Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 41 Toplam 222 Sayfadan BirinciBirinci ... 3139404142435191141 ... SonuncuSonuncu
401 den 410´e kadar. Toplam 2216 Sayfa bulundu

Konu: GÜNLERDEN BİR GÜN KURBAĞA YARIŞI DÜZENLENMİŞ!!!

  1. #401
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 27.05.06
    Mesajlar: 77
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: osmanlımı olmalıydı

    inşaAllah kardeşim okyanusta zerre misali bilebildiğimiz kadarını,dilimizin dönebildiği kadarını inşaAllah anlatmaya çalışacağız...selametle...ALLAH'A EMANET OLUN BİZİDE O'NA EMANET EDİN İNŞAALLAH....

  2. #402
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 15.07.06
    Mesajlar: 71
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: İLİZYON RESİMLER

    allah razı olsun güzel olmuş münakaşaya gerek yok

  3. #403
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    SAVAŞ OLMASIN YADA YAŞASIN ZALİMLER

    Bir ayı aşkın süre devam eden Lübnan katliamının ardından geriye dönüp baktığımızda, kimin nerede durduğu, hangi gerekçelerle tavır belirlediğini ele veren bir ‘zihin ve vicdan testi laboratuvarı’ gibi işlev gören bir siyaset ve medya ortamıyla yüzleştik her gün. Kimin hangi gerekçelerle savaştan öte katliama alkış tutabildiğini, kimin hangi stratejik hesaplarla bu insanlık dramından çıkar hesabının yaptığına şahit olduk. Hepsinden önemlisi neocon ağzıyla bölgeyi değerlendirmek bir yana ahlak gibi evrensel ve insani bir kavramın dibe vuruşunu da gördük. İsrailli sivillerle Lübnanlıların ahlaki olarak bir tutulamayacağını söyleyen, bir vicdanın iflasına buradan alkış tutanlara…

    Açık biçimde katliam alkışçılığı yapanların bu çabalarını rasyonelleştirme adına sergiledikleri zavallılık üzerinde durulmayacak kadar ciddiyetten uzak.. “Sahibinin sesi” türünden Amerika’dan çok Amerikan çıkarlarını açık biçimde savunurken stratejik analiz adına düştükleri zavallılık en küçük zeka kırıntısı sahiplerini bile hazmedemeyeceği düzeyde gezindi…

    Daha Lübnan’da yaşanan çatışma görüntülü katliamdan kendi siyasal ve sosyal konumları adına endişeye düşerek iç politikaya yönelik ideolojik ihtar anlamı çıkaran türün yeryüzünde başkaca türdeşinin kaldığını sanmıyorum. İnce İngiliz siyasetinin ürettiği “yeni terör dalgası” kampanyasına karşı en azından aklı başında herkes kuşku ile karşıladı. Ortada olmayan bir suç üzerinden en azından kitlelerin derin bir korku psikolojisine sokulmak istenmesine itiraz etmesini bildi İngilizler..

    Ama bizdekiler ‘daha derin ve bize özgü bir korku’nun peşindeydi. Türkiye’nin kendine özgü şartları gibi korku siyaseti de kendine özgü ortaya çıktı. Mesela durumdan vazife çıkarmak isteyenler ne ölen masumların hayatıyla ne de bir ülkenin hayasız bir saldırıyla yerle bir edilmesiyle ilgiliydi. Ne suçlunun cezalandırılması ne de mazlumun ahına ses vermekle ilgiliydiler. “Çağdaş değerlerimizin tehdit altında olması”ndan dem vurarak esas tehlikenin bombalar altında ezilenlerden geldiğini söyleyecek kadar bize özgü bir vicdan türedi…

    Tüm bu tartışmalara taraf olanlar bir şekilde uç örmekler gibi algılanmaya müsait olsa da genel geçer söyleme ters düşmemek için geliştirilen ilginç bir dil ortaya çıktı: savaş ne kötü be birader…

    Madem savaş kötü ve insanların ölmemesi gerekiyor bundan daha insani bir dilek bundan daha insani bir siyasetten söz edilemezdi… Böylece hem bir tavır koymuş oluyor hem de riskli bir tutum takınarak birilerini karşına almamış oluyorsun. Şark kurnazlığı denilen tavrın entel kurnazlığına tercümesi bu olsa gerek.

    İnsanların ölmemesi, savaşların olmaması gibi kimsenin itiraz edemeyeceği bir noktadan hareket eden bu söylem aslında mazlumun yanında saf tutmamayı telkin etmektedir. Savaşın ve haksızlığın nedenlerini konuşmayı erteleyerek hümanizm telkini en azından zalime cesaret vermekten başka bir anlam ifade etmiyor bu ortamda. Muzlumun yanında saf tutmaktan kaçınanların “insanlar ölmesin” retoriği aynı zamanda yeni katliamlara yeşil ışık yakmaktan başka bir işlev görmüyor.

    İnsanları yeni bir hümanizmaya çağıran, hümanizmanın yeniden keşfini gündeme getirenlerin siyasetten soyutlanmış bir hümanizmin insanlık tarihi açısından anlamını görmezlikten gelecek kadar saf olduklarını en azından büyük bir kesim için hiç sanmıyorum. Batı düşüncesinde hümanizmanın yeniden keşfi adına yeniden ortaçağa dönüş akımını bombaların altında ölenlere sessiz kalmamak adına gündeme sürülmesinin iyi niyetli yığınlar dışında siyaset erbabı açısından anlamı üstüne düşünülmeli. Kaldı ki, hümanizmi keşfeden Batının bu keşfinden sonra dünya çapında kaç katliama tanık olduğu, kitlesel savaşların bizzat müsebbibi olması gibi tarihi tecrübeyi sorgulamaktan kaçınmak ne kadar mümkün?

    Beyrut’ta ölen çocukların hesabını sormaktan kaçınmak adına “insanlar ölmesin, savaşlar olmasın” demenin pratikteki karşılığı, gücü olanın istediği cinayeti tekrar işlesin demektir. Türkiye’de İsrail’i suçlamaktan kaçınmanın yolu “savaş ne kötü” söylemine sığınmaya dönüştü. Adaletten kaçınan bir dünya sisteminin güç sayesinde her şeyi meşrulaştırmasının başka bir yüzü… Başka cinaletler işlenmemesi isteniyorsa eğer zalimin hesap ödemesini isteme cesaretini göstermek gerekir. İnsanlık gerçeği bunu gösterir.
    Yeni Şafak Gazetesi

  4. #404
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: osmanlımı olmalıydı

    Osmanlı Devleti'nin Viyana'ya kadar ilerlemesinden çok korkup başarısının sebebini aradıkları halde bulamayan Avrupa'ya, İstanbul'daki İngiliz sefiri bu durumu anlatarak büyük bir sevinçle şu mealdeki şifreli mektubu yazıyordu: "Buldum buldum!.. Osmanlılar'ın zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum. Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar seçilerek, saray mektepleri ve sonra da Enderûn Mektebi'nde değerli öğretmenler tarafından okutuluyorlar. İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli ve başarılı müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Bunların arasından da Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular ve Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları çıkıyor. Osmanlı akınlarını durdurmak için bu mektepleri ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, Müslümanları ilim ve fende geri bırakmak lâzım."

  5. #405
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: osmanlımı olmalıydı

    mustafa kardeşim kusuruma bakmazsan nevanur kardeşimin sorduğu bir soru vardı ben onunla ilgili bir araştırma yaptım ve yazmaya çalışıyorum inş faydalı olur ve sizin görüşlerinizde önemli benim için dua ile...Her Türk genci "Araplar'ın I. Dünya Savaşı'nda bize ihanet ettiğini" öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı'nda Mekke Şerifi Hüseyin'in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı'ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin'in "Araplar"ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, "Arapların ihaneti" söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:

    "Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in Hicaz'da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916'da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun 'askeri açıdan' tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği 'bağımsızlık vaadi' ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin'in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani 'asıl cephenin gerisi'nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.
    'Asıl cephe', önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi'nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin'de kurulmuştur. Filistin'de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da Türk kuvvetlerini 'arkadan vuran' herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul'a yani Türkiye'ye sadık kalmıştır... Arabistan Yarımadası'nın Hicaz bölümünden Akabe'ye kadar olan 'cephe gerisi' dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur."(1)


    Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:

    "O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı'nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. [Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden] Faysal'ın Arabistan'daki taraftarları, bir istisnaydı."
    Araplar'ın topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun'un ifadesiyle, "I. Dünya Savaşı'nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir." (2)


    Arap Milliyetçiliğinin Öncüsü Hıristiyan Araplardı

    Üstteki hakikati teslim etmekle birlikte, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı'da Türk milliyetçiliğinden daha önce geliştiğini belirtmek gerekir. Arap milliyetçiliği, 1860'larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı İmparatorluğu'na ve yönetimindeki "Türklere" karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun Hıristiyan oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken "Arapların İslam öncesi tarihlerine" ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu.

    Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı'ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye'deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı'ya ve Hilafet'e bağlılık duygusu vardı. (3) Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar "ayrılıkçı" olmadığına dikkat çekerek şöyle demektedir:

    “Görülüyor ki Arapların 'milli' hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı.(4)

    Abdülhamid'in Bilgeliği

    İngiliz tarihçi Peter Mansfield'e göre, Osmanlı'daki Arap milliyetçiliğinin sınırlı kalmasının iki nedeni vardı: "Birincisi, bu Avrupa kökenli milliyetçilik fikirlerinin bu yerlere (henüz) işlememiş olması; ikincisi de, Sultan II. Abdülhamid'in İmparatorluğun elinde kalanını bir arada tutmak için uyguladığı başarılı ve kurnazca yöntemlerdi."(5)

    Tarihçi Zekeriya Kurşun da "Abdülhamid'in saltanatı boyunca Arap milliyetçiliğinin... önceki hızını kaybettiğine" dikkat çeker ve "Abdülhamid, Arap milliyetçiliğinin harekete geçmesini geciktirmiştir" yorumunu yapar.(6)

    Sultan Abdülhamid'in politikasının temeli, 19. yüzyılda hâlâ devam eden dini bağlılık ve geleneksel siyasi sadakat faktörünü canlandırarak Osmanlı devletini ve ülke bütünlüğünü kurtarmaktı. Kürtler arasında kurulan Hamidiye Alayları bu büyük siyasetin uygulamalarından biriydi. Sultan, alaylar yoluyla "Kürtlerin babası" olarak anıldığı gibi, Arapların da hamisi oldu. Abdülhamid, uyruğundaki Arapların kalbini kazanmak için Arap ülkelerindeki dinsel kuruluşlara, tarihi camilerin onarım ve süsleme işlerine önemli bir fon ayırmış... çevresindeki danışmanları arasında Arap düşünürlerine her zaman iyi davranmış, değer vermişti. Bedevi Şeyhlerinin çocuklarını eğitmek için özel okullar açmış, bu yolla onlara Osmanlılık bilinci aşılamıştı. Bu politikanın siyasi meyvelerini de almıştı. Örneğin Peter Mansfield'a göre:

    "1904'te Osmanlı Padişahı Sina üzerinde hak iddia ettiğinde, Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil, İslamcılık ruhu içinde, onun yanında ve Mısır'ın çıkarlarını savunan Lord Cromer'in karşısında yer almıştır." (7)
    Kurtuluş Savaşı'nda da ne kitlesel bir "Arap ihaneti" ne de "Kürt ihaneti" yaşandı. Aksine Kürtler, Kurtuluş Savaşı'nı canla başla desteklediler. Mustafa Kemal Paşa, "Müslüman kardeşliği" temasına dayalı propagandasıyla onları kazandı.

    Murat Bardakçı'nın sözünü ettiği Şeyh Said isyanı ise, ancak Kurtuluş Savaşı'nın bitmesi ve "Müslüman kardeşliği" temasının hızla yok olup, yerine "herkes Türk'tür" anlayışının belirmeye başlamasından sonra patlak verdi...

    Kısacası yakın tarihimiz, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" anlayışını doğrulayacak şekilde gelişmedi.



    1) Cengiz Çandar, "Sharon'cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları", Yeni Şafak, 5 Nisan 2002
    2) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, İrfan Yayınevi, İstanbul. 1992, s. 153
    3) Kemal Karpat, İslam'ın Siyasallaşması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s. 379
    4) Kemal Karpat, İslam'ın Siyasallaşması, s. 594
    5) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 30
    6) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 30
    7) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 29; Peter Mansfield, The British in Egypt, Londra, 1971, s. 164-165


    Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 12, 2005 11:41 PM


  6. #406
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 10.08.06
    Mesajlar: 97
    Teşekkür ve Beğeni

    BİR LEYLA DÜŞLEMESİ

    BİR LEYLA DÜŞLEMESİ

    Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
    Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.

    Mecnun'a özendik sevdamızı bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.
    Ferhat olup Şirin'ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
    Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla'ya, Şirin'e, Aslı'ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

    "Aşk" ile "ilgi duyma"nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin "Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!" dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.

    Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

    Sonu "kaf"la biten, "aşk"ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye "aş" (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
    Mecnun'un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla'yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla'dır buseler konduran.
    Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla’nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.

    Biz sevemedik yaratılanı Yaratan'dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
    Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva'dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

    En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, "Ben sana âşık olmuşam ey şerif!" hitabının tatlı sıcaklığı vardı. "Levlake..." hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.
    Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla'ya, son Leyla'ya, en Leyla'ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe'sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
    "Kimsin?" diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık "benim" der. Ve tekrar seslenir sevgili. "Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular." Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. "Sen'im" der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.

    Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

    Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla'sıdır yağmurun; toprağın Leyla'sı yağmur...
    Mecnun'a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...

    Gönlünü Leyla'ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla'nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

    Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.
    "Cennet gözlüm" dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...
    "Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!" deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla'nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla'yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla'dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

    Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. "Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?"
    Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla'nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla'ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla'ya uzanır.

    Osman ALAGÖZ

  7. #407
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 06.07.06
    Yer: Fatih - İstanbul
    Mesajlar: 3.580
    Teşekkür ve Beğeni

    ÖĞRENCİ SÖZLÜĞÜ

    OKUL : Öğrencinin alınına yazılan kötü kader .
    TAŞINIR MALLAR : Kalem , kitap , defter .
    TAŞINMAZ MALLAR : Kapı , pencere , tahta ve sıralar .
    DİSİPLİN : İdam masası
    ÖĞRETMEN : Okulun demişbaşı .
    ÖĞRENCİ : Okulun vazgeçilmez incisi .
    ZİL : Öğrenci kurtarıcısı .
    ARKADAŞLIK : İdeal birleşme .
    CASUS : Onur kuruluna seçilen öğrenci .
    CEZA-İ ŞART : Yıllık ödev .
    ESNAF : Kendi halinde öğrenci .
    MALİYET : Öğrenci Harçlığı .
    BÜTÇE oplanan spor , fotokopi vs paraları .
    İNEK : Gözünü dersten ayırmayan öğrenci .
    ÇALIŞKAN : Aklından zoru olan öğrenci .
    YAZILI : Bir çok hayatı alt üst eden kara yazı .
    HÜR TEŞEBBÜS : Sözlüde parmak kaldıran öğrenci .
    ŞİRKET : Sınav öncesi kurulup , sınavdan sonra dağılan ortaklık .
    ENFLASYON : Kopya değerinin yükselmesi .
    KIYMETLİ EVRAKLAR : Vazgeçilmez kopya kağıtları tabiikide .
    KOPYA : Denizdeki yılan .
    ÇEK MAFYASI : Kopya kağıtlarını bulunduran ve dağıtan BABA öğrenci .
    İHRACAT : Kopya vermek .
    İTHALAT : Kopya almak .
    ÖĞRENCİ AVCISI : Nöbetçi Öğretmen .
    KOMPLO : Beklenmedik " kazık " sorular .
    İNDİRİM : Kazık gibi soruların indirilmesi .
    SADAKA : Çalışmayan öğrenciye verilen kopya .
    CİMRİ : Arkadaşlarından bir soruyu esirgeyen öğrenciler .
    ADAK : İyi bir not alabilmek için arkadaşlara adanan çikolata .
    GAYRİ SAFİ MİLLİ HASILAT : Yıllık biriken kopya kağıtları .
    İPOTEK : Öğretmenlerin kopya kağıtlarına el koyması .
    SERBERST PİYASA EKONOMİSİ : Kopya çekilmeyen sınavlar .
    FİRAR : Dersten kaytarma .
    KAZAN : Dersi kaynatmak için gereken araç .
    ÇÖP ÇATAN : Öğrenci ile dersin arasını bulmaya çalışan öğretmen .
    PARAZİT : Başkalarının sırtından sınıf geçen öğrenciler .
    DEVÜLASYON : Öğrenci değerinin düşmesi .
    BÜTÇE AÇIĞI : Taktir veya teşekkür notlarının eksik gelmesi .
    KAR / ZARAR CETVELİ : Karne
    DİPLOMA : Öğrenciyi kovmak için verilen kağıt parçası .
    DEMOKRASİ : Şartsız kurul .
    TRAJEDİ : Beceri sınav sonuçları .
    DRAM : Beceri sınavını geçen öğrencinin hali .

    SELAMETLE

  8. #408
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.08.06
    Mesajlar: 176
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: ÖĞRENCİ SÖZLÜĞÜ

    AÇIKCASI ÇOK EYLENCELİ Bİ YAZI
    BAZEN DE TEBESSÜM ETMELİ DEGİL Mİ
    ALLAH RAZI OLSUN KARDEŞİM

  9. #409
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 19.04.06
    Mesajlar: 2.670
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: ÖĞRENCİ SÖZLÜĞÜ

    hey gidi günler hey..az yazmazdık bu sözlüğü defterlerimize..az tekralamazdık..zaman nede çabuk geçiyor..paylaşımın için çok sağol kardeşim.selametle..

  10. #410
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 06.07.06
    Yer: Fatih - İstanbul
    Mesajlar: 3.580
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: ÖĞRENCİ SÖZLÜĞÜ

    AMİN YANİ SÜREKLİ AĞLAMAK OLMUYOR AĞLADIĞIMIZ GİBİ TEBESSÜM ETMEYİ BİLMELİYİZ....

Sayfa 41 Toplam 222 Sayfadan BirinciBirinci ... 3139404142435191141 ... SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Tertip sahibi kimdir?
    Konu Sahibi _ZÜMRA_ Forum Namaz
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 14-09-2010, 00:20
  2. Mâlik bin Dinar
    Konu Sahibi _AYDIN_ Forum Dini Hikayeler
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 19-01-2010, 02:56
  3. Rabbimizin Sevdiği 10 Halimiz
    Konu Sahibi mavci Forum Allah (c.c) Hazretleri
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 11-06-2009, 16:26
  4. bir saat(lütfen okuyun)
    Konu Sahibi kbusra Forum Bize Ayıracak 5 (beş) Dakikanız var mı
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 12-02-2009, 23:26

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •