün doğmadan 18 dakika evvel...
Tam sabah namazı vakti...
Elleri Faruk Beyin ellerinde... Rüçhan Işık (Faruk Beyin oğlu) ayaklarını uğuyor.
Dudaklarında tek kelime... Kâinatın tek kelimesi: Allah...
Son nefes...
Vefat ediyorlar...
83 yaşındalar...
Vefât ânında zelzele...
O gecenin sabahı, hemen o sabah, damatları İbrahim Arvas’ın Keçiören’deki köşküne naklediliyorlar. Gasl, techiz, tekfin, orada...
Ve Keçiören’den ileriye doğru, Ankara’ya 24 kilometre mesafede bir köye götürülüp defnediliyorlar. Aynı günün gurup vaktinde, güneş batarken...
Şimdi bir mesele.
Mübarek naşın İstanbul’a nakli için resmî makamlara başvuruyorlar. Tahnit (ilaçlama) mecburiyeti olduğu cevabı veriliyor. İmkânsız!.. O hâlde?.. Şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin Asrî Mezarlığa gömülmesi şartı da var... Daha imkânsız!.. O hâlde?.. Kırşehir’e kaldırmayı ve orada bazı yakınları arasında toprağa vermeyi düşünüyorlar. Bu da resmî şarta uygun değil...
O sırada ahşap evin kapısı çalınıyor ve kim olduğu, nereden geldiği, ne istediği belli olmayan ak sakallı bir adam:
- «Ankara civarında Bağlum isimli bir köy vardır; orada Nakşî şeyhlerinden bir zat da medfun... Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır!»
Ve çıkıp gidiyor. Meçhul adamın arkasından koşuyorlarsa da ele geçiremiyorlar.
Bağlum, Ankara’nın Belediye sınırları dışında olduğu hâlde, cenazeyi battaniyeye sarıp bir taksi içine atıyorlar ve en yakınlarından birkaç kişi, Bağlum nahiyesine götürüyorlar. Yolda İbrahim Arvâsî’nin Keçiören’deki köşküne uğruyorlar ve techiz-tekfin işini orada yapıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, 12 kişiden ibaret olan yakınlarının cenaze etrafındaki dairesi 500 kişiye çıkmıştır. Bunlar kimdir, nerelerden gelmişlerdir, ne demek isterler, hep meçhul...
Efendi Hazretlerini, yalçın ve çırılçıplak Bağlum mezarlığının ilkokulu bitişik köşesine, namsız nişansız, ilânsız, işaretsiz şekilde defnediyorlar. Mübarek mezar, bugün, üzerinde yazısız bir taş olarak, her şatafattan uzak, semalara tebessüm etmektedir.
Efendi Hazretleri 83 yaşında vefat ediyor... Ve 1983’te de Üstadım... 1943’den 1983’e, tam 40 yıl... Ve Efendi Hazretlerinin defnedildiği Bağlum Köyü, isim sırasında pek mânâlı; «bağlum», «bağlık ve bahçelik yer» mânâsına... Bağ, bahçe; kabir, lisân, istikbal, torun vesaire!..
Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin, «Tasavvuf Bahçeleri» isimli eseri... Yeri gelmişken, o eser mevzuunda «sana çok şey söylemeli» diye uyarıldığımı belirtmeyelim... Bu mevzuda söyleyeceğim şey çok kısa:
- «Herşey bir yana, benim için eserin ismi yeter!» (40)
«Bağlum», Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin bulunduğu köy... Bağlum; bağ, bahçe, kabir, ulu ve şerif kişi, kerim, izzet, hayr, sabır, lisan, müjde, torun, tay, mühür, imza!.. (41)
Dil: Akrep... 1943 27 Kasım, Akrep burcu... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin vefat tarihine ve Üstadım’ın “Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader!” mısraına nazaran, “lisan-dil”, Efendi Hazretlerini tedâî ediyor... Fehim: Anlayış, nlayışlı... “Dil ve Anlayış”ın tedâîsi de, Esseyid Abdülhakîm Arvâsî ve Seyyit Muhammed Fehim Hazretleri!.. (42)
Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin vefatından çok sonra bir gün... Muhib, Üstadım’ın evine geliyor... Kendisine, Efendi Hazretlerinin Neslihan Hanım’a gönderdiği mektuplar gösteriliyor... Muhib, hayretle bir noktaya dikkat ediyor: Mektubun başındaki «Neslihan kerimeme» hitabı, «sin» yerine «sad» harfiyle «Naslı han» şeklinde yazılmış...
Bu mevzuda Üstadım:
- «Bizse bu noktaya yıllarca dikkat etmemiştik... «Nas», Kur’ân hükmü... Ne demek olsa gerek?»
«Nas», Kur’ân hükmü... Kur’ân hükmü; geçer hüküm olarak, her yerde... «Naslıhan», hükmü her yerde geçer olan!..
«Hakîm», varlığın hakikatine vakıf ve hikmetle muttasıf olan... Demek ki hakîm, «her yerde» demek!.. (43)
“Avukatım Vecih Işık’tan, her işin ve her şeyin başında bir şey istemiştim. Ne Avukatlık, ne işgüzarlık, Ne bir şey!.. Tek şey: Keçiören’in ilerisindeki Bağlum köyüne gitsin; Efendimin mübarek kabrine yönelsin ve şöyle hitap etsin:
- “Köleniz Necip Fazıl’ın selâmını getiriyorum. Ruhaniyetinize sığınıyor ve sizden manevî sıhhati için imdat istiyor.”
Bu ana kadar söylemedim; bazen o kadar gücendiğim ve ihmalini hazmedemediğim Vecih Işık, Efendimin yakın akrabasındandır; kardeşinin oğludur, yâni dünyanın en ulvî sülâlesindendir, seyittir. Binaenaleyh, ne olursa olsun, masum ve mahfuzdur.
Yeğenimle beraber gelip, emaneti yerine getirdiğini, mübarek kabire gittiğini söyledi.
- “Hangi gün?”
Diye sordum.
- “Çarşamba günü...”
Dedi.
Ben de aynı günün akşamı, yâni Vecih’ten, Efendime gidip bana imdad niyaz etmesini istediğim günü takip eden gece, 8-9 Nisan Perşembe gecesi, muazzam bir rüya görmüştüm:
Hapishane... Müthiş bir kaynaşma... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini getiriyorlarmış! Memur kılıklı ve şapkalı bir takım insanlar bana “sen de gel” dediler. Yürüdüm. Hapishane kantinine benzeyen iki dükkânın birinden tatlımsı, birinden de acımsı bir şeyler alıp yedim. Dışarıya çıktık. Bir yokuş sonunda durduk. Anlatılmaz bir açıklık, berraklık, güzellik... İstanbul Boğazını Beylerbeyi sırtlarından seyrediyormuşum gibi bir manzara... Durgun ve berrak su, yemyeşil ağaçlar, tertemiz gök, ağaçların suda aksi ve ferahlıkta harika bir tecelli...
Böyle bir rüyayı, hele Vecih’in mübarek kabire gittiği günün akşamı görmek!..
Kurtuluşumun senediydi bu; artık çifte telörgünün parçaladığı yüzlerden korkmamalıydım. Acı ve tatlı günlerden sonra, günü ve saati gelince kurtulacaktım. Efendim benimle beraberdi. O yanımda oldukça düşmez, kapaklanmazdım. (44)
Buyurduklarından
Üstadım’ın, “O ve Ben” isimli eserinin “Namaz, Namaz, Namaz” başlığı altındaki kısımda, Efendi Hazretleriyle ilgili bir tasvir ve ondan nakil:
- “Ve dalgın, vecde batmış, gözleri her zaman olduğu gibi ötelerde, buyurdular: Lâteşbih, çocukların çelik çomak oynayışı gibi, kâinatla oynar.”
Allah!.. (45)
Kust otu... Derken, “müshil tesiri olan” vasfında ot... Derken, Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin “ruh”un madde üstü varlığına ve bekasına misâlleri:
- “Hani bazı otlar vardır ya; ezilir, kurutulur, kaynatılır ve her haliyle hassasını muhafaza eder? Meselâ ot müshil tesirine malikse, yaşken de o, kurutulunca da, suyu içilince de, dumanı koklanınca da... İşte ottaki madde üstü hassa gibi bir şey, ruh...” (46)
İlk söz, ilk insanla vardı; ve ilk insan, ilk Peygamber’di... Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı gibi, “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz!” doğrusu da olmayacak ve varılanın doğru olup olmadığı bilinemeyecekti... Her türlü insan verimini kendisine bağlayan bu hakikat, öz ve formül hâlinde Abdülhakîm Arvasî tarafından şöyle buyurulmuştur:
- “Bütün ilimler, (kök bakımından) Peygamberlerden kalma... Riyaziye ilmi de birçok ilim gibi, semavîdir.” (47)
- “Bir veli, mevzuunu bulamaz ki ben desin!” (48)
- “Allah herkese tesellisini başka türlü verir!” (49)
Şer’î meselelerde olur olmaz her şeye “dır, tır” demekten kaçınmayı ihtâr ediyor Esseyit Abdülhakîm Arvasî Hazretleri!.. (50)
“... Devrindeyiz!”
Gölge... Bir İslâm büyüğünün «asıl» ve «gölge» hakkındaki sözleri:
- «Her şey kendi mahiyeti ile şeydir. Bu sözümüz, «zıl-gölge»de doğru olmuyor. Bir şeyin zıllı, aksi, gölgesi, hayali ve aynadaki görüntüsü, kendi mahiyeti ile zıl ve aks olmayıp, kendilerini meydana getiren aslın mahiyeti ile zıl ve aks olmuştur; çünkü gölgenin ve görüntünün mahiyeti yoktur. Gölgede bulunan mahiyet, onu meydana getiren asıl şeyin mahiyetidir. O hâlde asıl, gölgesine, gölgenin kendinden daha yakındır. Çünkü gölge, aslın mahiyeti ile, yani asıl ile gölge olmuştur; kendi mahiyeti ile değil. Çünkü kendi mahiyeti yoktur.»
Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin uzayan gölgesi devrindeyiz!.. (51)
SELÂM SANA, MANZUR-U NAZAR-I PİRÂN-I KİRÂM... SELÂM SANA, KEREMLİ PİRLERİN NAZARLARINDA GÖRÜNEN FİKİR!.. (52)
Dipnotlar:
*Başlıklar tarafımıza aittir.
1- Tilki Günlüğü –Ufuk İle Hafiye-, Salih MİRZABEYOĞLU, C: 5, s. 364, İBDA Yayınları
2- A.g.e., C: 2, s. 63
3- A.g.e., C: 3, s. 145-146-147-148-149 (C: 2, s. 184, 185, 186)
4- A.g.e., C: 5, s. 263
5- A.g.e., C: 3, s. 289
6- A.g.e., C: 2, s. 184
7- A.g.e., C: 1, s. 281
8- A.g.e., C: 2, s. 184
9- A.g.e., C: 6, s. 94 (C: 5, s. 280, 281)
10- A.g.e., C: 3, s. 462, 463, 464
11- A.g.e., C: 6, s. 94
12- A.g.e., C: 5, s. 420
13- A.g.e., C: 3, s. 464, 465, 466 (C: 5, s. 87)
14- A.g.e., C: 2, s. 341, 342
15- A.g.e., C: 5, s. 66, 67
16- A.g.e., C: 2, s. 178, 179, 180
17- A.g.e., C. 5, s. 603
18- A.g.e., C: 5, s. 602, 603
19- A.g.e., C: 5, s. 456, 457
20- A.g.e., C: 5, s. 54, 55 (C: 5, s. 58)
21- A.g.e., C: 4, s. 243
22- A.g.e., C: 5, s. 138
23- A.g.e., C: 5, s. 443
24- A.g.e., C: 4, s. 278
25- A.g.e., C: 5, s. 360
26- A.g.e., C: 1, s. 245
27- A.g.e., C: 1, s. 279
28- A.g.e., C: 6, s. 305 (C: 1, s. 474)
29- A.g.e., C: 3, s. 541-542
30- A.g.e., C: 4, s. 119
31- A.g.e., C: 6, s. 271
32- A.g.e., C: 6, s. 492-493
33- A.g.e., C: 6, s. 532
34- A.g.e., C: 2, s. 130, 131
35- A.g.e., C: 5, s. 111 (C: 4, s. 419; C: 5, s. 355)
36- A.g.e., C: 2, s. 76
37- A.g.e., C: 2, s. 65
38- A.g.e., C: 2, s. 234
39- A.g.e., C: 2, s. 180
40- A.g.e., C: 2, s. 332, 333, 334,335
41- A.g.e., C: 1, s. 264
42- A.g.e., C: 3, s. 547
43- A.g.e., C: 2, s. 448
44- A.g.e., C: 4, s. 489, 490
45- A.g.e., C: 4, s. 277
46- A.g.e., C: 3, s. 460
47- A.g.e., C: 4, s. 329
48- A.g.e., C: 3, s. 174
49- A.g.e., C: 2, s. 399
50- A.g.e., C: 4, s. 160
51- A.g.e., C: 1, s. 332
52- A.g.e., C: 5, s. 284