23- (Rabbi de ona şöyle demişti) "Geceleyin kullarımı yola çıkar. Sîz mutlaka (Firavun ve askerleri tarafından) takip edileceksiniz.
Musa´nın duası üzerine, rabbi ona şu cevabı vermiştir: "Mademki durum öyle, o hakle sen, sana iman eden İsrailoğullanm, geceleyin yola çıkar, şüphesiz ki sizler, Firavun ve onun kavmi olan Kiptiler tarafından takibedileceksiniz. [30]
24- (Asanı vurarak açtığın) denizi o sakin halinde bırak. Çünkü on*lar boğulmaya mahkum bir ordudur."
Ey Musa, sen ve sana tabi olanlar, sizin için yanlan denizden geçtikten sonra, sen o denizi yarılmış halinde bırak. Firavunun, yarılan o denizden geçip sana kavuşacağından korkarak, denizin tekrar kapanmasını isteme. Zira, Firavun ve kavmi, yarılan denizin içine dalınca deniz, onların üzerine kapanacak ve on*ları boğacaktır.
Musa (a.s.) kavmi ile birlikte denizden geçince kendisi ile Firavun arasın*da bir engel meydana getinnesi için,asâsıyla denize vurup onun kapanmasını is*temiş fakat Allah teala ona bunu yapmamasını emretmiş ve denizin aynen kal*masını istemiştir. Zira Firavun ve orduları o yanlan denize girdikten sonra deniz üzerlerine kapanarak boğulacaklardır. Ve durum böyle olmuş Firavun ve ordusu boğularak helak olmuştur. [31]
25-27- Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel makamlar ve zevk ve sefa ile içinde yaşadıkları nimetler bıraktılar. [32]
28- Böylece biz, (onlara verdiğimiz) bu nimetleri başka bir kavme miras bıraktık.
Firavun ve onun kavmi Kiptiler, Aliahın, kendilerini denizde boğarak he*lak etmesinden sonra geride nice bağlar bahçeler, onlann içinden akan pınarlar, ekinler, şerefli makamlar ve içinde zevkle yaşadıkları nimetleri bıraktılar.
Firavun topluluğunun geriye bıraktıkları makamların, "Şerefli makam*lar" olarak zikredilmelerinin sebebi, bu makamların, kral ve idarecilerin otur*dukları yüksek makamlar ve güzel yerler olmasındandır.
Allah teala, Firavun ve kavmini helak ettikten sonra onlann geride bırak*tığı mal ve makamlara İsrailoğullannı mirasçı kılmıştır. Bu husus başka âyetlerde açıkça zikredilmiştir. "Hor görülen o kavmi de, mübarek kıldığımız yerin doğularına ve batılarına vârisler yaptık. Böylece sabretmelerinden dolayı, rabbinin, İsrailoğullarına olan o pek güzel vaadi yerine geldi. Firavun ve kavmi*nin yapmakta oldukları ve yükselttikleri şeyleri de yerle bir ettik." [33]"İşte böyle yaptık. Onlara, İsrailoğullanm mirasçı kıldık. [34]
29- Onlar için ne gök ağladı, ne de yer. Onlara mühlet de verilmedi.
Allahın, denizde boğmuş olduğu Firavun ve kavmi için ne gök ağladı ne de yer. Onlann cezalandırılması ertelenmedi de.
Âyet-i kerimede "Göklerin ve yerin ağlaması" bahse konu edilmektedir. Müfessirler, müminler ölünce göklerin ve yerin ağladığını, kâfirler öldüğünde ise böyle bir şeyin olmadığını zikretmişlerdir.
Said b. Cübeyr diyor ki: "Bir adam Abdullah b. Abbas´a geldi ve ona "Ey İbn-i Abbas, Allah tealanın "Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Onlara mühlet de verilmedi." kelamı için ne dersin? Gökler ve yer bir kimse için ağlar mı?1 Abdullah b. Abbas şöyle dedi: "Evet, hiçbir yaratık yoktur ki onun gökte bir ka*pısı bulunmuş olmasın. Kişinin nzkı o kapıdan iner ve ameli o kapıdan yukarı çıkar. Mümin kul ölünce, amelinin yukan çıktığı ve nzkının aşağ nndığı, gökte*ki o kapı kapanır. Bundan dolayı gök onun için ağlar. Yeryüzünde namaz kılmış olduğu ve üzerinde Allahı zikrettiği yerini kaybedince de yeryüzü onun ıçm ağ*lar Firavun kavminin ise ne yeryüzünde faydalı bir eseri vardı ne de göklere yüksekelecek salih bir amelleri. Bu sebeple gökler ve yer onlann üzerine ağlamadı.
Enes b. Mâlik diyor ki:
"Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her müminin iki kapısı vardır. Birin*den ameli yukan çıkar, diğerinden nzkı aşağı iner. Mümin öldüğü zaman bu iki kapı onun için ağlar. Allah tealanın şu kelamı buna işaret etmektedir. "Onlar için (kâfirler için) ne gök ağladı ne de yer. Onlara mühlet de verilmedi.
Abdullah b. Abbas, Mücahid, Said b. Cübeyr ve benzeri âlimlerden bu ağlamanın kırk gün devam ettiği rivayet edilmektedir. [35]
30-31- Şüphesiz biz, İsrailoğullarım o alçaltıcı azaptan, Firavundan kurtardık. Şüphesiz Firavun, haddi aşan azgınlardan biriydi.
Ayet-i kerimede zikredilen "Alçaltıcı azap"tan maksat Firavunun, İsrai-loğullarmın erkek çocuklarını öldürüp kadınlarını sağ bırakmasıdır. Kur´an-ı Kerimin çeşitli yerlerinde bu husus zikredilmiştir. [36]
32- Gerçekten biz, İsrailoğullarını, bilerek âlemlere üstün kıldık.
Şüphesiz ki biz, İsrailoğullarını, bilerek, zamanlarındaki insanların hep*sinden üstün kıldık.
Ayet-i kerimede, İsrailoğullarının iman ettikleri dönemlerde, iman et*meleri sebebiyle, zamanlarında yaşayan bütün insanlardan üstün kılındıkları zikredilmiştir. Onların bu üstünlüğü, iman etmeleriyle kaimdir. İmandan ayrı*lanların, derece bakımından hayvanlardan bile aşağı olduktan, diğer bir âyette beyan edilmekte ve şöyle buyurulmaktadır: "Yemin olsun ki biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır ama onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır ama onlarla hakkı görmezler. Kulak*ları vardır ama onunla hakkı işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir. [37]
33- Onlara, içinde kendilerine apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.
İsraiIoğullarına verildiği beyan edilen bu mucizelerden maksat, Allahın, onları düşmanlarından kurtamıası, üzerlerini bulutlarla gölgelendirmesi, gökten kudret helvası ve bıldırcın eti indirmesi gibi çeşitli nimetler ile, bolluk ve bere*ketlerdir. İsraiioğulları bunlarla imtihan edilmişlerdir, [38]
34-36- Doğrusu şu kâfirler şöyle derler: "Dünyadaki ilk ölümümüz*den başka bir şey yoktur. Biz, tekrar dirilecek de değiliz. Sözünüzde sami*mi iseniz, atalarımızı diriltip getirin."
Ey Muhammed, kavminin müşrikleri,öldükten sonra dirilip hesaba çekil*meyi inkar ederek şöyle derler: "Bizim için ilk ölümümüzden başka bir şey yok*tur. Bizler öldükten sonra artık diriltilecek değiliz. Eğer sizler, Allahın, bizi öl*dükten sonra diriltip hesaba çekeceği sözünüzde doğru iseniz, bizden önce öl*müş olan atalarımızı getirin. Onlara, böyle bir şeyin olup olmadığını soralım da ona göre size inanalım."
Müşriklerbu sözleriyle, meseleyi saptırmak istemişlerdi. Zira, öldükten sonra dirilmek, kıyamet koptuktan sonra gerçekleşecektir. Dünya hayatı devam ederken, atalarının diriltilmesini istemeleri, onların, meseleyi saptınnak isteyiş-lerindendir. [39]
37- Bunlar mı daha üstün yoksa Tubba kavmi ve ondan öncekiler mi? Biz onları helak ettik. Çünkü onlar suç işlemiş kimselerdi.
Ey Muhammed, kavminin bu müşrikleri mi güç ve kuvvet bakımından daha üstündür yoksa Tubba kavmi ve onlardan önce gelip geçen ümmetler mi? Biz onlan helak ettik. Çünkü onlar suç işlemiş kimselerdi..
Âyet-i kerimede "Tubba kavmi" zikredilmektedir. Bu kavmin, Yemen´de yaşayan "Sebe"´ kavmi olduğu ve kendilerine "Himyeriler" de dendiği rivayet edilmektedir.
"Tubba" ise Himyer krallarına verilen bir isimdir. Âyette zikredilen bu "Tubba"nm kişiliği ve iktidarı hakkınnda çeşitli kıssalar zikredilmiştir. Ancak Hz. Aişe (r.anh.) ve Katade´nin, bu şahsın salih bir kimse olduğunu söyledikleri rivayet edilmektedir.
Seni b. Sa´d, Rasulullahın, bu Tubba hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Tubba´a sövmeyin. Çünkü o müsliiman olmuştu." [40]
38- Biz, gökleri, yeri ve aralarındakileri cğlcnicilcr olarak yaratma*dık. [41]
39- Biz onları ancak (bir hikmete bağlı olarak) yerli yerince yarattık. Fakat çokları bunu bilmezler. [42]
Allah teala bu âyetlerle, öldükten sonra dirilmenin mutlaka meydana ge*leceğini beyan etmektedir. Allah teala, yaratıkları emir ve yasaklarla imtihana tabi tutmadan, boşu boşuna yaratmadığını, bilakis onları emir ve yasaklarla im*tihan ettiğini, itaat edenleri mükafaatlandınp, karşı gelenleri de cezalandırdığını bildirmektedir. Fakat Allaha ortak koşanların çoğu, yaratılışın sır ve hikmetleri*ni bilmezler. Hayatı, sadece bu dünya hayatından ibaret sanırlar. [43]
40- Şüphesiz ki (hak ile batılı) ayırdctme günü, hepsinin bir araya geleceği gündür.
Şüphesiz ki Allanın, yaratıkları arasında, dünyada iken işlemiş oldukları ameller hakkında vereceği kesin hüküm günü, bütün insanların bir araya getiri*leceği gündür. [44]
41- O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar yardım da görmeyeceklerdir.
O gün, Allahın vereceği ceza karşısında, dostun dosta hiçbir faydası do*kunmayacak, onlar birbirlerine yardım da edemeyeceklerdir. [45]
42- Ancak Allanın rahmet ettiği kimse bunun dışındadır. Şüphesiz Allah, herşeye galiptir, merhametlidir.
Kıyamet gününde, dostun dosta faydası dokunmayacak, ancak Allahın merhamet ettiği kimseler bunun dışında kalacaktır. Onlar, Allahın izniyle birbir*lerine, yani dostlarına şefaatçi olacaklardır. Şüphesiz ki Allah, düşmanlarından intikam alma hususunda herşeye galiptir, kendisine itaat edenlere ise merhamet*lidir. [46]
43-44- Şüphesiz zakkum ağacı, günahkarların, cehennemdeki yiye*cekleridir. [47]
45-46- Zakkum ağacı erimiş maden gibidir. İnsanların karnında tıp*kı sıcak suyun kaynaması gibi kaynar.
Zakkum ağacı, cehennemin içinde biten ve dalları adeta şeytanın başına benzeyen bir ağaçtır. Onun meyveleri, dünyada iken, inkar suçunu işleyenlerin, cehennemdeki yemeğidir. Zakkum ağacı adeta erimiş bir maden ve tortuiaşmiş sıvı yağa benzer. Fakat o, hdehşetli bir şekilde kaynadığından, cehennemliklerin kamında sıcak sular gibi kaynayacaktır.
Ebu Said el-Hudrî´nin rivayetine göre Resulullah (s.a.v.) "Zakkum ağa*cı, erimiş maden gibidir." âyeti hakkında (âyette geçen zakkum hakkında) şöyle . buyurmuştur:
"O, zeytin yağının tortusu gibidir. Onu içen kişi onu yüzüne yaklaştırdı*ğında yüzünün derisi kopup onun içine düşecektir." [48]
47-48- (O gün, cehennem zebanilerine şöyle denecektir) "Bu günah*karı tutup cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra da başının üstüne, aza*bını artırmak için kaynar su dökün."
Kıyamet günü, cehennemi hak eden günahkarlar için, meleklere şöyle dencektir: "Siz bu günahkarı yakalayın. Onu çekip sürükleyerek cehennemin or*tasına atın. Sonra kaynar sulardan onun başına dökün. Böylece azabı daha fazla artmış olsun.
Allah teala, diğer bir âyet-i kerimede, cehennemliklerin üzerine dökülen bu kaynar suyu şöyle vasıflandırmaktadır: "İşte bunlar, rableri hakkında müna*kaşa eden (mümin ve kâfir) iki hasımdır. İnkar edenlere ateşten elbiseler biçilir, başlarının üstünden kaynar sular dökülür." "Onunla kannlanndakiler ve derileri eritilir." "Ayrıca onlar için, demirden topuzlar vardır." "Onlar, içine düştükleri sıkıntıdan dolayı ne zaman cehennemden çıkmak isteseler, her defasında olduk*ları yere döndürülürler. Onlara "yakıcı azabı tadın" denilir. [49]
49-50- O günahkâra da şöyle denecektir: "Azabı tat bakalım. Çünkü sen dünyada, çok kuvvetli ve üstün bir kimseydin. İşte bu, dünyada o şüp*he ettiğiniz azaptır."
Kıyamet gününde, o cehennemlik günahkâra şöyle denecektir; "Bugün görmüş olduğun azabı tat. Zira sen, kavmin içinde şerefli ve üstün bir kimse ol*duğunu sanıyordun. Dünyada iken, varlığından şüphe ettiğiniz ve hakkında tar*tışmaya girdiğiniz azap işte budur."
Katade, bu âyetin, Ebu Cehil hakkında indiğini söylemiştir. Resululla-hin, Ebu Cehil ile karşılaşıp ona "Belaya uğrayasın belaya. Sonra kahrolasın, kahrolasın." [50]âyetlerini okuyunca Ebu Cehil: "Mekke´nin dağları arasında benden güçlü kuvvetli ve şerefli kimse yoktur." demiş ve bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. [51]
51-52- Şüphesiz, takva sahipleri (her türlü korkudan) emin bir yer*dedirler. Cennetlerde ve pınar başlanndadırlar. [52]
53- İnce ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyip karşılıklı oturur*lar. [53]
54- İşte bu böyledir. Ayrca biz onları, iri gözlü hurilerle de evlendiri*riz. [54]
55- Onlar orada emniyet içinde her çeşit meyveyi isterler. [55]
56-57- Onlar orada, (dünyadaki) ilk ölümlerinden başka bir ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından da korumuştur. Bunlar, rab-binin bir lütfudur. İşte kurtuluş da budur.
Şüphesiz ki dünyada iken,Allahm emirlerini tutup yasaklarından kaçına*rak ondan korkanlar, âhirette güven içinde bulunacaktan bir makamda olacak*lardır. Onlar o makamlarda, dünyada iken korkulan belalar, hastalıklar, yorgun*luklar ve üzüntülerden emin olacaklardır. O makamlar da cennetler ve pınar başlan olacaktır. Onlar o cennette ince ve kalın ipekten elbiseler giyeceklerdir. Ve karşılıklı olarak oturacaklardır. Aynca biz onları, iri gözlü ve beyaz tenli hu*rilerle evlendireceğiz.Takva sahipleri, cennette arzuladıklan her türlü meyveler isteyecekler ve bu meyvelerden güven içinde olacaklardır. O meyvelerin kesile*ceğinden, tükeneceğinden ve kendilerine herhangi bir zarar vereceğinden kork*mayacaklardır. Dünya nimetleri ise bunların aksinedir. Takva sahipleri cennette, dünyada iken birinci ölümlerinden başka bir daha ölüm tatmayacaklardtr. Rab-leri onları, katından bir lütuf olarak, yanıp tutuşan cehennem azabından koruyaçaktır. Onların, dünyada iken işledikleri günahlardan dolayı, kendilerini ceza-landırmayacaktır. İşte âhirette takva sahiplerineverdiğimiz bu nimetler, büyük kurtuluşun ta kendisidir.
Allah teala, burada, elli altıncı ayette cennetliklerin, ölümü bir daha tat*mayacaklarını beyan etmektedir. Bu hususta peygamber efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Ölüm, kıyamet gününde beyaz bir koç şeklinde getirilecek ve o zaman bir çağıncı "Ey cennetlikler" diye seslenecek, cennetlikler başlannı uzatıp baka*caklar, çağına onlara: "Siz bunu tanıyor musunuz?" diyecek. Onalrın hepsi de onu daha önce gördükleri için "Evet tanıyoruz. Bu ölümdür." diyeceklerdir. Sonra çağıncı» cehennemliklere: "Ey cehennemlikler", diye seslenecek onlar da başlarını uzatıp bakacaklar, çağıncı onlara, "Sizler bunu tanıyor musunuz?" di*yecek onlar da daha önce onu gördükleri için "Evet tanıyoruz, bu ölümdür." di*yeceklerdir. Sonra çağıncı "Ey cennetlikler, arük ebedilik var. Size ölüm yok. Ey cennetlikler artık ebedilik var. Size de ölüm yok." diyecektir. [56]
58- Ey Muhammcd, öğüt alsınlar diye biz, Kur´anı senin dilinle indi*rerek kolaylaştırdık. [57]
59- Sen bekle. Onlar da bekliyorlar.
Ey Muhammed, seni kendilerine peygamber olarak gönderdiğimiz bu müşrikler, Kur´anı düşünüp ondan öğüt alsınlar ve hakka boyun eğsinler diye Kur´anı sana, senin dilinle indirerek onu kolay bir kitap kıldık. Ey Muhammed, sen rabbinden, bu müşriklere karşı fetih ve zafer bekle. Onlar da bu zaferin ki*me ait olacağını, dünya ve âhirette kimin sözünün haklı olduğunu bekleyip dur*sunlar. [58]