Yemekten sonra çaylar içilmiş; Efendi Hazretlerinden, o muazzam temkin tavırları içinde binbir hikmet dinlenmiştir.
Şakir’e emir buyurup bana bir defter verdiler ve bana:
- “Oku; yüksek sesle oku!”
Bu, “hatarât”a dair, kalemlerinden çıkma bir risalecikti ve yüksek sesle okumaya başladım...
Tıs yok; yalnız bir duvar saatinin tıktıkları... Dinleyenler, mümkün olsa, kalblerini durduracaklar... Öyle dinliyorlar...
Risalede “hatarat”tan bahsediliyor; kaynağı, hikmeti, onları def ve nefyetme şekli... Bunun için tedbir şudur:
- “Celâl kelimesini, Allah ismini, medd ile çekerek kalbden geçirmek ve dimağa doğru yükseltmek...”
bahis bu noktaya gelince emir buyurdular:
- “Medd ile çek bakalım, Allah ismini!”
- “Allaaaaaah...”
Diye çektim.
O ânda olan şey...
Müthiş!..
Ayak uçlarında oturan yakınlarından biri, galiba Eyüpsultan’daki aktar dükkânının sahibi, o türlü sarsıldı ki, kopacak kadar sıkılmış bir çamaşır gibi kendi üstünde birkaç kere burkuldu, gözleri kaydı, ağzından köpüğe benzer bir şey çıktı; ve bir doktora teslim edilse birkaç günde ancak düzeltilecek bir hâle düştü.
Ben dondum, herkes sakin; kimse adamcağızın yüzüne bile bakmıyor, hepsi doktorlarından emin...
Efendi Hazretleri, herkesten daha sakin ve telâşsız, sadece adama ismiyle hitap ettiler:
- “Abidin!”
Ve adam; bir ânda çözülüp kendine geldi.
Bu manzara, etrafındakilerin en tabiî hadiselere mahsus kayıtsızlığı içinde seyredilirken, olmaz üstü olmazın ancak göziyle göreme tecelli edeceği çarpıcı mânâ, zaten tek keramet beklemek ve istemeksizin teslim olmuş bulunan bana nasıl tesir etti, hayal edin!..
Bir müddet sonra içimden düşünüyorum:
- “Şimdi ben, geceyarısı mezarların arasından nasıl inip de gidebileceğim?”
Derhal haşmetli başlarını Abidin’e çeviriyorlar ve diyorlar:
- “Necip Fazıl Beyi sen götürürsün! Beraber gidersiniz!”
Efendi Hazretlerini ilk arayışımda “köşedeki aktar!” diye gösterdikleri ve bana yolu gösteren Âbidin ile kol kola mezarlıktan iniyoruz.
- “Fâtiha okuyalım. Beklerler ve isterler!”
Diyor Abidin...
Okuyoruz.
Mezar taşlarında tebessüm...
Gökte ay bedr hâlinde...
Âbidin elini uzatmış Eyüp Camiine doğru bir noktayı gösteriyor!..
- “Bak, bak, şu ışık çizgisini görüyor musun?”
- “Evet, evet!.. Nedir o?”
- “Adi ışıktan başka bir şey...”
- “Yani?”
- “Nur!”
İleride, tabutu Efendi Hazretlerinin bulunduğu nur önünden geçerken ne hâller geçireceğini göreceğimiz Âbidin nur içinde yatmaktadır.
“Bize ilk gelişimizde yolu tarif eden aktar, Âbidin Bey, ölüyor. Tabutu, dik yokuştan çıkarılıyor, setin önünden geçirilerek biraz ilerideki kabrine götürülüyor.
Tabut tam evin önüne gelince, Efendi Hazretleri setin üstüne çıkıp bakmışlar...
Dört omuz üzerindeki tabut durmuş... Olduğu yerde mıhlanıp kalan, taşıyanlar değil, tabut...
Efendi Hazretleri, kısa ve belirsiz bir duadan sonra elleriyle “götürün!” diye işaret etmişler; tabut yoluna devam etmiş...
Bunu, yakınlarından, en emin ağızlardan dinledim...”