Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 189 Toplam 222 Sayfadan BirinciBirinci ... 89139179187188189190191199 ... SonuncuSonuncu
1.881 den 1.890´e kadar. Toplam 2216 Sayfa bulundu

Konu: GÜNLERDEN BİR GÜN KURBAĞA YARIŞI DÜZENLENMİŞ!!!

  1. #1881
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    Bilemezdim!




    Günlerden Cuma idi, o gün birkaç ders önemsiz olduğu için, evde yarım kalan işlerimi yapmak niyetiyle sınıftan ayrıldım.

    Okulun kapısından çıktım giderken, okul duvarında oturan bir kaç arkadaşı gördüm, selam vererek, ne yapıyorsunuz burada diye hatırlarını sordum.

    İçlerinden Yozgatlı Abdullah, bugün komünistler okulu basacaklarmış, bizler de arkadaşları toplamaya çalışıyorduk, sen nereye gidiyorsun, haberin yok mu diye sordu.

    Benim haberim yok, her zaman olduğu gibi palavradır inanmayın dedim.

    Abdullah inan ki bak gerçekten basacaklarmış, haber doğru deyince, ben inanmıyorum, işlerim yoğun olduğu için gidiyorum dedim.

    Ayağa kalkarak koluma girdiler, ısrarla omuzlarıma ellerini koydular.

    Gardaş; eğer sende gidersen, bizim yapacağımız bir şey kalmıyor, bur da kalmamız manasız, çünkü bizim güvendiğimiz insan sensin.

    Eğer sende gidersen ne diye bekleyelim, bizde çekip gidelim, yoksa sadece dayak yeriz, ama sen kalırsan okulu kurtarırız dediler bir solukta.

    Baktım ki oldukça ciddiler, yapacak bir şey kalmadı, istemediğim halde, kalmak zorunda hissettim kendimi, mademki öyle tamam kalıyorum dedim.

    O zaman burada beklemeyelim, okulun içine girelim de, etrafa bakalım dedim ve okul bahçesinde ilerleyerek idari binaya yaklaşıyorduk.

    Bir grubu okulun yan tarafında toplu halde bekliyor olarak fark ettik, baktık ki takriben, yirmi beş, otuz kişilik sol grup, tabi olarak karşılaştık, yanlarından geçerken Abdullah, karşı gruptakilere ne bakıyorsunuz lan, oros... Çocukları demez mi?

    Ortalık öyle karıştı ki, bir anda vuran vurana, bizim sayımız onların beşte biri, bir ara Abdullah’ın ensesine yönelen, bıçak darbesini fark ettim.

    Oğlanın bıçak tutan bileğini, öyle bir yakaladım ki, kolumu kırıldı, parmaklarımı bilemiyorum, bağırarak yere yattı, kıvranıyordu.

    O an şaşkınlık içinde, savunma yaparken, kulağıma öyle bir taş geldi ki, feleğimi şaşırdım, gözümün önünde şimşekler çaktı, elimi kulağıma attım bir baktım ki, ılık bir kan, gözüme çarptı işte o zaman şuurum bozuldu ve tepem attı.

    Artık haleti ruhu yem bozulmuştu, önüme kim gelirse gözüm görmüyor, vurdukça vuruyordum, baktım ki önümde kimse kalmamış.

    Karşı sol grup, idari binaya kaçmış, öyle bir haleti ruha sahiptim ki, o kapıyı zorluyor içeriye girerek, takatim bitene kadar vuracaktım.

    Kapıyı açamadım, döndüm arkama baktım ki ne göreyim, bizim adamlarımız diye bildiğimiz öğrenciler, okulun bahçe duvarının dışında, rast gele taş atıyorlar.

    Daha çok canım sıkıldı, lan ****ler dövüş meydanını bırakıp ta, neden idari binaya taş atıyorsunuz, binalar ne zamandan belli, komünist oldular, diye bağırdım.

    Epey bir vakit geçtikten sonra, ekipler halinde polisler geldi.

    Tabi ki bu ara kaçanlar kaçtı, ben kaçmamıştım, üç kişi polislerle gelip, benden davacı olduklarını söylediler, her taraflarında darp izleri mevcuttu.

    Polislere bunları tanımadığımı, sınıf başkanı olduğum için, sınıf defterini teslim ettim ve merasim için burada beklemekteyim dedim.

    Bazı yerlerimde bulunan kan izlerini sordular, top oynadığımız için farkında olmadığımı söyledim, fakat şikâyetçi olanlar, ısrarla davacı olduklarını söylediler.

    Polisler artık yapacağımız bir şey yok, darp izleri ve şikâyetçide çok, karakola götüreceğiz seni dediler.

    O an içimi burukluk sardı ve gariplik hissiyatının hâkim olduğu fırtına içimi sızlattı, fakat yapacağım hiç bir şey yoktu.

    Ekip aracına binerek karakola doğru ekip otosu hareket ettiğinde görebildiğim her kez bana bakıyordu.

    Nihayet karakola gelmiştik.

    Davacı olan fakat benim tanımadığım öğrenciler şikâyetlerini dile getirip, polise yazdırdılar, üçü birden rapor almak için hasta haneye koştular.

    Bana bir şeyler sordular, cevap verdim dinlediler, yazdılar fakat ne yazdılar bilmiyorum okuma fırsatını vermeden hemen imzalamamı söylediler, imzaladım.

    Yarın mahkemeye götürülmek üzere, saat 17.45 civarında mahkeme saatine kadar nezarete bekleyeceğimi söyleyerek bu gün kendilerinin misafiri olacağımı ve kalacağım mekân olarak nezareti gösterdiler, içeriye girerek üzerime kapıyı killediler.

    Nezarete girdim, acayip bir koku, her taraf pislik içinde, demir parmaklıklar var, fakat camları kırık, ayaz, rüzgâr, kar savruluyor, soğuk mu hat safhada.

    Üç tane çocuk yaşta hırsız yakalamışlar, yüzleri donuk, yere uzanmış yatıyorlar, sanki orada devamlı konuk, yer yok ki oturacak, alalım bir soluk, saatlerce dikildik durduk, tabii bu arada da haylice solduk.

    Saat 23.45 i gösteriyordu, gelen giden çok, ama göstermiyorlar ki bilelim, soran hangi konuk.

    En çok kahrolduğum konu, bir garip babam ve sevgili annem hiç istemediğim halde başıma gelen bu olayı öğrenince çok üzüleceklerdi, beni en çok yıpratan buydu.

    Karnım acıkmıştı, polisler hışımla yiyorlardı, ikramda bulunmak ne demek, bir sokum azık, saatler geçmiyor, göz kapaklarım kapanıyor, aç ve susuz beklemekten olduk adeta bir kazık.

    Saat 03.35 i gösteriyordu sesler geldi, göründü mırıldanan, göbeğinden gömleğinin çıktığını fark etmeyen, profili bozuk orta yaş bir polis.

    Kapıyı açtı baktı, aniden copunu çıkartıp, hasret kalmış gibi, hırsızlara saldırdı.

    Çocuk yaşlarda, çelimsiz perişan halleri vardı, on üç, on beş yaşlarında görünüyorlardı.

    Hızını alamamış olmalı ki polis, yetmedi tekme, tokat neresine gelirse hiç acımadan vuruyor ve birde soluyordu.

    Uykulu gözlerim, bir anda fal taşı gibi açıldı, hislerim donup kaldı, bir insan böyle mi dövülürmüş meğer şaşırdım, sarsıldım, donup kalakaldım ve sadece baktım.

    Polis ihtiyacı olan sporu her halde yaptı ki, hıncını içesiye aldı.

    Çocuklar kan revan içinde kaldı, polis yere düşen copunu eğildi aldı ve başını kaldırarak bana manalı bir şekilde baktı.

    Adımlayarak yaklaştı, copunu havaya kaldırıp, iki eliyle kıvırdı, baktım ki niyeti bozuk üzerime indirmeden copu, kolumu kaldırıp haykırdım, sakın ha dedim.

    Şaşırdı kaldı, gözlerime bakıyordu, devam ettim, benim hiç suçum olmadığı halde, bura da bulunuyor ve mahkemeyi bekliyorum dedim.

    Suçlu olmadığım kesin, eğer vuracak olursan, sakın unutma, seni mutlaka bulurum, bulamazsam eğer, karını, çocuğunu bulurum, perişan ederim bunu hiç unutma dedim.
    Polis deli misin, dangalak mısın başıma bela olma diyerek, arkasını dönüp kafasını salladı, nezaretten ayrıldı, kapıyı kilitleyip gözden kayboldu.

    Sabah saat 10.30 olmuştu, kapı açıldı, dışarıya çıktık, dünya varmış diye içimden geçirdim, bir yudum su içtim.

    Bir müddet sonra mahkemeye çıkmak için ekip otosuna bindik ve adliye binasının yolunu takip ederek, kısa bir zaman sonra duruşma yapılacak mekâna çıkmadan polis noktasında bekledik ve nihayet kapıya geldik.

    Hâkim; kumral saçlı, faulleri uzun, oldukça iri, fakat içi geçmiş, bana bakan, fakat boş gözlerle aranan, muhakeme yapacak mecali bulunmayan, mat birine benziyordu.

    Bana hiç bir soru sormadı, dinlemedi, şöyle bir baktı, eliyle polislere çıkın der gibi, işaret yaptı ve mahkemeden ayrıldık.

    Merakla bekliyordum sonuç ne oldu diye, sağ olsun polisin biri sıkıntımı anlamış olmalı ki,

    Evinize gideceğiz, yatak, yorgan ve cezaevi ihtiyaçlarını alacağız deyince, tepemden sanki sıcak sular döküldü, bir anda aktı ve ayaklarıma indi.

    İçimden bu nasıl bir hâkim olmalı ki; hiç soru sormadan, söz hakkı vermeden, bir öğrenciyi ceza evine gönderiyor, diyerek hayıflandım, sarsıldım, düşünmekten kendimi alamadım.

    Hukukun üstünlüğü bumu diyerek, hukuktan anlamayan biri olarak, hukuksuzluğun acısını, ilklerime kadar o an yaşamak zorunda kaldım ve anladım.

  2. #1882
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    Bıçaklanan kadın…



    Günlerde Cuma…
    Oldukça sakin geçen ve monoton bir hayatın ak sedasıydı…
    Rutin çalışmam nihayetlenmişti.
    Evimize dönmeliydim…
    Her hangi bir gece hayatının, müdavimi olmadığımdan,
    Ehlim ve ayalimle huzur bulur ve öylece rahatlardım…
    O zaman diliminde, esrarlı filmlerin izlendiği gece sineması vardı…
    Her evde bulunan televizyon, bizimde bir eğlence kaynağımızdı…
    Hanemizin gülleri, zarif ve naif olduklarından,
    Uykusuzluğa asla dayanamazlardı…
    O gece geç saatlerde oynayacak, esrarlı filmi bekliyordum…
    Doğrusu gözlerim beni zorluyordu, beynim yorulmuştu…
    Her ne hikmetse, seyretmek adına karalıydım…
    Ve zaman gelmişti, kalktım kapıyı örttüm,
    Gecenin bir vaktinde ses, kimseyi rahatsız etmesin diye…
    00.30 civarındaydı saat, sedire oturdum ve seyre dalmıştım…
    Film gerçekte çok esrarlıydı, uykum dahi kaçmıştı…
    Takriben film sona doğru yaklaşıyordu…
    Gecenin o matemli sessizliğin de duyduğum bir ses…
    “Yüreğimi ağzıma getirdi” derler ya hani, aynen öyle oldu…
    Kalb atışlarım hızlanmıştı, filmin hiçbir önemi kalmamıştı…
    Öyle bir sesti ki, yürek dağlıyordu, gece yankılanıyordu…
    Duyduğum bir bayan sesiydi, feryat ediyordu…
    İmdat istiyordu…
    Kurtarın beni diyerek ağlıyordu…
    Bağırıyordu…
    Derhal perdeyi sıyırarak, pencereyi açtım…
    Sesin geldiği yönü arıyordum,
    Çaprazımız da yanan, bir ışık gördüm…
    Bir kadın, dizlerine vurarak feryat ediyordu…
    İki veya üç adam da, bir kadını yerde sürüklüyorlardı…
    Ancak imdat çığlığı, gecenin bir yarısında,
    Ortalığı aydınlatıyordu…
    Görünürde mağdur olan, zavallı iki bayan vardı…
    Öyle etkilenmiştim ki,
    Pencereden var gücümle
    Geliyorum, korkamayın diye bağırıyordum…
    Sesime uyanan güllerim, şaşkındı bana bakıyorlardı…
    Sevgili eşim, halimden korkmuştu…
    Beni göndermiyordu, gitmemem için yalvarıyordu…
    Onu hiç duymuyordum, mutlaka gitmeliydim…
    Bir insan ve hem de bayan yardım istiyordu…
    Asla kayıtsız kalamazdım…
    Her neye mal olursa, yardıma koşmalıydım…
    Sevgili refikamın kollarını sıyırarak…
    Yalın ayak koşmuştum…
    Olay mahalline yetiştiğim de, bir aracın gittiğini fark ettim.
    Neler olduğunu anlamaya çalışıyordum…
    Bıçakla yaralanmış bir kadın ağlıyordu…
    Durmuyordu, hıçkırıklarla anlatıyordu…
    Kadın dulmuş ve iki çocuğu ile yaşıyormuş…
    Oğlu askere gitmiş, kızı bir yıl önce boşanmış…
    Sebep, darp ve şiddete maruz kalmak…
    İşte o zalim eski koca veya damat…
    Gecenin bir vaktinde, yanına üç kişiyi alarak…
    Kaynının, askere gittiğini duyunca…
    Evi basarak, kayın valideyi bıçaklayarak…
    Boşandığı eski hanımını, sürükleyerek götürüyor…
    Hadiseyi böyle anladıktan sonra, koşarak adımlarla…
    Karakolun yolunu tuttum.
    Sebep kadına bir şey yapacakları kaygısından…
    Nihayet soluk soluğa karakola girmiştim…
    Tam karşımda ve masanın başında oturan…
    İki yıldızlı hiç tanımadığım komiseri gördüm…
    Kendimi tanıttım ve olayı bir solukta anlattım…
    Komiser, masaya bir gazete sayfası açarak…
    Yumurta soymakla meşguldü…
    Sanki hiç tınmamıştı…
    Yüzüme dahi bakmıyordu…
    Soyduğu yumurtaları, ekmeğin arasına koyuyordu…
    İçim kan ağlıyordu,
    Masayı komiserin başına geçirmek istiyordum…
    Zıkkım olsun diye geçiriyordum içimden…
    Bir insan bu kadar mı duyarsız olurmuş meğer
    Şaşırdım kaldım, sadece diyor ki bana…
    Sen bıçaklanma hadisesini gördün mü diyor…
    Hayır, görmedim deyince…
    Tamam, artık gidebilirsin dedi…
    Karakol ve polis ve komiser…
    Güya güvenliğimi temin edecekler…
    Sakın ha pek fazla beklenti için de olmayın…
    Yoksa benim gibi sukutuhayale uğrarsınız…

  3. #1883
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    Beklenen kaza!



    Gazetenin genel merkezinden İstanbul’a davet edilmiştik.

    Her ay mutat olarak, il temsilcileri toplantısı yapılıyordu, o nedenle de epeydir gitmediğim fetih ve dünya kenti olan şehre yine gidiyordum.

    Terminalden otobüsle ayrılmıştık, yanımda oturan arkadaş, kalabada bulunan kireç fabrikasında çalışıyormuş.

    Elektrik mühendisi olduğunu öğrendiğim bu insan, orta boylu, biraz kumral ve konuşmaya müsait bir yapıya sahipti.

    Epey sohbet yaptık, bazen uyukladık, zamanla çaylarımızı yudumladık, yolda seyir halindeydik.

    Aracın kaptanı iki koltuk önümüzdeydi, arkasında oturan bayanla öyle sulu bir sohbete dalmıştı ki, tüm yolcular dikkat kesilmiş onları dinliyorlardı.

    Aracın arka koridorundan bir adam geldi ve şoföre doğru yönelerek, ön kapının basamağında ayakta duruyordu.

    Niçin orada durduğunu doğal olarak merak ediyordum, bu yüzden dikkat kesilerek bakıyordum, mavinden ikinci kaptan olduğunu duyarak öğreniyorum.

    Bu arada araç aniden öyle bir sarsıldı ki, ön kapının orada duran ikinci kaptan, kolunu ve başını şiddetli bir şekilde ön göğse çarptı.

    Tabi olarak yaralandı ve kanın aktığı ön koltukta oturanlar tarafından görüldü.

    Bu arada aracı sıkıştıran olmamış, önüne çıkan yokmuş, lastik patlamamış, çukur çıkmamış, peki ne oldu da araç böyle aniden sarsıldı, diye merak ederken!

    İkinci kaptan kızarak geldiği yöne doğru ilerliyordu, tabi meseleyi tahmin etmemiz çok zor olmadı.

    Meşhur kaptan bey, ikinci kaptanın boşta olduğunu anlayınca, direncini ölçmek için böyle bir eyleme kalkışmış, ne diyelim kaptanların duyarlılığını böylece panik yaşayarak anlıyoruz.

    Haliç köprüsüne doğru yaklaşıyoruz, hava oldukça sisli, yerler çiğ düşmüş yaş ve tabi olarak kaygan, bizim kaptan için bu tehlikeli durumlar hiç fark etmiyor.

    Sağ olsun arkasındaki bayanla, sohbete devam ediyordu, gülüyorlar, kahkaha sesleri geliyordu.

    Artık sabrım kalmadı çok rahatsız olmuştum, ayağa kalktım şoföre ve bayana müdahale edecektim, kendine gelmelerini söyleyecektim, yanımdaki arkadaş, Mustafa bey gel boş ver, zaten az bir yolumuz kaldı dedi.

    Kararlıydım, birilerinin keyfi uğruna, daha fazla rahatsız olamazdım.

    Önümüzdeki koltuktan tutarak ilerliyordum ki, birden şoförün feryat ederek bağırdığını ve otobüsü durduramadığını fark ettim.

    Kaptan arkasında oturan enteresan bayanla, yaptıkları muhabbetten dolayı dikkati dağınıktı.

    Bu sebeple haliç köprüsünde kitlenen, trafik kazalarını hiç fark etmemiş, çok geç kalmış.

    Frene dokunmuş ama ne mümkün, araç durmuyor kayıyor, hızda zaten mevcut, mübarek sanki kör gibi vardı, demir yüklü kamyona arkadan güm diye vurdu.

    Şiddet ve sarsıntı oldukça fazlaydı, ön camlar kırıldı, direksiyon eğildiği için kaptan sıkışmış bağırıyordu.

    Yol boyunca şoförün konuştuğu, fakat kimin nesi olduğu belirsiz bayanın, ağzı kanıyordu.

    Fakat bu arada bağırarak terliğini arıyor, yolculardan ağzı, burnu kanayan, kolu kırılan oldukça fazlaydı, takriben kırk civarında araç birbirine girmişti.

    Devrilen, deposu delinen, can çekişen, araçların altında kalan, çok sayıda insan vardı, aman ha sigara yakmayın benzin ve mazot depoları patlar diyerek anons yapıyorlardı.

    Benim en çok dikkatimi çeken, seyir halindeyken, kimseyi umursamayan, kaptanla lâkırdı yapan bayanın, bir anda şoförü en büyük hain ilan etmesiydi.

    Şoför can çekiştirirken, kemerinden aşağısına direksiyon kitlenmiş kıvranıyordu.

    Yardım istiyorken, yol arkadaşı meçhul bayanının, bunları gördüğü halde, umursamadan sarsıntı nedeniyle, şoförün yanına düşen terliğini almak için, benden yardım istemesiydi.

    Kaptanın feryadını duyarak, ben ne yapabilirim diye düşüneceğine, hiçbir öneme haiz olmayan terliğinin derdine, düşmesine ne demeliydi.

    Dayanamadım, bağırıp durma behey kadın!

    Eğil ve dizini kır, terliğini şu aradan al, demek durumunda kaldım.

    Fakat seyir halindeyken, bir hanımefendi gibi olabilseydi, tabi ki bende hiç tereddüt etmeden, terliğini alır kendisine verirdim.

    Elimizden ne geliyorsa esirgeyemezdik, herkese yardıma koştuk, daha sonra kaza mahallisinden ayrılarak, gazetenin top kapıdaki, genel merkezine gitmek için, hedefime doğru yöneldim.

  4. #1884
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    Beni şaşırtan an!

    Günlerden hafta içi bir gün, henüz alarm sesiyle uyanmıştım,

    Fark ettiğim gerçek, şükürler olsun ki, henüz ecel saatimiz gelmemiş.

    Uyandım, gözümü açtım ve bismillah diyerek, yatağımdan kalktım.

    Beynimiz yorulunca ve uyumak için yatınca, terki diyar etmiyoruz, mekânımızda yatıyoruz.

    Kimimiz hilkatimizin gereğini bilerek ve kimimizde bilmeyerek, uykuya teslim oluyoruz.

    O öyle bir uyku ki, kimi zaman zamanlı ve kimi zamanda, zamansızdır.

    Günü birlik uykularımız, zamanlı olduğu gibi, hiç “uyanamamak” gerçeğini de unutmamalıyız.

    Tabii ki, birde, gerçeklerden habersiz kalarak yaşamakta, bir nevi uyumaya delalettir.

    İlim, bizlere doğruyu ve yanlışı öğreten ve gösteren, en önemli hazinelerimizdir.

    Bilmek ve bilen olmak güzeldir ancak, kesin bir çözüm değildir.

    Bilgilerin, hayatımızı ihata etmesi, yani fiiliyata aksetmesi aslolandır.

    Bilgiler, ancak idrake ulaştıklarında güçlenirler.

    İdrake ulaşmayan bilgi, sadece yarış için, bir delil, niteliğindedir.

    “Âlim, ilmiyle amel edendir” atasözümüzü hatırlayalım.

    Âdemi beşer, kimliğini kabul eden, her bir mükellef, yaşına tekabül eden, mutlak bilgileri, deruhte etmek zorundadır.

    Mutlak bilgiler, bireyin, hayatını idame ederken, uyması gereken kurallardır.

    Kendi hukukunu bilmeyen, neye tabi olacağını seçemeyen bireyler, mükellefiyetin, ne anlama geldiğini, akledemeyenlerdir.

    Akledememesi, kişiyi asla mazur göstermez.

    Dalış tekniğini ve basıncı, teneffüs ettiği oksijeni bilmeden, denize dalmak gibidir.

    Evrensel mesaj, sürekli akledenleri ve akıl sahiplerini muhatap alıyor…

    Taklidi bir inanç, tahkikten uzak kaldığı için, hiçbir mana ifade etmiyor…

    İşte size, bahsettiğim o sabah, işyerime gelirken, üç kişi arkadaş olarak!

    Yürüyorlar ve yüksek sesle düşünüyorlar.

    İçlerinden birisi” Valla ben, genel müdürün karşısına geçince, babamın adını unuttum” diyor!

    Bu kelamı duyunda, birden nutkum durdu ve gayri ihtiyari, arkama dönerek, ilgili şahsa baktım.

    Lakin bu üç kişiden, hangisinden sadır oldu, bilemedim.

    Dayanamadım, tebessüm ettim fakat hüznümü yudumlamak, zorunda kaldım.

    Bu üç adam, orta yaşı geçmiş görünüyorlar ve kıyafetleri bürokrat izlenimi veriyordu.

    Bu üç adam!

    Dünya ya, gelmelerine vesile olan, zürriyetinin banisi, şeceresinin öznesi bulunan,

    Babasını, genel müdürün karşısına geçince unutmuş.

    Böyle bir kimliğin sahibi bulunan, mazi ve ati denkliği bulunmayan, hamiyetten, vefadan anlamayan bir insan, nasıl bir mükellef ve baba olur, sizlerin tahayyülüne bırakıyorum.

    Hayatımızı yaşarken hesapsız isek, hesabın ne demek olduğunu, anlamadığımız demektir.

    Oysa bizleri, öyle bir hesap bekliyor ki, tüm dünyanın maliyecileri, bu hesabı ötelemeye çalışıyor.

    Yalnız bir fark var, ecellerinin ne vakit, vuku bulacağını bilmiyorlar…
    Bu maliyeciler, ne kadar gerçek hesaptan anlarlar, bilmiyorum. Ancak bildiğim tek şey!

    Kimiz, kime aidiz, niye yaşarız ve kul olma sorumluluklarımız, bilinene kadar, mana ile ancak o zaman, kucaklaşırız.

  5. #1885
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Yolumuz Açık Olsun!

    Aşk en muazzam sanattır
    Sanat, çıraklık için şarttır
    Çıraklık için merak asıldır
    Merak için zeka mutlaktır

  6. #1886
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Yolumuz Açık Olsun!

    Hidayet kimler için vardır
    Kimler için saklanmaktadır
    Tüm insanlıktan niye uzaktır
    Kimin himayesinde bulunur


  7. #1887
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Yolumuz Açık Olsun!

    Aşk üç harf beş noktadır
    Kimler bunu anlamaktadır
    Neden sürekli aranandır
    Yalnızca Hak yolundamıdır


  8. #1888
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Yolumuz Açık Olsun!

    Yalnız bilmek kafimidir
    Aşk bunun neresindedir
    İdrak kim ve ne içindir
    Tefekkür ne ile zikredilir

  9. #1889
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Yolumuz Açık Olsun!

    Aşk tenden beridir
    Kim için olduğu bellidir
    Arif hani nerdedir
    İnsan niye derbederdir

  10. #1890
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 22.06.07
    Yer: Kayseri
    Mesajlar: 4.498
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Yolumuz Açık Olsun!

    Gelsen yalnız kalma
    Yalnızlığa hiç sarılma
    Aşk için sen bizar olma
    Senin derinliğinde korkma


Sayfa 189 Toplam 222 Sayfadan BirinciBirinci ... 89139179187188189190191199 ... SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Tertip sahibi kimdir?
    Konu Sahibi _ZÜMRA_ Forum Namaz
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 14-09-2010, 00:20
  2. Mâlik bin Dinar
    Konu Sahibi _AYDIN_ Forum Dini Hikayeler
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 19-01-2010, 02:56
  3. Rabbimizin Sevdiği 10 Halimiz
    Konu Sahibi mavci Forum Allah (c.c) Hazretleri
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 11-06-2009, 16:26
  4. bir saat(lütfen okuyun)
    Konu Sahibi kbusra Forum Bize Ayıracak 5 (beş) Dakikanız var mı
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 12-02-2009, 23:26

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •