Dinin sahibi Allah, kapsadığı alan ise dünya ve ahirettir. Allah, sahibi olduğu dini insanlara ulaştırmak için yarattıkları içerisinde en çok sevdiği ve seçtiği peygamberlerini aracı kılmıştır. Bütün peygamberler bu uğurda her şeylerini, hatta canlarını feda etmişler, Allah'ın muradını insanlara ulaştırmayı hayatlarının tek gayesi kılmışlardır.
Buna rağmen peygamberlerin vazifesi, yalnızca Allah'ın buyruklarını tebliğ etmek olmuş, tebliğcisi oldukları din adına kendiliklerinden, kendi heva ve heveslerinden hiç bir şey söylememişlerdir. Bu tebliği sadece bilgi aktarımı olarak değil, Allah'ın vahyettiklerini bizzat yaşayarak insanlara ulaştırmışlardır.
Peygamberlerin yolunda giden ve hem zahiri hem manevi yönleriyle onların varisi olan gerçek alimler de tebliğ vazifesini yerine getirmenin gayreti içinde olmuşlardır. Yalnızca Kur'an ve Sünneti seslendirmişler, bu iki kaynakta açıkça bulamadıkları bazı detay konuları ise büyük bir hassasiyet ve titizlik içinde yine Kur'an ve Sünnetin genel anlayışına uygun olarak çözümleyerek insanlara sunmuşlardır.
Peygamberler ve onların varisi gerçek alimlerin tavrından çikan sonuç şudur: İlahî buyruklar bütünü olan dini, herhangi bir ideoloji gibi genel kültürle yorumlamak tarifi imkansız büyüklükte bir hatadır. Hele dini, bir başka söylemin önüne vitrin malzemesi olarak koymanın ne büyük bir vebal olduğu da açık. Zerre kadar imanî hassasiyeti bulunan bir kişinin şu ayetle irkilmemesi mümkün değil: “Eğer bu Kur'anı bir dağa indirmiş olsaydık, elbet onu Allah kor- kusundan baş eğmiş bir halde (ezilip bükülerek), paramparça olduğunu görürdün.” (Haşr/21)
Ne yazık ki günümüzde din adına konuşan ve yazan pek çok kişi, bir hobiden ya da herhangi bir sosyal vakıadan söz eder gibi rahat davranabiliyor. Kaldı ki, bu konularda bile herhangi bir yanlış anlatım, konu uzmanlarının itiraz duvarına çarpiyor.
Din adına konuşmaya yetkili olan Peygamber (A.S.) Efendimizin, O'nun varisi olan alimlerin ve diğer salih müminlerin bu konudaki genel tutumlarını inceleyip, din adına konuşma hususunda dikkat edilmesi gereken ölçüler ana konumuzdur. Fakat asıl konuya girmeden önce bir hususa dikkat çekmek istiyoruz:
Tam burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Kur'an ve Sünnet'te hükmü bulunamayan konular ortaya çikmakta ve bunlara da cevap verilmesi istenmektedir. Bu tür konulara cevap verildiğinde Kur'an ve Sünnet'te olmayan bir şeyler söylenmiş olmuyor mu? Dolayısıyla ‘Allah'ın bildirdiklerini inanarak ve yaşayarak ümmete ulaştırmak' anlamında olan tebliğ vazifesi bir yönüyle aşilmıyor mu?”
Hükmü, Kur'an ve Sünnet'te açık bir şekilde bulunamayan konular olabilecektir. Bu konuların hükmünü Kur'an ve Sünnet'in genel anlayışına uygun olarak ortaya çikartabilmek için yetkili olanların çalisma yapma sorumlulukları vardır. Bu çalismalara ictihad denir. Din adına sorulan sorulara veya ortaya çikmis olan meselelere cevap vermeye de fetvâ ismi verilir.
İctihad ve fetvâ Kur'ân ve Sünnet dışı şeyler değildir. Aksine Kur'ân ve Sünnet'te hükmü açıkça bulunamayan bir meselenin hükmünü, bu kaynakları çok iyi bilen kimselerin yine Kur'ân ve Sünnet'e göre ortaya çikarmalari demektir. Bu tür olayların Kur'ân ve Sünnet atmosferinde nasıl bir hükme bağlanabileceğinin gayreti ve faaliyetidir. Yoksa bir kimsenin kendiliğinden hükümler koyması demek değildir.
Din adına konuşmak veya din adına hüküm vermek, o konu ile ilgili Allah'ın hükmünü bildirmek demektir. Bu sebeple din adına hüküm vermek, çok hassas ve önemli bir konu olması yanında ağır bir sorumluluğu gerektirir. Bu konu kaynak eserlerimizde genellikle ictihat ve fetvâ başlıkları altında incelenir.
Ancak yetkili olanların söz hakkının bulunduğu bu konuda gün geçtikçe yetkisizlerin ve câhillerin konuşmaları çogalmakta, hatta yetkili olan kıymetli alimlerin açıklamalarına bakılmamaktadır.
Yetkileri olmadığı halde Allah adına hüküm veren insanlar, genellikle dört farklı anlayışı temsil ederler.
Bilgisizlik, ölçüsüz muhabbet, yanlış bilgilendirilmek, kendini tatmin etmek ve ehil olmayan kimselere uymak gibi sebeplerle ölçüyü aşarlar. Mesela “mekruh” olan bir şey için “haram” hükmünü, “sünnet” olan bir amel için “farz” hükmünü verebilirler. Bazen de iyi bilmedikleri halde âyet ile hadisi biribirine karıştırır, onlara yanlış anlamlar verirler. Güzel bir sözün “ayet” veya “hadis” olduğunu söyledikleri bile olur.
İkinci grup, dini yaşama gayreti olmayan kimseler arasından çikar. Bunlar gaflet ve gevşekliklerinden veya gevşekliklerine mazeret bulma gayretinden, yahut da inanan insanlar üzerinde hakimiyet kurmak gibi art niyetlerinden dolayı din adına konuşur ve hükümler verirler.
Üçüncü grup, münafık ve kâfirlerin arasından çikar. İnananları biribirine düşürmek ve dini bozmak gibi art niyetlerle dinî ilimler sahasında araştırmalar yaparlar.
Yapmış oldukları bu araştırmalar sonucunda -inanmadıkları din hakkında- ilk bakışta akla uygun gelebilecek fakat hakikatte yanlış olan bazı hükümler verirler. Vermiş oldukları bu yanlış hükümleri de imkanları yettiğince bütün vasıtaları kullanarak her tarafa yaymaya çalisirlar.
Dördüncü grup, dinî ilimler sahasında bir miktar ögrenim görmüş kimseler arasından çikar. İyi bilmedikleri halde bildiklerini sanırlar, bildikleri konularda da, bilmedikleri konularda da hüküm verirler. Allah adına hüküm vermenin ne denli ağır ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu düşünmezler.
Dinin vahiy kaynaklı olduğunu bildikleri halde akıllarını ve anlayışlarını vahyin yerine koyarlar. Sınırlı ve gerçekten yetersiz olan bilgilerine ve akıllarına çok güvenirler. Genellikle gururlu ve kibirlidirler.
Alçak gönüllü değildirler ve ibadet yapma gayretinden uzaktırlar. Gönül yönünden çok zayıftırlar.
Müslüman olmayan bazı araştırmacıların, din adına konuşma hususunda gerekli hassasiyeti göstermemelerinin belki bir izahı yapılabilir. Fakat ‘inanıyorum' diyen, ‘müslümanım' diyen insanların bu hassasiyeti göstermemesinin acaba ne gibi sebepleri olabilir?


