Ümmetin kurtuluşu için
Sultan Baba, dualarında “Atma, ateşine atma Muhammed ümmetini, Yakma, Ümmetini yakma, Ciğerini yakma efendimin” diye yalvarıyordu. Beden ikliminde dert (aşk) ateşi çok yüksekti ki, gözlerini kaybetmişti. Cennet mekân Sultan Baba, gönül gözü ile görür, gönül gözü ile yürürdü (Son zamanlarda). O er oğlu er, “Ya Rabbi Adil ve Bayraktar Müslüman Türk Milleti’ni yeniden şahlandır” diye dua ederdi.
Gelini’nin dilinden Sultan Baba
Aynı zamanda iyi bir hatibe olan gelini Fatma Tamgüney, Sultan Baba’yı bir dörtlüğünde şöyle anlatıyordu: “Bu ne fevkalade ne güzel halmiş /Aşkın yaşları kitabın sayfalarını delmiş/ Her seher vakti mukabele okur. / Okur da muhabbet kemerini dokurdu..”
Sultan Baba: "Şeyh Şerafeddin hazretlerini ziyaret etmeden kimse bize gelmesin”
Sultan Baba’nın mürşidi Şeyh Şerafeddin hazretleri (r.a.), Yalova’nın Güneyköyü’nde medfun bulunuyor. Köyde şeyhin, türbesi, camisi ve çeşmesi var. Kafkasyalı Şeyh Efendi Camiyi yaptırırken ustalar işi ağırdan alırlar. Şeyh ile ustalar arasında şu konuşma geçer:
“– Camiyi Ramazana yetiştirecektiniz. Niçin yavaş çalışıyorsunuz?
– Bize verecek paranız yokmuş.
– Onu size kim söyledi? (Yerden bir avuç çakıl alır ve ustalara uzatır)
– Para istiyorsanız, alın size para. (Ustaların gözleri açılır. Çünkü şeyhin avucundaki çakıllar birer sarı altın oluvermiştir. Şeyh Şerafeddin hazretlerinin ünü Sultan Reşad’ın kulağına kadar gider. Saraya giden bir grup papaz, “Padişahım, bir Müslüman alimi çağırın. Sorularımıza cevap verirse, Müslüman olacağız. Veremezse, o hristiyan olacak” derler.
Padişah kabul eder. Şeyh Şerafeddin çağrılır. Bütün sorulara cevap verince 8 papazdan 2’si Müslüman olur. Padişah, Şeyh Şerafeddin’e: “Dile benden ne dilersen” der.
Şeyh Şerafeddin de “Bir çeşme yaptırın” der. Güneyköy’de Sultan Reşad’ın tuğrası bulunan bir de çeşme yapılır.
Sultan Baba, “Şeyh Şerafeddin’i ziyaret etmeden kimse bize gelmesin” derdi ve kendisi 45 günde bir talebeleriyle birlikte Şeyh Şerafeddin hazretlerini ziyarete giderdi.
Tekke, Mescid-i Nebevi örneğindeki Ashab-ı Suffe’den örnek alınmıştır
Meşhur talebelerinden Fethi abi (Albayrak), Sultan Baba’ya: “Tekke, câmiin fonksiyonunu yerine getirebilir mi? Tekke, câmiin asr-ı saadetteki fonksiyonlarını kaybetmesi yüzünden mi doğmuştur?” diye sordu.
Sultan Baba, Fethi abinin sorusuna şu cevabı verdi: “Bilindiği gibi câmi, asr-ı saâdette bir mabed olmanın yanısıra pekçok sosyal hizmetin icrâ edildiği bir merkezdi. Câmi bir istişâre, öğretim ve eğitim yeriydi. Çünkü hem devlet başkanı, hem ilmî otoritenin sâhibi, hem de manevî otoritenin temsilcisi olan Peygamber Efendimizin yeri câmi idi. Peygamber Efendimizden sonra otoriteler ayrılınca her otorite için ayrı mekân zarûreti oldu? Çünkü Peygamber Efendimizin yerine geçen 4 halifeden sonra onların yerine geçen halîfeler bütün otoriteleri değil, sadece siyâsî otoritesyi temsil ettiği için böyle bir durum ortaya çıkmış. Bununla birlikte tekkenin de medresenin de ilk merkezi câmidir. Öğretim için medreseler, eğitim için tekkeler, askerî hizmetler için ribat ve ordugâhlar kurulmuş. Bu müesseselerin hiçbiri diğerinin alternatifi değildir. Bu yüzden tekkenin câmiin yerini tutması ve onun bütün fonksiyonlarını yerine getirmesi mümkün değildir. Tekke, Mescid-i Nebevî örneğindeki ashab-ı suffeden alınmıştır. Nasıl mescidin yanında yatıp kalkan ashâb-ı suffe, Allah Rasûlü’nün devamlı talebeleri idiyse, aynı şekilde tekkelerin derviş hücrelerinde barınan müridler de tekke şeyhlerinin eğitiminden geçen talebeleridir. Tekkeyi câmiin asr-ı sâdetteki fonksiyonlarını kaybetmiş olmasından ortaya çıkmış bir kurum olarak görmek yerine onun hizmetlerini paylaşan bir kurum olarak görmek gerekir. Çünkü tekke, farklı karakter yapısına sahip insanların birbirine yakın olanlarını eğitmektedir. Câmi ise mezhep, meslek ve meşrepleri ne olursa olsun bütün müslümanlara mabed görevi yapmaktadır. Ayrıca tekkelerde mûsikî, semâ, riyâzat, mücâhede ve halvet türü özel eğitim yöntemleri uygulanır. Bu da câmi ile tekke ortamlarının farklı olmasını gerekli kılar.”
Peygamber kabri üstünde namaz kılınır mı?
Bindokuzyüzdoksanyedi’de Sultan Baba’nın talebeleriyle birlikte Umre ziyaretine gitmiştik. Yanımdaki arkadaşıma Beytullah’ın yanındaki hilal şeklindeki duvarı göstererek,
“– Bu duvarın içinde namaz kılmak çok faziletliymiş” deyiverdim. Bu sırada konuşmamızı duyan bir Hacı Abi:
“– Bilmeden konuşmayın. O duvarın çevrelediği yerde en az 15 Peygamber’in kabri bulunduğu rivayet edilir. Peygamber kabri üstünde namaz kılınır mı?” dedi.
Serde gazetecilik var ya. O Hacı Abi’ye tekrar sordum:
“– İyi de orada 15 Peygamberin kabri olduğunu siz kimden duydunuz?”
Hacı Abi, gayet sakin:
“– Sultan Baba’dan”
Mescid-i Aksa’nın altını oyuyorlar
Sene bindokuzyüzdoksan. Türkiye Gazetesi’nde muhabirim. Bir yakınım dedi ki:
“– Yahudiler, yıkmak için Mescid-i Aksa’nın altını oyuyormuş.” Ona:
“– Bunu kimden duydun?” diye sordum.
“– Sultan Baba’dan” cevabını verdi.
“– Peki Sultan Baba Kudüs’e gitmiş mi?”
“– Ne gerek var, o bir Allah dostu” dedi.
Aradan bir hafta geçmeden arkadaşım Şeref Özata, gazetenin yönetimine “Kudüs’e gidip röportaj yapmak istiyorum” diye teklif vermiş. Şeref’in röportaj teklifi olumlu karşılanmış. Ancak gazetenin sahibi Enver Ören, “Yanına akıllı bir adam alsın” demiş. Şeref iki arkadaşımın ismini vermiş, Enver Ören: “– Bunlarla yola çıkılmaz. Mesela Selami Çalışkan olabilir” demiş. Teklif bana geldi. Balıklama daldım ve “Hemen kabul ediyorum. Ne zaman gidiyoruz?” diye Şeref’e sordum. Arkadaşım:
“– Her şey hazır, sadece İsrail’in İstanbul Başkonsolosluğu’ndan vize almamız gerekiyor” dedi? Onu da temin ettik? Tam bir haftalık seyahate çıktık? Gazze, Ramallah, Hayfa’yı da gezdik ama, günlerimizin çoğu Kudüs’te, tabii ki Mescid-i Aksa’da geçti. Mescid-i Aksa’nın altının “Tarihi eser arıyoruz” bahanesiyle Yahudilerce oyulduğunu gözlerimizle gördük ve fotoğrafını çektik.
Ve Sultan Baba, Hakk’a yürüdü
Bir cumartesi vuslata erdi. Emanetleri ehline verdi. Bütün ilimleri serdi önüne. Herkesi çağırdı Güneyköy'üne. Alemi bir anda matem bürüdü. Ve Sultan Babamız Hakk’a yürüdü. Gönül dünyamızdan bir yıldız kaydı. Yıldızdan ziyade bir harikaydı.
Rahmi Amca (Aygör), Sultan Baba’ya sorar: “İnsan nasıl büyür? Ya da insan-ı kâmil nasıl olur?”
Sultan Baba, Rahmi Amca’ya şu cevabı verir: “Kesb-i kemal, seyr-i cemâl. Yani Rahmi efendi, bedenen büyüyen insan, ruhen de büyümelidir. Büyük insan bedenen büyük olan değil, manen büyük olandır. Çekirdeğin ağaç olmaya çalışması gibi, insanın da hedefi, insan-ı kâmil derecesine ulaşmak olmalıdır. Bu dereceye gelen insan, İlâhi san’at eserlerini seyir ve temaşadan büyük bir haz ve lezzet alır. Kainat kitabının anlayışlı bir okuyucusu olur.”
Kurbiyet ne demektir?
Mansur abi sormuş: “Sultan Baba, Kurbiyet, ne demektir?”
Sultan Baba, Mansur abiye şu cevabı vermiş: “Evladım Kurbiyet; Allah’a yakınlık demektir. Tasavvuf’ta bir makamdır. Yani insan belli bir mesafe kat ederek Allah’a yakınlık kazanır. Şüphesiz, bu kurbiyet, mekanî manada bir yakınlık değildir. Bir subayın rütbece ilerlediğinde padişaha daha yakın olması, veya bir talebenin ilimde ilerledikçe hocasıyla daha iyi muhatab olması gibi bir yakınlık.”
İhsan mertebesi nedir?
Bir ismi de “İhsan” olan Sultan Baba’ya Harun abi “Tasavvuf’ta ihsan ne demektir?” diye sormuş.
Sultan Baba, Harun abi’nin sorusuna şu cevabı vermiş: “Bu sözlerimi iyi dinle Harun efendi. Tasavvuf’ta ulaşılan İhsan mertebesini en iyi izah eden Alemlerin Sultanı Peygamber Efendimizdir. Bu soruyu (Yani İhsan nedir’i) Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimize sormuş. O da buyurmuş ki, ‘Allah’ı görür gibi ibadet etmektir.’ Bir Müslümanın bu mertebeye erdiğini düşünsenize. Kendinizi Allah’ın huzurunda görüyorsunuz, o huzur içinde yaşıyorsunuz ve daha cennete girmeden, iç aleminizde cennetin lezzetlerini hissediyorsunuz. O zaman insan günah işler mi?”
İhlasın zıddı, riya
Sultan Baba’nın sevdiği talebelerinden birisi de şüphesiz Hüseyin Hoca idi. Bir gün Hüseyin Hoca, Sultan Baba’ya, “İhlas nasıl elde edilir?” diye sormuş.
Sultan Baba, Hüseyin Hoca’ya şu cevabı vermiş: “İhlası elde etmek için güzel ameller işlemeliyiz. Bunun için de yaptığımız her ameli bizi yoktan var eden Allah emrettiği için yapmalıyız. Kurtuluş, ancak ihlas ve sıdk ile mümkündür. İhlasın zıddı, riyadır. Riya ise, yapılan işin Allah emrettiği için değil de, gösteriş için, yani desinlere yapılmasıdır. Ey Hüseyin Hoca, şunu hiç unutma, kendi haline bırakılan nefis, riyaya yönelir. Terbiye edilen nefis ise, böyle aşağı şeylere tenezzül etmez; doğrudan doğruya Allah’a müteveccih olur.”
Mürşid-i Kâmil kime denir?
Sultan Baba’nın talebelerinden Erzurumlu merhum Sadreddin amca Sultan Babaya sormuş: “Mürşid-i Kamil kime denir?”
Sultan Baba, Sadreddin amcaya şu cevabı vermiş. “Mürşid; rehber, kılavuz ve yol gösteren demektir Sadreddin Efendi. Mürşid-i kamil ise Sırat-ı Müstakimi (dosdoğru yol, yani İslam’ı) gösteren, dalaletten hidayete sevkeden kişidir. Mürşid-i Kamil, tasavvufta seyr-i sülûkunu tamamlayıp, irşada ehliyetli ya da icazetli olan kişiler için kullanılan bir tabirdir. Şeyh ile aynı manaya gelir. Kamil bir mürşide bağlanmanın hükmü kişilerin durumuna göre değişir.”
Huzura kavuşmak için neler yapmalıyız?
Sultan Baba’nın talebelerinden Türkistanlı Taceddin abi: “Dünya ve ahirette huzura kavuşmak için neler yapmalıyız?” diye sormuş.
Sultan Baba, Taceddin abi’ye şu cevabı vermiş: “İki cihan saadeti istiyorsanız, yani her iki dünyada da iyiliklere, rahat ve huzura kavuşmak istiyorsanız, şu sayacaklarıma sahip olmanız gerekir. Bunlar:
1- Sağlam ve doğru bir imana sahip olmak. Böyle bir imana kavuşmak için de, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve inanmak gerekir.
2- İnsanların saadeti için, dinin emir ve yasaklarını öğrenmek. (Dinimizde bildirilen helalı, haramı ve diğer hususları öğrenmek ve buna uygun hareket etmek.)
3- Kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesi. Çünkü nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup onlar gibi amel etmek gerekir.
4- Bir kimse doğru imana kavuşur, dinin emirlerini seve seve yerine getirirse enbiyaya, evliyaya ve melaikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.”
Zikirin önemi nedir?
Sultan Baba, bu konuyu enteresan bir misalle açıklamaya şöyle devam etmiş:
“Taceddin efendi bu sözlerimi sakın unutma! Manen yükselmek, dünya ve ahiret saadetine kavuşmak; bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yani benzinidir. Tasavvufun iki gayesi vardır: Birincisi, imanın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmamasıdır. Ancak, akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman, böyle sağlam olmaz. Cenab-ı Allah, Rad Suresi’nin 28. ayetinde buyuruyor ki: ‘Kalblere imanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.’ Şimdi zikirin önemini anladınız mı? Yine Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Zikir sofraları Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Yer yüzünde Cennet Bahçelerinin kokusunu almak isteyenler, Cenab-ı Allah’ın zikredildiği yerlere gitsinler ve Allah’ı zikretsinler”.
Ayrılık günü geldi
Sultan Baba’nın merhum olduğunu Cumartesi günü duyduk. Pazar günü Tuzla’dan Zeytinburnu’na gittik. Talebelerinden kimi Kur’an okuyor, kimi tesbih çekiyordu. Dillerde tekbir, gözlerde yaş, gönüllerde hüzün vardı. Gökyüzü hüzünlüydü. Sultan Baba’nın evi ve dükkânının önü ana-baba günüydü. Arabası olanlar, kendi arabalarıyla, olmayanlar otobüs ve minibüslerle yola çıktılar.
Biz de 50 kişilik bir otobüsle yola çıktık. Eskihisar-Topçular arasında çalışan arabalı vapurlar, Sultan Baba’nın talebeleriyle doluydu. Güneyköy Camii tıklım tıklım. Hafızlar hatimler indirirken, Caminin kubbesinde toplanan güvercinler de, sanki birbirine “Başın sağ olsun” diyordu. Öğle namazından önce bir de Güneyköy’de sela okundu. Öğle namazının ardından Hüseyin Hoca Sultan Baba’nın cenaze namazını kıldırdı. Cenazede kimler yoktu ki?
Eski Bakanlar, Milletvekilleri, emekli askerler, hakimler, Belediye Başkanları ve Sultan Baba’nın talebeleri? Adalet eski Bakanı ve İstanbul Milletvekili Şevket Kazan, kısa bir konuşma yaptı. Sonra helallık istendi. İnsanlar istek üzerine üç defa “Razıyız” diye bağırdılar. “Allah da razı olsun” (Amin.)
KAYNAK MİLLİ GÖRÜŞ PORTALI