AHİR ZAMANDA GENÇ OLMAK /2
Ahir zamanda genç olmak zor, hem de çok zordu kısacası. Zira, ahir zamanın despotizmi, evvel zaman despotları gibi doğrudan dayatmalara kalkışıp direnç üretmiyordu, kendi tercihini size sizin kendi tercihinizmiş gibi hissettirerek dayatan sofistike teknikler kullanıyordu. Özgür olduğunu hisseden bir köle, kendi kararını verdiğini zanneden bir güdümlü kılıyordu sizi. Farkedemiyordunuz.
Kendimi herhangi bir gencin yerine koyduğum, sonuçta 'ahir zamanda genç olma'ya dair bir yazıyla ilham olunduğum o günlerin üstünden haftalar, aylar, hatta neredeyse bir yıl geçmişti ki, yine aynı mekânlardaydım. Özel bir sebebi olmasa da, özellikle kitapçıları, kasetçileri, sahafları, CD satan dükkanları, seyyar CD ve kitap tezgahlarını dolaşmak gelmişti içimden. Yüzlerce dergi, onbinlerce kitap, binlerce kaset ve CD arasından ruhuma uygun birşeyler bulmaya çalışmış, böylece müthiş bir sorgulama yaşamıştım. İnsan, bu kadar çeşidin ve bu denli büyük bir enformatik kalabalığın ortasında, aradığı şeyi nasıl bulabilirdi? Ne aradığını az çok kestirir halde dahi aradığı şeyi bulmak öylesine zorken, yalnızca 'aradığı'nı bilen, gerçeği aramak için yollara düşen, ama henüz gerçeğin ne olduğunu dahi kestiremeyen biri bu labirentin içinden nasıl çıkabilirdi?
Kehf sûresinin karamsarlık iklimini dağıtan bir ümit ışığı olarak karşıma çıktığı o günle birlikte, dünyama, yine Kur'ân'dan, gençliğe dair başkaca ümit ışıkları da girecekti. Kavminin topluca putlara taptığı bir zamanda hakikatı bulan İbrahim, ateşler içine atılıp ateşler içinde yanmayan İbrahim, Firavun sarayında Musa, Züleyha karşısında Yusuf, sapanlar ve saptıranlar arasında Yahya ve İsa.. her birinin sergilediği hal, mutlak derecede ümitsiz bir durumun asla sözkonusu olmadığının; en zor zamanlarda ve en ağır imtihan ortamlarında dahi bu zamanın ve ortamın kabını ve kalıbını kırıp hakikati bulmanın ve hakikat üzere olmanın pekâlâ mümkün olduğunun delilleri değil miydi? Put yapıcı babanın evinde puta tapmayan, putperest toplumun içinde putperestliğe zerre miskal bulaşmayan ve de ateşler içinde olup ateşte yanmayan İbrahim'in bir orta yaşlı veya yaşlı değil de bir genç olması 'ahir zamanda genç olma'nın zorluğuna dair gözlemlerle bunalan zihnime bir yol, bir iz sunamaz mıydı?
Açıkçası, zorlukta biri diğerinden geri kalmayan ortamların her birinde İbrahim de, Musa da, Yusuf da, Yahya da, İsa da, bir genç iken bu ortamların karanlığını aşmış, bir genç olarak hakikate ulaşmış, bir genç olarak aydınlanmış ve aydınlatmışlardı.
Öte yandan, bir hükümdar nebinin, Davud aleyhisselamın oğlu olarak servet ve şöhret içinde ve bilginin ve iktidarın zirvesinde dururken Süleyman, servetin, şöhretin, bilginin ve iktidarın her hal ve şartta yozlaşma sebebi olmadığının; bir gencin bütün bunların içinde pekâlâ hakikat üzere kalabileceğinin örneğiydi.
Hem, yine Kur'ân'da, bozulmuş bir ortamda bozulmadan kalabilen genç kızların da örneği vardı. Annelerin dahi bütün bir kavmin yoluna uyup yoldan çıktığı bir vasatta Lût'un kızları, keza sonunda haklarında azap inmesine sebep olan sapkınlıklarıyla Medyen kavmi içinde imanlarıyla parıldayan Şuayb'in kızları, ayrıca İmran'ın kızı Meryem bu örneklerin başındaydı.
Ahir zamanda genç olmanın zorluğuna mukabil, ahir zamanda mü'min genç olarak sapasağlam durmanın pekâlâ mümkün olduğuna işaret eden, yalnızca bu Kur'ânî örnekler de değildi. Onların yanısıra, Asr-ı Saadette de buna dair bir dizi örnek vardı. Hz. Peygamber, biiznillah, kötülüğün her türlüsüne bulaşmış Cahiliye toplumunun gençleri arasından cihana ve asırlara örnek olacak şahsiyetler çıkarmıştı. Ali, Cafer, Zübeyr, Talha, Ammar, Abdullah b. Mes'ud, Zeyd, Mus'ab, Sa'd b. Ebi Vakkas, bu vâkıanın Mekke'deki en parlak örnekleriydi. Bu tablonun Medine cephesinde de Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Sehl b. Sa'd, Cabir b. Abdullah, Zeyd b. Erkam, Seleme b. Ekvâ gibi yüzlerce, binlerce isim vardı. Hasan, Hüseyin, Üsame, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer gibi örnekler ise, Hz. Peygamber'in elinde yetişmiş gençler olarak, bize onun gençlerle nasıl muhatap olduğuna, dolayısıyla bizim bir gence ne şekilde muhatap olmamız icab ettiğine dair ipuçları sunuyorlardı.
Bütün bu isimleri Hz. Peygamber'in yanına çeken unsur, elbette onun elçisi olduğu hakikatti. Ancak, burada dikkat gerektiren bir husus, Hz. Peygamber'in o kudsî hakikati hakikatlı bir biçimde gençlere sunmuş olmasıydı. Zorlayan, dayatan, suçlayan, hor gören biri değildi Resûl-i Ekrem. On yaşında tanıştığı Hz. Peygambere on sene hizmet eden Enes b. Malik, o on sene boyunca kendisinden bir kere "Niye bunu böyle yaptın? Niye şunu şöyle yapmadın?" diye bir azarlama ve tersleme duymadığını; kendisi zaman zaman verilen işi unuttuğu, beceremediği, oyuna dalıp kaldığı halde bunun böyle olduğunu anlatıyordu. Amcası Abbas'ın oğlu Fadl, Veda haccı esnasında, Hz. Peygamber'in şefkat ve hikmet yüklü terbiyesinin bir örneğiyle tanışmıştı. Fadl'ın gözü az ötede gördüğü bir genç kıza kaymış; karşılıklı, bakışmışlardı. Bunu farkeden Resûl-i Ekrem (a.s.m.) "Sözde hacca gelmişsin, yaptığın işe bak!" kabilinden bir sözü asla sarfetmemiş, Fadl'a tek kelime dahi etmemiş, sadece elini Fadl'ın yanağına koyup yüzünü hafifçe başka tarafa çevirmişti. Namaz ve Kur'ân öğrenmek için kabileleri tarafından Medine'ye gönderilmiş bir grup genci, ana-babalarını özlediklerini hissettiği gün, başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlayarak, memleketlerine göndermişti. Medine'de yetişmiş nice genç sahabinin hatırasında, Resûl-i Ekrem'in sefer dönüşü kendilerini devenin terkisine alması, koşu yarışı ve güreş gibi oyunlarında kendilerine tezahüratta bulunması, kendisine getirilen turfanda meyveyi onlara sunması, gençliğin getirdiği toylukla meramlarını en uygunsuz dille ifade ettikleri durumda dahi sabır ve tahammülle kendilerini dinlemesi.. gibi bir dizi hadise vardı.
Ve, gençlere yönelik bu nebevî tavrın belki en manidar veçhesi, onun gençlere güvenmesi ve kendilerine güven vermesiydi. Kendisi henüz Mekke'de iken Mus'ab b. Umeyr'i İslâm'ı tebliğ için Medine'ye gönderdiğinde, Mus'ab yirmidört yaşındaydı ve Medineli kalpler İslâm'la onun vesilesiyle tanışmışlardı. Üsâme b. Zeyd'i hazırladığı son sefere kumandan yaptığında, Üsâme'nin yaşı yalnızca ondokuzdu. Attâb b. Esîd'i Mekke'ye vali tayin ettiğinde, Attâb'ın yaşı ya yirmi ya da yirmibirdi. Ashabı arasında fıkhı en iyi bilen kişi olarak tarif ettiği Zeyd b. Sabit, Resûlullah'ı ondört yaşında tanımıştı ve hakkında bu söz söylendiğinde en fazla yirmiüç-yirmidört yaşındaydı.
Kısacası, Resûl-i Ekrem'in Cahiliye'yi Asr-ı Saadet'e çeviren süreçte bize verdiği derslerden biri, gençlere nasıl ve ne şekilde muhatap olunacağının dersiydi. O heyecanlı taze ruhlardan iman kahramanları çıkması için nasıl bir incelikle, hangi hikmetli üslupla kendileriyle ilgilenileceğinin dersiydi. Fetret ortamında fıtrat tohumlarını ezmeden ve kırmadan uyandırma dersiydi. Hakikatli bir biçimde sunulmak şartıyla hakikati kabule en yakın olanların, herşeye rağmen, gençler olduğunun dersiydi.
İşte bu bakımdan, Hz. Peygamber'in hayatına dair heyecanla okuduğum ilk kitaplardan birinin yazarı olarak Martin Lings'in bir sözü, hâfızamda silinmez bir yer edinmişti. Genç yaşta, yanılmıyorsam yirmibir yaşında İslâm'ı seçmiş bir İngiliz olarak Lings, yaşlılar, zenginler, ünlüler ve soylular İslâm davetine karşı direnirken gençlerin İslâm'a daha kolay biçimde yönelişlerini, yönelemeyenlerinin dahi İslâm'a diğerlerinden daha yakın duruşunu, şairâne bir duyarlılıkla, şöyle tarif etmekteydi:
"Elbette gençlerin ve zayıfların hepsi hemen ilâhî daveti kabul etmemişti; fakat hiç olmazsa küçük yaşamlarını bir klarnetin notaları gibi bölen davetin önem ve şiddetine karşı kulaklarını tıkamalarına neden olacak kendini beğenmişlikleri yoktu."
Vâkıa, her zaman için, buydu. Gençliğin hislerin ve heyecanın zirvede olması, toyluk, tecrübesizlik gibi bir dizi zorluğu olduğu gibi, bu zorlukların üstesinden gelmeyi mümkün kılacak karşı-ağırlıkları da gençlere vermişti Rabb-ı Rahîm. Genç demek, öte yandan, arayan adam demekti. Genç olmak, arayış içinde olmaktı. "Ben bileceğimi zaten biliyorum. Kimseden öğreneceğim birşey yok" türünden bir tavır, bir gencin tavrı olamazdı. Bir genç, böylece, kendisine takdim olunan bir hakikate daha baştan kulağını kapayamazdı. Bilmeye yönelik merak, öğrenmeye duyulan açlık, hayat yolculuğunun başlarında olduğunu bilmekle gelen iddiasızlık, bir genci hakikati kabulde avantajlı kılan unsurlardı.
'İsyan çağı' idi gençlik. 'Ergenlik dönemi' denilen şey, o güne kadar kendisine öğretilen herşeye karşı kuşku ve itiraz dönemiydi. Rabb-ı Rahîm, gençliğe adım atarken insana böyle bir halet-i ruhiye veriyordu ki, aklını başka akılların cebine koymasın, kendisi düşünüp tartsın, hakikate gitmesini engelleyen bütün maniaları ve dayatmaları aşsın.
Putperest bir kavimde put yapıcı Azer'in evinde İbrahim'in bir tevhid eri olarak belirmesi bu sırdandı. Firavun sarayında Musa'nın bir muvahhid olarak yükselişi de bu sırdandı. Yine bu sırdandır ki, Mekke'nin reisi Utbe'nin oğlu Huzeyfe, Mekke'nin ileri gelenlerinden Süheyl'in oğlu Abdullah ile kızı Sehle, Ebu Süfyan'ın kızı Remle, dedesi Resûlullah'a 'ebter' der ve babası İslâm'a karşı taktikler geliştirir iken Amr b. s b. Vâil'in oğlu Abdullah, Ebu Uhayha Saîd b. s'ın oğulları Halid ve Amr, ilk müslümanlar arasındaydı. Medine münafıklarının reisi İbn Ubey'in oğlu Abdullah'ın, Medineli en amansız İslâm düşmanlarının başında gelen Ebu mir Fâsık'ın oğlu Hanzale'nin ciddi ve samimi birer müslüman olmaları da bundandı.
Ne var ki, yine bu 'isyan ruhu,' doğrunun yanlış biçimde sunulduğu yerde, ters sonuçlar getirebilmekteydi. Sunulan bir doğru doğru biçimde sunulmamış; dayatmayla, zorla, zorbalıkla kabulüne çalışılmış ise, aynı genç ruh bu kez doğruyu reddedebiliyordu. Nitekim, meselâ şu topraklarda, dinî hayatın uzağındaki birçok ailenin çocukları dine yönelebilmiş iken, doğruyu doğru biçimde sunamamış olan dindar ailelerin çocukları dindarâne bir hayatın uzağına düşebiliyordu.
Sözün kısası, genç ruhlarınÑahir zaman dahilÑher zaman ve zeminde hakikati bulmalarını mümkün kılacak bir donanımları vardı; ama bu donanımın işe yaraması için, fetrete karşı fıtratın istimali şarttı, doğrunun doğru biçimde sunulması şarttı.
Şahsen, bunu böyle biliyor; o yüzden, ahir zamanda genç olmak ne denli zor olursa olsun, her gençte hakikati kabule yatkın bir potansiyelin var olduğunu düşünüyorum. Hem, halihazırda hangi vaziyette bulunursa bulunsun, her genci hakikate müşteri olabilir bir istidatta görüyorum.
Yaşadığımız çağ kalblerin esir, nefislerin ise vezir edildiği bir dönem olsa bile; şu zamanda köpekler serbest bırakılıp taşlar bağlanmış olsa bile; akıllı uslu durmanın çılgınlık, 'çılgınlar gibi eğlenme'nin ise akıl kârı bilindiği bir dönemde yaşanıyor olsa bile; ahir zaman genci hakikati gene de bulabilir. Ahir zamanın şartlarını en yoğun biçimde yaşıyor olan; nefislerin en ziyade serbest olduğu ve istediğini yapabilecek maddî imkânlara en ziyade kavuştuğu Batıda şu halde bile milyonlarca gencin İslâm'ı seçmiş olması, sayıca daha da fazlasının ise gerçeği bulmak için yollara düşmesi, bize bu gerçeği haykırıyor. 'Dindar' olmanın maddî-manevî mahrumiyet ve horlanma sebebi olabildiği şu ülkede dahi, böylesi binlerce, yüzbinlerce, belki milyonlarca genç aramızda dolaşıyor. Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor.
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü'min genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize 'zor' olanın 'imkânsız' da olmadığını açıkça gösteriyor.
Ve, fetrete karşı fıtratın, hazır cevaplara karşı soruların, yanlış kapılara karşı doğru arayışların eşliğinde yaşanan bu vâkıaya bakıp, kim olursa olsun bütün gençlere arkadaş nazarıyla baktığını söyleyen bir şefkat ve hikmet erinin ruh haliyle donanalım istiyorum. Arayan her gence bu nazarla bakarken, bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, 'ahirzaman evliyası' gözüyle bakalım istiyorum.
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü'min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.
Açıkçası, ahir zamanda mü'min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir. Firavun sarayında Musa, çağın Züleyha'ları karşısında Yusuf misalidir.
Ve, ateşler içinde İbrahim'i yakmayan, Firavun sarayında Musa'yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf'u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü'min genç olmanın yolu elbette görülecektir.
(Metin Karabaşoğlu)