E Harfi Deyimler

2.561 görüntülenme · 0 yanıt

Paylaş:
réyhæn

réyhæn

Kıdemli Üye · 231 mesaj

#1
Ecel aman verirse: Ölmezsem, ömür yeterse.”Ecel aman verirse torunumu da görürüm.”

Ecel teri dökmek: Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak.”Köprüden geçerken ecel terleri döktüler.”

Eceli gelmek: Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti gelmek.”Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek.”

Eceline susamak: Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek.”Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?”

Eciş bücüş: Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan.”Eciş bücüş bir yazıyla karşılaşınca şaşırdı.”

Edebiyat yapmak: Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek.”Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış.”

Efkâr dağıtmak: Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak.”Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı.”

Eğri (gözle) bakmak: Kötü düşünce besleyerek bakmak.”O, hiç kimseye eğri gözle bakmazdı.”

Ekmeğinden etmek: İşinden çıkarmak veya atmak.”Adamı durup dururken ekmeğinden ettiler.”

Ekmeğine yağ sürmek: Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek.”O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine yağ sürdün sen.”

Ekmeğini kazanmak: Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak.”Kaygılanma, ekmeğini kazanmasını bilir o.”

Ekmeğini taştan çıkarmak: En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak beceriklikte olmak, her türlü işi yapmak.”Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi.”

Ekmek elden su gölden: Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Ekmek kapısı: Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş yeri.”O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam onu!”

Ekmek parası: Kazanç, geçinmek için kazanılan para.”Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor.”

Eksik gedik: Ufak tefek ihtiyaçlar.”İkramiye ile eksiği gediği kapadılar.”

Ekşi yüz: Somurtkan, asık yüz.”Onun ekşi yüz göstermeye hakkı yoktu.”

El açmak: 1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için yalvarmak.”İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemişti.”

El altından: Kimsenin haberi olmadan, gizlice.”Parayı el altından verdi.”

El atmak: 1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine karışmak.”Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!..”

El ayak çekilmek: Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek.”Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra yapılır.”

El basmak: Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek.”Kur`ân`a el basarım ki bu işi ben yapmadım.”

El çabukluğu: 1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme.”Adamın cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi.”

Elde avuçta bir şey kalmamak: Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak.”Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı.”

Elde etmek: 1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek.”Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna uğraşma.”

Elde kalmak: 1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak.”Şu kasadaki üzümler elde kaldı.”

Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek): Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek.”Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin.”

Elden çıkmak: Malı olmaktan çıkmak.”O arsa elden çıktığı için üzüldüm.”

Elden düşme: Az kullanılmış.”Elden düşme bir araba aldı.”

Elden ele dolaşmak: Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek.”Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı.”

Elden geçirmek: Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek.”Yaptığın işi bir daha elden geçir.”

Elden gitmek: Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak.”Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti.”

Ele almak: 1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2. İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek.”Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım.”

Ele avuca sığmamak: 1. Şımarık davranmak. 2. Söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek.”Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer.”

Ele geçirmek: Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak.”Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir.”

El elde baş başta: 1. Masrafla para birbirine denk geldi. 2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi.”Alışverişten el elde baş başta döndü.”

Elekten geçirmek: Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak.”Şu dosyayı bir daha elekten geçirin.”

El ele vermek: Güçleri birleştirip işbirliği yapmak, yardımlaşmak.”Bu yolu ancak el ele verirsek yapabiliriz.”

El emeği: 1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle yapılan çalışmanın karşılığı.”El emeğinin karşılığı değildir bu para.”

Ele vermek: Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak.”Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı.”
Paylaş:

İlgili Konular

Giriş yap ve cevap yaz.