İslam literatüründeki özel ve terminolojik anlamıyla sünnet İslam Peygamberi'nin davranış biçimlerini, sözlerini ve kabulle-
rini birlikte ifade eden bir çerçeve kavramdır. Ancak burada şu noktayı unutmamak borcundayız: Hz. Peygamber'in sünneti dediğimizde de iki ayrı anlam vücut bulmaktadır:
1. Hz. Peygamber'in, Allah Elçisi sıfatıyla, aldığı vahiylerin uygulanmasından doğan davranışlar ve sözler bütünü anlamında sünnet,
2. Hz. Peygamber'in, yaşadığı toplumun ve zamanın geleneklerini diğer insanlar gibi yaşamasından doğan sünnet.
İslam din bilginleri bunların birincisine 'sünnet-i ibadet' veya 'sünnet-i hüda', ikincisine 'sünnet-i âdet' veya 'sünnet-i zevâid' demişlerdir. Bu ayrımın amacı, Hz. Peygamber'in bir nebi sıfatıyla bizi bağlayan sünnetleriyle, bir beşer sıfatıyla uyguladığı
ve din olarak bir bağlayıcılığı olmayan sünnetlerinin farkını göstermektedir. Birinci anlamıyla sünnet dinin uygulanışı, ikinci anlamıyla ise bir toplumun gelenek ve göreneklerinin yaşanmasıdır. Sünnet konusunun en yıkıcı ayak kayması işte bu ayrı-
mın dikkate alınmamasından doğmaktadır. Kim, nerede bir sünnet kelimesi görse şu iki hatayı birden işlemekten hemen kurtulamıyor:
BİD'ATLAR, HURAFELER
*Sünnet Kelimesinin Hiç Tartışmasız, Peygamberimizin Sünnetini İfade Ettiğini Sanmak:
Sünnet kelimesi bazen sahabe tâbiûnun görüş ve davranışlarını, bazen bir çevrenin gelenek ve kabullerini, bazen bir kent
veya bölgenin örflerini, bazen de Müslümanların ortak örflerini ifade için kullanılır. (Şâtıbî; Muvafakaat, 4/3 vd.) Bir örnek
olarak Halife Ömer'in şu sözünü verelim. Bir mesele ile davranışını izah ederken diyor ki: "Allah'a yemin olsun, eğer bu i-
şi öyle yapsaydım o yaptığım sünnet haline gelirdi." (Şâtıbî, aynı eser, 3/327. Halife Osman'a izafe edilen benzeri bir söz ve
anekdot için bk. Aynı kaynak, 3/329 ve 4/74, 80) Özellikle fıkıhta sünnet bu son anlamdadır.
*Peygamberimizin Sünneti Olduğunu Belirlediğimiz Bir Kayıt Veya Rivayetin, Sünnet-i İbadet Olduğunu
Peşinen Kabul Etmek:
Sünnet kelimesinin geçtiği yerde önce bunun Peygamber sünnetini ifade edip etmediğini, ikinci olarak da Peygamberimizin hangi tip sünneti bünyesinde yer aldığını iyi belirlememiz gerekiyor.Çünkü Peygamberimize ait olmayan sünnetlerle, ona ait olan ama sünnet-i ibadet bünyesinde yer almayan sünnetler bizi din adına bağlamaz. Bu tür sünnetlere uymak bir zevk ve
renk meselesidir, isteyen benimser, istemeyen benimsemez.
Bu ayrımın yapılmaması ve sünnetin her geçtiği yerde Peygamber'i ve sünnet-i ibadeti görme tutkusu, Müslümanlara çok pahalıya mal olmuştur. Çünkü örf anlamındaki sünnetler -ki bunların çoğu Arap örfüdür- din ilan edile edile âdetler dinleş-
miş, bunun sonucunda din âdet durumuna düşürülmüştür. Kur'an'ın, ataların kabullerini din yapmayı putperestliğin bir uzan-
tısı görmesi sebepsiz değildir.
Şu bir gerçek ki bir toplum veya ümmet bünyesinde dinleştirilen her âdet, karşılığında, âdetleşen bir din buyruğunu rehin a-
lır. Bu bozuk gidiş uzun bir süre devam ederse dinle âdet birbirine girer ve gerçek dinin ne olduğunu anlamak için müceddit ruhlara ihtiyaç kaçınılmaz olur. Sıradan bilgin veya fıkıhçı böyle bir devrede din anlatma şansını yitirir, örflerin nakledicisi
bir rivayet hamalına döner.
*Her Sünnet Sözünün Arkasında Peygamberimizin Olduğunu Sanmak:
Bunun açıklamasını yukarıda yaptık.
saygılarımla