Hayrı da şerri de yaratanın Allah olduğu, O’nun hileden, çirkinlikten ve sıfatlarında, görmesinde, işitmesinde, ilminde, iradesinde, kudretinde, merhametinde, kahrında, kereminde… bir problem, bir darlık veya noksanlık olmadığı gerçeği göz ardı edilmeden olaylara ve ‘şey’lere bakılınca, hayatın içerisindeki her şeyde, ulvî (yüce) veya süflî (aşağılık) olacak yönler olduğu görülecektir. Ulvî süflî ayrımı gerçekte nazarlardadır. Olaylar aynalar gibidir, baktığınız açıya göre gördüğünüz şey; niyetinize göre, idrak ettiğiniz mânâ değişecektir.
Ebu Lehep’ten bahseden âyetler, Cenab-ı Hakk’ın kendi zâtından bahsettiği âyetler kadar yücedir. Hanımların namazdan uzak kalmalarını gerektiren durumlarından bahseden âyetler, Mirac’tan bahseden âyetlerden geri değildir. Yine, Resullullah (sav)’in ifadelerinde de aynı yansımaları izleyebilmek mümkündur. Yalancı peygamber Müseylime’ye gönderdiği cevap, bir arkadaşının sorusuna verdiği cevaptan aşağı olarak düşünülemez.
Yüksek bir hakikat, hırçın bir iddia sahibinin elinde meydana düşmekle çamura batma riskine girerken, en çirkin bir meselede, en yüksek bir hakikat kendini gösterebilir. Bir kısım hırçın mizaçlı ehl-i İslâm’ın yüksek hakikatleri, hırçınca ifade etmeleriyle, toz dumandan hakikatin ayaklar altında çiğnenip, görülemez hâle gelmeleri gibi...
Maiz (ra.) gibi bir sahabenin işlediği zina sonrasındaki istiğfarı, onu neredeyse şehadet mertebesinde cennete dahil ederken, iman etmeyen birinin İslâm’a teslimiyeti onu kâfir olmaktan daha aşağı bir derece olan münafıklığa indirgeyerek cehenneme yuvarlamıştır—Abdullah bin Ubey gibi.
alıntı