Mezheb-Mezhep Nedir?
Mezheb:Yol…Gidilen yol…Tutulan çığır…Dinin esaslarında ve esas temel mes’elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes’eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden kendilerine tâbiî olunanların seçtikleri meslekleri. Fürûatta Hanefi ve Şâfiî ve Akaidde Maturidi ve Eş’ari gibi.. Bu “Mezheb” kelimesi, asıl ve esas mânâsına da kullanılır. Beyn-el ulemâ ve muhakkiklerce ince tedkik neticesinde Kur’an-ı Kerimin esaslarından, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emir ve sünnetlerinden ayrılmamış olan Dört Mezheb, Hak olarak seçilmiştir: Bunlar sırasıyla; 1- Hanefi Mezhebi. 2- Malikî Mezhebi. 3- Şâfiî Mezhebi. 4- Hanbeli Mezhebi. Diğerleri, “batıl” ve sapık olan mezheplerdir. Ayrıca, “kâfir!” hükmünün muhatabı olan, Batîniyye ve Gulat-ı Şia; galeyan eden, aşırı gidenler gibi -ki, Hazreti Ali’nin haşa, Tanrı olduğuna iddia eden- siyasi ve itikadi mezhepler vardır. İçlerinde birçok bid’at ve hurafe barındıran bu tür mezhepler kendilerinin, “İslâm mezhepleri” olduklarını iddia etmelerine rağmen, Abdulkahir Bağdadi Hazretleri, İmam-ı Gazali Hazretleri ve İmam-ı Rabbani Hazretleri gibi ümmetin seçkin âlimleri tarafından; İslâm mezhepleri değil, bizzat kaypaklıklarıyla “mürted” ve sapkınlıklarıyla “kâfir” olan mezhepler, kategorisine dahil edilir…
Mezhep, tarihî oluşumu ve Hak bir Mezheb’e intisap-ittiba etmenin gerekliliğini, çok kısa nakille, “toprağa bağlanmayla semâya yükselme berzahında kıvranan insanoğlunu-fikirlerini, hakikatin hakikatine nisbetle değerlendiren” Üstad Necib Fazıl’dan işaretleyelim:
“Mezhep, zan ve tahminden geliyor…Bu kelime, belli başlı bir noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi demek. Peygamberler, “doğru yol”un doğrudan doğruya açıcısıdır. O’nun zan ve tahmin yani mezhep kuruculuğu ile alâkası olamaz. Peygamberde her şey berrak ve mutlak; ne “acaba”sı var, ne “belki”si…
İhtilâf; fikir ayrılığı…Çok defa aziz ve erdirici, çok defa da sefil ve kaybettirici bu fakültenin, kurtarıcılıktan öldürücülüğe sürüklenmesine mâni “ferdi ve içtimai nizam” iklimini kurmak…İşte bütün mesele!..“Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” Buyuran Kâinatın Efendisi, ruhî kıvam ve içtimaî nizamın en üstün ahengi içinde, müsbet cephesiyle ihtilâfı ne güzel abideleştirmişlerdi.
“Topluluk hakikati”nin dağıldığı ve sapık kolların yelparevari açıldığı, modalaştığı ve bir cümbüş havası içinde tepindiği İkinci ve Üçüncü Hicri asırlar, “Sünnet ve Cemaat Ehli” caddesinde yolun bütün ölçülerini abideleştiren iki zafer takına şahit oldu. Biri, İslâmi itikat esaslarıyla beraber iş ve amêl kanunlarını istikametlerinden “dört geçitli”, diğeri, doğrudan doğruya iman ve itikat yönlerini perçinleyen “iki geçitli” biri “iş ve amêlde”, öbürü “iman ve itikatta” iki tak…İş ve amêlde: Hanefi, Maliki, Şâfiî, Hanbeli mezhepleri. İman ve itikatta: Maturudi ve Eş’ari yolları…Bunlar, “Doğru Yolu”n hudud bekçisi karakollarını temsil ve “sünnet ve cemaat ehli” zabıtasını teşkil ederler; bütün yönlerin mizana vurulacağı dayanak noktaları…Meydana gelişleri Hicri İkinci ve üçüncü asırlar içinde başlar ve bütün sapıkların cümbüşleştiği devreye rastlar: “İş ve amêl”e bağlı mezheplerin ilk iki kahramanı Birinci asır sonlarında doğmuş ve eserlerini ikinci asırda vermiştir. Son ikisi de İkinci asır…İmam Ahmed bin Hanbel, eserini Üçüncü asır başlarına taşırıyor…“İman ve itikat” mezhaplerinin sahipleri bunlardan sonra geliyor ve Üçüncü Asrı dolduruyor.
“Metodoloji-usûliyet”, en eskileri ve temel müctehid İmam-ı Azam’dan gelen ve hepsine birden hakim olan: Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyas…Kitap, Kur’an…Sünnet, Allah’ın Resûlü’nün her sözü, her emri, her hareketi…İcmâ-ı ümmet, Ümmetin, yani ümmetlik vasfına en lâyık ve en üstün derece sahabilerin, üzerinde birleştikleri toplu hükümler…Kıyas, bellibaşlı üstün vasıflardan din alimlerinin nisbet yoliyle buluşları…Dereceler yukarı doğru birbirinde erir ve nihayet tek “mutlak”ta toplanır: Allah’ın kitabı ve yanıbaşında peygamberin sünneti.
İşte “sünnet ve cemaat ehli” yolu, bu kahramanların binbir fesat çizgisi arasında düpedüz meydana çıkardığı caddeddir, ve bu cadde de “iş ve amêl”i itikat üzerinde yükseltenler kendilerinden sonra ”iman ve itikat”ı iş ve amêl üzerinde yükseltecek MİMARLARIN DA ÇEKİRDEĞİNİ GETİRMİŞ olarak, dış cephenin en büyük mühendisleridir…“iş ve amêl”de Hanefi, Şâfiî, Maliki ve Hanbeli “iman ve itikat”ta da Maturudi ve Eş’ari mezhepleri arasında en küçük mikyasta bile esasa bağlı bir fark yoktur; ve bütün fark, iki tarafa da çekilmesi mümkün, fakat hangisinin doğru olduğu meçhûl “fer’i-teferruat” üzerindedir…Ümmete rahmet olan ihtilâf…
İslâm’ın yaradanla yaratık arasında açtığı ve “Sünnet ve Cemaat Ehli” diye isimlendirdiği mutlak yola aykırı ve iddiacılarının ruhundaki çıkmaz sokaktan ibaret yol…Sapıkların sapığı ana yolu büsbütün inkâr edenlerin sapıklığından daha sapık, güya yola bağlıyken onun içinden saptırıcı ve böylece fesad ve tehlikelerin en büyüğünü belirtici bir yol…İmam-Azam Hazretleri’ne gayet lâubalî ve edepten yoksun bir dille çatmalar, kendilerini yeni ictihadlara mezun ve memur bilmeler, içinde yaşanılan memleket ve idaresi altında bulunan hükümet hangi ölçü ve kanuna bağlıysa, İslâmiyetin de onlara baş eğeceğini iddiaya kadar gitmeler, nice mesele üzerine bağırsaktan fetva vermeler, neler ve neler!
Dalâletten hidayete yönelirken, hidayete girer gibi olduğu hâlde ters istikametlere sürüklenen ve şeytanın emrine geçen (karakter)ler her zaman görülmüşse de bu Yahudi ve münâfık mizaçlı kişiler daima meydana din hakim vaziyetteyken gizli gizli faaliyete geçmişler ve şu anda bizde olduğu gibi, küfre karşı imanın yekpare bir (blok) teşkil etmesi gereken ilk uyanış demlerinde ortaya çıkmışlardır…Köprülünün düşmana saldırmadan kendi öz ordusundaki hainleri temizlemesi ve yüzlerce kafa kesmesi gibi, bu mikropları DDT’den geçirmeksizin girişebileceğimiz hiçbir davranış düşünülemez…”
Bizi harekete geçiren asıl amillerden bir tanesi de, Üstad’ın bu ihtarı, hatta, emir ve talimatıdır.
Hakikatin bilinmesi, yaşanması ve hayata hakim kılınması için mutlaka ve mutlaka, edep ve haya sahibi üstün idrak ehli bir zümrenin olması gerekir. Bu hakikat, İmam Şatıbî tarafından: “Şayet geçerli olan insanlar değil de Hak ise, Hak da insanların aracılığı olmadan bilinmez. Aksine hakikate ancak insanlarla ulaşılır. Ve onlar hakk’ı taşıyan kovalardır.” şeklinde, öz bir ifadeyle dile getirilmiştir. Şurası da inkâr edilemez ki, Hakk’ı taşıyan zümrenin etrafında pervane olan bir topluluk, aynı zamanda bu topluluğu içeriden ve dışarıdan gelebilecek her türlü olumsuz müdahalelere karşı koruyan, onlara kol-kanat geren, “Emir Subayları-Fedailer” her zaman bulunmuştur. Geçmiş irfan hazineleri sözkonusu olduğunda adeta bir “Emir Subayı”, o hazineleri taşıyıcı olarak da “Hakk’ı taşıyan kova”, diyebileceğimiz birisi olan Enver Baytan Hocamız, “Sultan Hamid’i Olmayan Maskaralıklar” adlı eserinde, “Mezhepsizlik ve Mezheplerin Telfiki” adı altında fesat ateşi tutuşturan Efgani, Abduh, Şaltut ve R. Rıza gibileri yerden yere vurmuştur ve o eserden, “Hak bir mezhebe intisab-ittiba etmek, ayrıca mukallidlik” ve “telfikin batıllığı” hakkında kısa bir nakil:
“Başta Tahtavî ve İbn-i Abidin olmak üzere bütün fıkıh kitaplarında şöyle denilir: Avamm-ı nas’a müftünün fetvasıyla amel etmek vaciptir. (11) Avama vacip olan, eğer fetvasına güveniliyorsa, alim olan kimseye uymaktır. (12) Ami hakkında hüküm, müftüsünün fetvasıdır. Bu sebepten herhangi bir mezheple kayıtlanmadan aminin mezhebi müftüsünün mezhebidir.(13) Kendisinden fetva alınan kimsenin, bir ülkede itimad olunan, fıkhi bilgisine güvenilen emniyetli bir kişi olması şarttır.(14)
Şer’i delillerin dört olması, müctehidler içindir. Mukallidler (dört mezhepten birinde bulunanlar) için delil, hüccet, içinde bulunduğu mezhebin hükmüdür. Çünkü, mukallidler, nass’tan hüküm çıkaramaz. Bundan dolayı, bir mezhebin bir hükmü, nass’a uymuyor gibi görünse dahi, yine o mezhebe uymak lâzımdır. Zira nass, ictihad isteyebilir, te’vili gerekebilir, neshedilmiş olabilir. Bunu ise ancak müctehid anlar. (15)
(11) İbn-i Abidin. (12) Bahr-i Raık. (13) Fethu’l-Kadir. (14) Nihaye. (15) Berika.
“Hakaayık-ı Ezkar-i Mevlâna” adındaki eserde şunları okuyoruz:
“Dört hak mezhep imamı” dört halifenin (r.a) sırrı üzerine gelmiştir ki, her birinin zatında ilâhi vasıflardan bir vasıf galiptir ve kıyamet gününe kadar Hanefi mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı İmamı Azam, Şafiî mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı İmam Şafiî, Maliki mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı İmam Malik, Hanbeli mezhebi üzerine gelen velilerin başkanı da İmam Ahmed’dir. Bunların herbirinin mezhebi üzerine büyük velilerden nice kâmiller ve din âlimi kimseler gelmiştir.
Mezheplerden bir mezhebi taklid etmek vaciptir. Zira mezhep sahibi ulu’l-emirdendir, ulu’l-emre itaat ise vaciptir. Cahil ve ictihad kudretinden mahrum bir mü’mine belli bir hak mezhebi seçmek vaciptir. Bu hususta ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleri şöyledir:
“Esahh olan, cahil ve ictihad mertebesine ulaşamamış kimselere, müctehidlerin mezheplerinden belli bir mezhebi seçmek vacip olur. Seçtiği mezhep aslında tercih edilir olmasa bile, onun diğer mezheplerden daha üstün veya onlara müsavi olduğuna inanacak, onu böyle kabul etmiş ve seçmiş olacaktır.” [Cem’ul-Cevami Şerhi ve Haşiyesi Ayat-ı Beyyinat.c.4 ,sayfa:279)
Dört hak mezhep imam ve fıkıhçılarının kitap ve görüşlerinden halka va zamana uygun olanları seçilip alınmak suretiyle yazılacak kitaptaki hükümler, bâtıl hükümler olur. Çünkü öyle mezheplerden halkın istediklerini bir araya toplamak suretiyle yazılacak hükümlerin yani telfikin bâtıl olduğunu âlimler açıkça bildirmişlerdir. Meselâ: Hanefi mezhebi fıkıhçılarının bu hususta sözleri şöyledir:
“Mezheplerden toplamakla verilen hüküm ittifakla bâtıldır. Meselâ: Abdestli olan bir kimsenin bendeninden kan aktı ve bir kadına da eli değdi, sonra da “benim abdestim var” diyerek o abdestle namaz kıldı. Şimdi bu namazın sahih olması nasıl olacak, kan akmakla abdest bozulmadığı hükmü Şafiî mezhebinden, kadına el dokunmakla abdest bozulmadığı hükmü de Hanefi mezhebinden alınıp, telfik edilmekle olacaktır ki, telfik batıldır, bu namaz da sahih değildir. (25) İşte her mezhepten halka ve zamana uygun olanları seçip almak böyledir, halkın işine gelen kolaylık da budur. Fakat caiz değildir. Hakikatte ise, o kimsenin her iki mezhebe göre abdesti yoktur. Diğer ihtilâflı meseleler de böyledir.
Şafiî mezhebi fıkıhçılarının bu mevzuudaki sözleri de şöyledir:
“Esahh olan kavilde mezheplerde kolaylık arayıp almak caiz değildir. Şöyle ki: Vukua gelen meselelerde her mezhepden ehven olanı seçip almak suretiyle amel etmek caiz olmaz…”(26)
(25)Dürrü’l-Muhtar ve Reddü’l-Muhtar, Cilt:1,Sayfa:69.
(26)Cem’u’l-Cevami’ Şerhi ve Haşiyesi Ayat-i Beyyinat. C:4,S.280.
İbni Abidin: “Ve amma, eğer bir gün bir mezhebe göre namaz kılsa, başka bir gün başka bir mezhebe göre namaz kılmak istese, bundan men olunmaz.” Yani caiz olur demektir. Zira biz, o mezhep sahibinin görüş ve ictihadına batıl demiyoruz. Fakat bir namaz veya bir abdest ve emsali bir ibadet, tamamen bir mezhebe göre olacaktır. İşte İmam Ebu Yusuf Hazretlerinin ve emsalinin yaptıkları budur. Yoksa, her mezhepden halka ve zamana uygun olanları seçip alarak birleştirmek suretiyle bir ibadetin yarısının bir mezhebe, diğer yarısının da başka bir mezhebe göre olması caiz olmaz. Bu, bütün mezheplere göre batıldır. (Reddü’l-Muhtar. C.1 S:69)
Enver Baytan Hocamızın dikkat çektiği önemli bir husus da şöyle: “Bazıları menkûl malın vakfedilmesine dair İmam Muhammed’in sözlerinden birer kısmının alınmasıyla verilen bir hükmü nakletmişler ve bunu Hanefilerde telfik olduğuna misâl göstermişlerdir. Fakat göstermiş oldukları misâl telfik olmadığı gibi, birbirine zıt iki hükmün bir meselede toplanması, telfikin caiz olacağına da delâlet teşkil etmez. Çünkü, bir müslüman kendi mezhebinin müctehid imamlarından hangisinin sözü ile amel etse mesul olmaz ve o mezhepten ayrılmış olmaz. Meselâ, Hanefi mezhebinden olan bir müslüman bazı meselede Ebu Hanife’nin, bazı meselerde Ebu Yusuf’un, diğer bazı meselelerde İmam Muhammed veya İmam Züfer’in sözleriyle amel edebilir. Bazı meselelerde de bunlardan ikisinin veya üçünün sözlerinden toplanıp çıkarılan bir hüküm ile amel edilebilir…Hatta bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebin imamlarından birisinin sözünü tercih etmek dahi caiz olur. Meselâ, Hanefi mezhebinden olan bir müslüman, abdestli iken kadına eli dokununca, Şafiî mezhebinde abdestim bozuldu diyerek, tekrar abdest alırsa iyi olur. Zira böyle yapmak ihtiyat ve takvâlılıktır. Fakat buna telfik denilemez. Telfik; ayrı ayrı mezheplerce bir mesele hakkında verilmiş, birbirine zıt hükümleri bir araya getirmektir.”
Lûgat mânâsı olarak Telfik; iki parçayı birbirine ilâve ederek dikmek, biraraya getirmek, birleştirmektir. Fıkıhtaki hususi mânâsı da, çeşitli mezheplerden olur-olmaz, rastgele, işine gelir bir şekilde fetvalar alarak, güya bu fetvaları biraraya toplamaktır. Enver Baytan Hocamız burada konunun akışı içerisinde “telfik”in, -hani kurbağa diliyle derler ya-, “bir başka boyutu”na dikkat çekiyor. Yukarıda verilen misâller çerçevesinde bugün “telfikçiler”in yapmak istedikleri şey, en masum ifadeyle, “işin ucuzuna kaçmak”tır. Aslında telfikçilerin asıl gayesi, “fesat ateşi yakmak”tan başka bir şey değildir. Yoksa, “ölçüler yerli yerinde duruyor. Ya ona bakan göz nerede? İşte asıl mesele.. Bu meseleye bir misâl de özetle şöyle: Hanefi mezhebine göre Cuma Namazı’nın şartlarından bir tanesi Devlet Başkanı’nın kıldırması veya tarafından atanan imamlar tarafından kıldırılmasıdır…Şafiî mezhebine göre ise bir beldede akıl-baliğ, hür, kırk müslümanın bulunması ve içlerinden bir tanesinin imam atanarak Cuma Namazını kıldırması caizdir…Bu meselede Necib Fazıl özetle şöyle der: “İçinde bulunduğumuz şartlara binaen bir Hanefi, Şafiî mezhebini taklit ederek Cuma namazı kılabilir, sahih olur.” Anlayacağımız, hak bir mezhebe ittiba-intisap etmiş bir müslüman, kendi mezhebinde caiz veya sahih olmayan bir şeyden uzak durmakla kınanmayacağı gibi, diğer hak mezhebin hükmü çerçevesinde yapmasından men de edilmez. Bu da yine “telfik” değil de “ihtiyat ve takvâ” olur. Meselenin en nihayetinde ise, hak bir mezhebe ittiba-intiba etmiş bir müslüman, hiçbir çıkış yolu kalmamış ve hayat-memat meselesi olan bir meselede, “birbirine zıt hüküm” olmasına rağmen, kendi mezhebi haricinde bir başka hak mezhebin hükmüyle amel edebilir fakat, bu amel de azimet veya ruhsat üstünkörü, gelişigüzel değil, yine belli ölçüler çerçevesinde cereyan eder. Bu hüküm de özetle, Necib Fazıl tarafından böyle nakledilmiştir… İmam Şafiî veya İmam Hanbeli’nin bazen Ebu Hanife’nin, bazen İmam Malik’in veya Ebu Yusuf’un ictihadlarıyla amel etmelerine gelince, onlar, şimdi bazıları gibi, “naylon veya maskara” değil, ictihadlarıyla amel ettikleri İmamların malik oldukları şartları tamamen üzerlerinde bulunduran mutlak müctehidlerdir.
Bütün bunlar bir tarafa Hüseyin Avni Kansızoğlu Hocamız, bu mesele ve telfikçiler hakkında şöyle bir tesbitte bulunur: “Niçin telfik? “Mezhebi farklılığın veya ayrı ayrı mezheplerde olmanın zararı var.” onun için mi? Hayır, bu bir vehim, vesvese ve iftiradan ibarettir. Böyle bir yolu tervic ve teşvik edenler, bütün mezhepleri ortadan kaldıramayacaklarına göre, fazla gördükleri mezheplere bir yenisini daha ilâve etmekle, basiretsizlik ve samimiyetsizliklerini ispat etmiş olmuyorlar mı? İşin ilimle bağdaşır olmaması bir yana tabiî… Asırlardır bu mezhepler vakıasının bulunması, müctehid ve muhaddislerin onlara göre amel etmesi, ümmetin bu hususda icmaının olduğuna delil değil midir? İcmaa muhalefet, en hafifinden sapıklıktır. […] Şu anda ümmetin asıl meselesi, fıkhı geçerli kılıp-kılamamadır. Şu mezhebi değil..Veya şu mezhepten bunu, bu mezhepten şunu şeçerek türlü yapıp, bolkepçe dağıtma işgüzarlığı değil… Mezheplerin birleştirilmesi tartışmaları ile ümmetin meşgûl edilmesiyle, ümmetin şer güçlerce parçalanması hesaplarının aynı zamana rastlaması, cidden çok düşündürücüdür. Ümmetin malûm manzarası hengamesinde telfik ve benzeri mevzuların, -bilerek veya bilmeyerek- “uyutma” hususiyeti taşıdığı kanaatindeyim. Bilmeliyiz ki uyutmanın en müessiri İslâm ile uyutmadır. Sair uyuştucuların yanında uyutucu olarak İslâm’ın kullanılması çok tehlikelidir. “İslâm’ın afyon olduğu” saçmasıyla bu söylediğimizi karıştıracaklara bir şey demiyorum; değmez. […] “İş, ehlinden başkasına verildiğinde artık kıyametin kopmasını bekleyin.” (Buhari, Ebu Hureyre’den. Et-Teysir. 1/33) hadis-i şerifi, (sarahat ve delâleti bir yana) meseleler ve ilmi mevzular, ehil olmayan kimselerin elinde cidâl ve münakaşa malzemesi olduğunda, artık fikrî ve ilmî kıyametin kopacağına işaret ediyor.
Ümmetin bunca muhaddisleri, bunca büyük müfessirleri, bunca muktedir fakihleri (ezberinde otuz ciltlik bir fıkıh kitabı yazdırabilecek kadar) mezhepleri kabûl edebilmiş de biz edemiyoruz öyle mi? Kaç hadisi senetleriyle biliyoruz? Yedi günde Kur’an’ı ezberleyen İmam Muhammed’in yanında konuşursak, bizim için insaflı bir kişinin dudaklarından duyulan şu hadis olabilir: “Utanmıyorsan dilediğini yap!”
Baştan sona okuyalım desek, belki de ömrümüz boyunca sadece Suyûtî’nin, Tahâvî’nin, Sehâvî’nin, Aynî’nin, Zehebî’nin, Subkî’nin eserlerini okuyamayız. Mevlâ -kendisi daha iyi bilir ya- onları bu ümmetin helak olmaması için hususi gönderdi. Karınca cüssemizle içine düştüğümüz bardağın suyunu okyanus zannetmekte belki mazur kabûl edilebiliriz. Lâkin hakiki okyanusları inkâr etmekle ve mukayeseye gitmekle büyümek şöyle dursun, ancak küçülürüz. Haddimizi bilip, boyumuzdan büyük meselelere girmememiz herhalde hakkımızda en hayırlı olanıdır.”
Mezhep nedir? Hak olan bir mezhebe ittiba-intisap veya taklit etmenin zarureti ve telfikçilerin sallama ve sapıklığını, ehil olanlardan mümkün mertebe doğrudan kısaca naklettiğimiz gibi, bazen de özetle ve yorumlarımızla meseleler hakkında kanaatlerimizi belirttik. Bundan sonra güzide “Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaat” mezhebi mensuplarının bazı hususiyetlerini, Mutlak Müctehid İmamların herhangi birisinin mezhebine tâbiî olmanın zaruretini-vacibiyetini yine ehil olanlardan nakletmeye gayret göstereceğiz. Ki, müslümanların, “naylon veya maskaralara” itibar etmemesi gerektiğinin altını bir kez daha çizmiş olalım. Bu arada şunu da belirtelim ki, “Meseleler hakkında fikir ve kanaat belirtilirken, lâfız ve tâbirler, maksat ve mânâları ortadan kaldırmaz.” Bu ölçünün dahi bazı istisnaları, kaideleri bozabilir. Bunu bir hatırlatma olarak kabûl edin. Meselâ adam, İlletli-yeni damar gibi, “Allah demek illa ki anlam demektir!” veya, Ateist Apo gibi, “Bilim, (demek) en Büyük Allah demektir!” derse, maksat, başka istikametlere yönelir, mânâ tamamen değişir. Bir taraftan büyük bir cinayet, diğer taraftan ise küfrü ekber; en büyük küfür olur..
Furkan Dergisi, s.26