AKİDETÜ'T-TENZİH
O’nun benzeri hiçbir şey yoktur!
.
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat âlimlerinin icmâıyla Allâhü Teâlâ mekân,zaman,cihet, hulul ve intikalden münezzehtir
Rasûlullâh sallallâhu âleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur;
''Sen zahirsin, senin Üstünde hiçbir şey yoktur. Sen bâtınsın, senin Altında hiçbir şey yoktur ''
(Ebu Davud,K.el-Edeb,bab:98, Hadis no:505/ Müslim,K.ed-Dua,bab: 61, Hadis no: 2713 / Tirmizi,K.ed-Da’vat bab: 19,Hadis no:3400)
İmam Beyhakî rahimehullah demiştir ki,
Dostlarımız bu Hadisi delîl göstererek: "Üstünde ve altında bir şey bulunmayan mekansız olarak vardır" demişlerdir.
(“El-Esmâ ve’s-Sifât“2.cilt/s.144)
İbni Hacer Askalani rahimehullah Fethu'l-Bari'de derki;
''Allahü teâlâ hareket intikal,hulul,mahlukatın içine girmek gibi şeylerden münezzehdir.''
Kâdî Beydâvî rahimehullah Bakara/255 tefsirinde diyor ki:
"Allahü teâlâ bir mekânda bulunmaktan ve âleme hulûl etmekten münezzehdir."
Aliyyül Kârî rahimehullah Fıkhu'l Ekber şerhinde diyor ki;
''Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir''
.........................................................................................................................................................................
اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحي
Hamd, ancak Allah’a mahsustur. Salat ve selam Resulune, O’nun ehline, Ashabına ve Kıyamet’e kadar onların yoluna uyanlara olsun.Sadece dört imam değil, tüm imamlar ve ümmetin selefi eimme-i müslimin aynı hak itikat üzeredirler. Çünkü onların hepsi bu konuda ilmlerini direkt Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den alan sahabenin mezhebi üzeredirler.Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında tek bir itikat üzerine idiler.
Allahü Teâlâ'ya mekân yön,intikal,hudud,hulul isnad etmek caiz değil ise,şüphecilerin Allah nerede? sorusu ne anlama gelir ?.....
Bazı şüphecilerin sorduğu ‘Allah nerede?’ sorusuyla karşılaştığımızda doğal olarak “Tövbe estağfirullah, bu ne biçim soru! Allah’a haşa, sümme haşa mekan mı tayin ediyorsun?Allah mekandan münezzehdir!”dediğinizi duyar gibiyiz.Maalesef bazıları da tam aksine “Allah zatıyla her yerde”, “Allah mü’minin kalbinde”, “Allah nerede anarsan orada”, kimileride “Allah zatıyla arş'da,orada oturmuş,yerleşmiştir”, “Allah gökte ama bizim bildiğimiz gökte değil”, “Allah semadadır ” gibi yanıtlar vereceklerdir.Müslümanların kafası şunlarla karıştırıldı.Bu risaliyede günümüzdeki Allah'u teala'nın (haşa!) mekan,yön isnad eden Mücessime/Müşebbihe artıklarına ve Allah'u teala'nın (haşa!) mekanın içine girdiğini ve zatıyla heryerde olduğunu söyleyen Hululiye/Cehmiyye artıklarına Ehl-i Sünnet alimlerinin görüşlerinden nakiller ile cevap vereceğiz. el-Hak!Allah Mekandan Münezzehtir ilmi ise herşeyi kuşatmıştır ve Allâhu Teâlâ'yı mekândan ve cihetten münezzeh olarak bilmek Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in akidesidir.
Bu risaleyede inşâellah şüphecilerin dillerine doladıkları 2 hadisi ve bir ayeti ulemanın görüşleri ile açıklarken Müteşabih ayet ve hadislerin nasıl anlaşılması gerektiğini ve Neden dua esnasında eller yukarı kaldırılır gibi bir çok şüpheye Ehl-i Sünnet'in Selef ve Halef alimlerinden cevaplar verirken sonunda anlaşılacağı üzere Allah'u teala'nın mekanlardan cihetlerden intikalden münezeh olduğuna dair icma olduğudur.
Bu konuda Şüphecilerin iddialarına cevap;
ŞÜPHECİ; Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem Allah hakkında ‘nerede?’ diye sorduğu sahih kaynaklarca sabittir . Müslimde geçen hadiste O, cariyeye: “Allah nerededir?” diye sormuştur. Bu soruya nasıl karşı çıkılır.Bir kimsenin mü'min olup olmadığını öğrenmenin yolu, ona "Allah nerededir?" diye sormaktır. Çünkü Efendimiz (s.a.v), rivayette geçen cariyenin mü'min olup olmadığını tahkik etmek için ona böyle sormuştur. Bu sorunun muhatabı olan kişi eğer "Allah göktedir" derse, mü'min olduğuna hükmedilir. Çünkü cariye Allah Teala'nın gökte olduğunu söylemiş, Efendimiz (s.a.v) de bu cevap üzerine –kendisinin kim olduğu sorusuna da doğru cevabı aldıktan sonra– onun mü'min olduğunu söylemiştir.
CEVAP; Bu "tak'îd"in (kaideleştirme) ne kadar sağlıklı olduğunu görmek için bahse konu hadisin durumunu yakından incelemek gerekir. Bunun için hoşgörünüze sığınarak bazı teknik ayrıntılara kısaca girmek durumundayız. İlgili rivayetin bu varyantında Efendimiz (s.a.v)'in cariyeye, "Allah nerededir?" diye sorduğu nakledilmektedir. Cariye bu soruya "Allah göktedir" diye cevap verir. Ardından gelen "Ben kimim?" sorusuna, "Sen Allah'ın Resulüsün" cevabını alınca, efendisine dönerek, "Onu azat edebilirsin; zira mü'mindir" buyurur. (Müslim, "Mesâcid", 33; Ebû Dâvûd, "Salât", 166; en-Nesâî, "Sehv", 20; "el-Muvatta", "Itk", 6; Ahmed b. Hanbel, V, 447-9; İbn Ebî Şeybe, "el-Musannef", VII, 215.)
Bu rivayeti mahrecinden, yani olayın kahramanı sahabî Mu'âviye b. el-Hakem es-Sülemî (r.a)'den nakleden kişi Atâ b. Yesâr'dır. Ancak aynı ravinin, aynı olayı "Allah nerededir?" sorusunun yer almadığı değişik bir lafızla naklettiğini görüyoruz. Buna göre Efendimiz (s.a.v), "Semada kim var?" diye sorarcasına elini yukarıya kaldırarak işaret buyurmuştur. (ez-Zehebî, "el-Uluvv li'l-Aliyyi'l-Azîm", I, 254.)
Yine Atâ b. Yesâr'dan aynı rivayet şu lafızla da rivayet edilmiştir: "Cariyeye "Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik eder misin?" diye sordu. Cariye "Evet" dedi. "Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna şahitlik eder misin?" diye sordu. Cariye "Evet" dedi..." (Abdürrezzâk, "el-Musannef", IX, 175
Aynı lafız, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe b. Mes'ûd isimli tabiî tarafından, "Ensar'dan bir adamdan" nakledilmiştir. (Ebû Dâvûd, "Eymân", 16; "el-Muvatta", "Itk", 6; Abdürrezzâk, a.g.e., a.y.; Ahmed b. Hanbel, III, 452.)
Her ne kadar bu haliyle zahiren mürsel ise de, bu varyant, mezkûr Ubeydullah'ın Ebû Hureyre (r.a)'den rivayeti olarak muttasıl bir senetle de nakledilmiştir. (Bkz. İbn Abdilberr, "et-Temhîd", IX, 114-5.)
Bu muttasıl senet Ahmed b. Hanbel (II, 291) ve Ebû Dâvûd ("Eymân", 16) tarafından zikredilmiş, ancak metinde Efendimiz (s.a.v)'in cariyeye "Allah nerededir?" diye sorması üzerine cariyenin eliyle yukarıyı işaret ettiği zikredilmiştir. (Ayrıca bkz. Abdürrezzâk, IX, 176; İbn Huzeyme, "Kitâbu't-Tevhîd", 123; el-Beyhakî, "es-Sünenu'l-Kübrâ", VII, 388; ez-Zehebî, a.g.e., I, 260)
Bir diğer varyantta Efendimiz (s.a.v) cariyeye, "Rabbin kim?" diye sormuş, cariye eliyle yukarıyı işaret etmiştir. (İbn Huzeyme, a.g.e., a.y.)
Bir başka varyantta cariye Efendimiz (s.a.v)'in sorularına sadece işaretle cevap vermiştir. Buna göre Efendimiz (s.a.v) "Allah nerededir?" diye sormuş, cariye eliyle yukarıyı işaret etmiş, "Ben kimim?" sorusuna cevaben de cariye, "Sen Allah'ın Resulüsün" anlamında eliyle önce Efendimiz (s.a.v)'i, sonra da yukarıyı işaret etmiştir. (Ebû Dâvûd, "Eymân", 16; Ahmed b. Hanbel, II, 291)
Bütün bu varyantlar bir noktayı açık biçimde göstermektedir: "Eynellah hadisi" veya "cariye hadisi" diye bilinen bu rivayet kesinlikle mana ile aktarılmıştır. Bir diğer deyişle, Efendimiz (s.a.v) ile cariye arasında geçen konuşmanın, raviler tarafından kendi anladıkları lafızlarla aktarılması sonucunda, teknik tabiriyle "ızdırab" dediğimiz durum ortaya çıkmıştır ki, ehlince malum olduğu üzere, senedi sahih de olsa herhangi bir rivayetin metninde bulunan bu tür bir "uyuşmazlık", hadisi sıhhat derecesinden zaaf derecesine düşürür.
Yukarıda, Mu'âviye b. el-Hakem (r.a)'den Atâ b. Yesâr kanalıyla nakledilen rivayetin "muzdarib" olduğunu, mana ile rivayet edildiğini, dolayısıyla ihticaca (delil olarak kullanılmaya) elverişli olmadığını ortaya koymaya çalıştım. Zikrettiğim hususlardan, mü'min olup olmadığını tesbit için kendisine getirilen cariyeye Efendimiz (s.a.v)'in ne sorduğunu, tek başına o rivayeti veya onun varyantlarından sadece birisini esas alarak ortaya çıkarmak mümkün görünmemektedir.
-Öyleyse yapılması gereken şey, böyle durumlarda Efendimiz (s.a.v)'in, kendisine getirilen kişiye mü'min olup olmadığını tesbit için ne sorduğunu, benzer vakaları araştırarak tesbit etmektir.-
Sahabe'den eş-Şerîd b. Süveyd (r.a)'den nakledilen rivayet bu konuda bize yol gösterici mahiyettedir. Ahmed b. Hanbel (IV, 222, 388-9) ve İbn Hibbân'ın (I, 419) rivayet ettiğine göre eş-Şerîd b., Süveyd (r.a), Efendimiz (s.a.v)'e gelerek, annesinin mü'min bir cariyeyi özgürlüğüne kavuşturmasını vasiyet ettiğini, kendisinin de siyahi bir cariyesi bulunduğunu söyler ve onu azat etmekle bu vasiyeti yerine getirmiş olup olmayacağını sorar. Efendimiz (s.a.v) cariyeyi kendisine getirmesini söyler. Cariye gelince Efendimiz (s.a.v), "Rabbin kim?" diye sorar. Cariye "Allah" der. Ardından "Ben kimim?" diye sorar. Cariye "Allah'ın Resulü'sün" diye cevap verir. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v), cariyeyi getiren sahabîye dönerek, "Onu azat edebilirsin, zira o mü'mindir" buyurur.
Bu rivayette zikredilen soruyu ed-Dârimî ("Nuzûr",10), hemen aşağıda İbn Ebî Şeybe'den naklen zikredeceğim lafızla sevk etmiştir. Dolayısıyla eş-Şerîd (r.a) rivayetinin de mana ile rivayet edildiğini söylemek mümkündür.
Benzeri bir olay İbn Ebî Şeybe tarafından (VII, 215) rivayet edilmiştir. buna göre bir adam Efendimiz (s.a.v)'e gelerek annesinin mü'min bir köleyi azat borcu (adağı) olduğunu ve kendisinin de bir cariyesi bulunduğunu söyler. Efendimiz (s.a.v) cariyenin kendisine getirilmesini ister. Cariye gelince "Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve benim de Allah'ın Resulü olduğuma şahitlik eder misin?" diye sorar. Cariye "Evet" deyince, sahabîye "Onu azat et" buyurur.
Yine benzeri bir olay el-Hâkim tarafından (III, 258) nakledilmiştir. Bu sefer Efendimiz (s.a.v)'e gelen bir kadındır ve yanında siyahî bir cariye vardır. Efendimiz (s.a.v), mü'min olup olmadığını öğrenmek için cariyeye şu soruları sorar: "Rabbin kim? Dinin ne? Ben kimim? Namaz kılıyor musun? Benim Allah katından getirdiklerimin hak olduğunu ikrar ediyor musun?" Cariyenin bütün bu sorulara olumlu cevap vermesi üzerine "Onu azat et" buyurur.
Ramazan hilalini gördüğünü söyleyen bir adamın mü'min olup olmadığını tesbit için Efendimiz (s.a.v) kendisine şöyle sormuştur: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve Resulü olduğuna şahitlik eder misin?" Adam "Evet" deyince oruca başlanmasını emir buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, "Sıyâm", 14; en-Nesâî, "Sıyâm", 8; et-Tirmizî, "Savm", 7; İbn Mâce, "Sıyâm", 6; Abdürrezzâk, VI, 35; İbnu'l-Cârûd, "el-Müntekâ", 157; el-Hâkim, I, 297, 424...)
Efendimiz (s.a.v), Yahudi bir anne-babanın çocuğu ölüm hastalığındayken yanına gitmiş ve kendisine "Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahitlik eder misin?" diye sormuş, çocuk "Evet" deyince, "Muhammed'in de Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik eder misin?" buyurmuş, çocuk yine "Evet" diye cevap vermişti. Bir süre sonra çocuk vefat ettiğinde Efendimiz (s.a.v) ve Sahabe onu yıkayıp defnettiler. (et-Taberânî, "el-Mu'cemu'l-Kebîr", VIII, 67. el-Heysemî, "Mecma'u'z-Zevâid"de (II, 323) isnadının hasen olduğunu söylemiştir.)
Keza başta el-Buhârî ve Müslim olmak üzere pek çok kaynakta zikredilen İbn Sayyâd kıssasında Efendimiz (s.a.v)'in, İbn Sayyâd'a, "Benim Allah'ın Resulü olduğuma şahitlik eder misin?" diye sorduğu nakledilmiştir.
Bu örnekler, Efendimiz (s.a.v)'in, karşısındaki kişinin mü'min olup olmadığını tesbit için kendisine "Allah nerededir?" diye sormak yerine, Allah Teala'nın birliğine ve kendisinin de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik edip etmediğini sorduğunu göstermektedir. "Eynellah hadisi" veya "cariye hadisi" diye bilinen söz konusu rivayet dışında Efendimiz (s.a.v)'in, muhatabının mü'min olup olmadığını ortaya çıkarmak için kendisine "Allah nerededir?" diye sorduğunun nakledildiği bir başka rivayet bilmiyoruz.
Esasen "Allah inancı" gibi bütün hassasiyetlerin başını teşkil eden bir meselede muhtelif raviler ve kaynaklar tarafından birbirinden oldukça farklı lafızlarla aktarılan "muzdarib" bir rivayettense, muhtelif bağlamlarda varit olmuş yukarıdaki rivayetleri ve benzerlerini esas almak akla da, dinî hassasiyete de, Hadis tekniğine de en uygun olan yoldur. (Dr.Ebubekir Sifil'in sözü bitti) İşte mana ile rivayet,hadiste gördüğünüz şekilde ızdırabı ortaya çıkarmıştır. Keza hadis imamlarımızın görüşleri de farklı değildir.
Hafız Abdullâh b. Muhammed el-Harari “Şerhus Sıratul Mustekim” adlı kitabında şöyle diyor: ”Bu hadis iki sebepten dolayı sahih değildir:
1-Bu hadis Muzdarıb bir hadistir. Çünkü birbirinden farklı rivayetleri vardır. Bir rivayet göre “Allâh nerede?” diye sormuş, başka bir rivayette “Rabbin kimdir?”, başka bir rivayette “Allâh’tan başka İlâh olmadığına şahadet ediyor musun?” ve başka bir rivayette de “Dilsiz olduğu için semayı gösterdi” şeklindeki rivayetleri Muzdarıb olmasına bir sebeptir.
2-Bu rivayet usul kurallarına aykırıdır. Çünkü dinimizin kurallarına göre Kelime-i Şahadet’i söyleyen mü’min ve Müslüman olur. Sadece “Allâh semadadır” demekle değil. On beş sahabenin rivayet etmiş olduğu mütevatir bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: “İnsanların, Allâh’tan başka İlâh olmadığına ve benim Allâh’ın Resulü olduğuma şahadet edinceye kadar savaş etmeye emrolundum.”
Bu hadisi zahirine göre alındığı takdirde mütevatir hadise muhaliftir. O zaman ya te’vil edilir ya da reddedilir. Çünkü muhaddisler ve âlimler mütevatir hadislere muhalif ve te’vil kabul etmeyen reddedilir. O zaman İmam Malik’in rivayeti usule uygundur. Bu rivayet şöyledir; (Benim bir mü'mine cariyem var, Eğer cariyemin imanlı olduğu kanaatinde isen onu azat edece*ğim) “Peygamber efendimiz o cariyeye: ‘Allâh’tan başka ilâh olmadığına şahadet ediyor musun?’ diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz tekrar ‘Muhammed’in Allâh’ın Resulü olduğuna şahadet ediyor musun?’ diye sordu. O da “Evet” dedi. Peygamberimiz devamında‘Onu azat et’ dedi.” ((Malik,Muvatta)Hafız el-Harari’nin sözü burada bitiyor.)
Bu hadis hakkında Hafız Abdullâh B. Ahmed el-Ğumâri “el-Fevâid el-Maksudah” adlı kitabında şöyle demektedir: ”İlk önce bu hadis Şaz’dır. Çünkü mütevatir hadislere muhaliftir''.
Hafız Beyhaki “el-Esma’ve's-Sıfat” adlı kitabında şöyle diyor:-''Bu hadis uzundur, cariye kısmına kadar sahih çıkartmıştır. Rivayetçiler, hadisin metni konusunda ihtilaf ettikleri için bu bölümü sahih kısmında saymamıştır.” -
Son Asrın Muhaddisi Muhammed Zahid el-Kevseri bu kitabı tahkik ederken bu bölüm hakkında şöyle dedi:-''Ellerimizde bulunan Sahih Müslüm’deki bu cariye olayı sonradan eklenmiş olabilir. İmam Beyhaki bu hadisin Muzdarib olduğunu zikretmiştir. İmam Beyhaki “es-Sünen el-Kubra” adlı kitabında Muaviye B. el-Hekem’in (Allâh nerede) rivayetine muhalif olan rivayetleri zikretmiştir.”-
Bunlardan önce bu hadisi İmam Buhari “Sahih”inde rivayet etmemiştir. Bunu “Halk Efaalul İbad “adlı kitabında rivayet etmiştir.Bu kitaptaki bütün hadisler sahihtir dememiştir,sonra İmam Müslim bu hadisi “İman Bölümü”nde değil “Namazdaki Sözler Bölümü”nde rivayet etmiştir. Bundan dolayı Hafız Subki “es-Esakil” adlı kitabında bu hadis için “Amellerde alınır ama itikatlarda kullanılmaz” demiştir.
Buhari Şarihi İbni Hacer'de şu noktaya dikkat çekmiştir ;-'Yahudilerden tecsim inancında olan birisi ''kendisinden başka ilah olmayan Allah göktedir'' dese bu sözüyle iman etmiş olmaz.Âmmeden birisi aynı sözü söylese (tecsimin mânâsını bilmeyecek derecede bilgisizse) İslam’a girişi sahih olur. Cariye hadisindeki durum da bu çerçevededir..''-.(Fethu'lBari).''
Ehli Sünnet ve'l Cemaat âlimlerinin icmâıyla Allâh, mekândan münezzehtir.O halde (farklı varyantları ve mütevatir hadisleri dikkate alarak) bu hadisi kabul eden âlimler şöyle dediler: Peygamber efendimiz o cariyeye “Allâh nerede?” derken bu hâşâ mekân hakkında bir soru değildir. Çünkü Arapçada أين (eyne, yani nerede) sadece mekân için kullanılmamaktadır. “Şanı nerededir”, yani “ne kadardır” diye sormuş manasında olup, o cariye de “Semadadır” derken, yani “çoktur” veya “çok yüksektir manasındadır” şeklinde tevili yapılmaktadır.Bu kelime أين hem mekân için kullanılır hem de Mekanet (Şan). Bu hadiste geçen أين kelimesi mekânla değil şanla açıklayan alimlerin bazıları şunlardır:
1-İmam Râzi-Esasut Takdis
2-Hafız Subki-es-Seyfus Sakil
3-Hafız İbni Forak-Muşkel el-Hadis ve Beyanuhu
4-İmam İbni Arabi-el-Kabes Şerh el-Muvatta
5-İmam İbni Arabi-Şerh et-Tirmiz
6-Hafız İbnil Cevzi-el-Baz el-Eşheb
7-İmam Kurtubi-et-Tezkar
8-İmam Nevevi-Şerh Sahih Müslim
9-Hafız Suyuti-Şerh Sünen Tirmizi
10-Hafız Suyuti-Tenviril Havâlik Şerh Muvatt’a Mâlik
11-Müfessir İmam Ebu Hayyan Endelusi-el-Bahrul Muhit tefsiri
12-İmam et-Taybi-Şerh et-Taybi
13-Molla Ali Kâri-Mirkatul Mefatih Şerh Mişket el-Mesabih
14-Hafız Askalani-Riselet el-Kazvini
15-İmam Ebul Velid el-Bâci-el-Muntekâ
16-İmam Kevseri;Bununla beraber, ‘eyne’/‘nerede?’ kelimesi bazen ‘mekân’, bazen de ‘mekânet’/‘rütbe’ için bir suâl olur. Buna göre hadîsin ma’nâsı ‘sence Allah'ın makamı ve rütbesi nedir?’ demek olur. Nitekim bunun tafsîlâtını Ebû Bekr İbnü’l-Arabî’nin Ârıdatü’l-Ahvezî’sinde bulacaksın. Arablar arasında ‘fülânın mekânı semâdadır’ sözü bilinen bir sözdür. (Bununla), aslâ ne semâyı ve ne de orada yer tutmayı düşünmeden, o kişinin şânının yüceliğini kasd ederler. Benî Ca’d’ın Nâbiğa’sı radıyellâhu anhu’nun (aşağıdaki) sözü bu kabîldendir:
Semâya ulaştık, büyüklüğümüz, şerefimiz ve tâlihlerimiz…(göklere vardı)…
Şübhe yoktur ki biz, elbette, bunun üstünde bir mazhar istiyoruz- [Hârisî, İbnu Hacer el-Askalanî, el-Metâlibu’l-Âliyye:4/100, H:4065, Heysemî, Muhtasaru İthâfi’s-Sâdeti’l-Mehâreh, zayıf bir isnâd ile:8/328,]
-"Nerde, sorusu bir mekân anlamında alınırsa bir yer'i hatıra getirir. Mekân ise, maddî varlıklar için söz konusudur. Allah nerde, suali, Allah da diğer var-lıklar gibidir, onların bir mekânı vardır, şu halde Allah’ın da bir mekânı olmalı, muhakemesinin ürünüdür. Eğer Rabbimizi bir maddî varlık gibi düşünürsek, daha baştan yanlış yapar ve çıkmaza gireriz."Halbuki, Allah ne maddedir, ne cisimdir ve ne de yer tutar. Bizi yanıltan nokta şu: Aklımız her varlığın mutlaka bir mekânda olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü, daima bir mekânda olan, yer tutan varlıklarla karşılaşmış. Mekânı olmayan bir varlığı tasavvur edemiyor. Allah tasavvurunda da bildiklerinden yola çıkıyor; mekândan münezzeh olan Allah'ın da, bir mekânı olması gerektiğini düşünüyor. Bu sebeple, kâinatın içinde veya dışında bir yer arıyor. Kâinatın içinde veya dışında olmak yaratılanlar için söz konusudur. Nerde? diye mekan anlamında sorduğun zaman, daha suali sorarken, Allahın bir yeri olmalı, diye bir kabulle yola çıkıyorsun."-(Ömer Sevinçgül"Felsefî Kavramlar Üzerine" Zafer yay)
Müslim Şarihi İmâm-ı Nevevî Câriye Hadisi ismiyle meşhur olan Hadis hakkında şöyle diyor :'' Bu Hadîs-i Şerîf Sıfat hadislerindendir (yani Mevlâ’nın Sıfatlarıyla ilgilidir). Bu hadislerin açıklaması hakkında iki mezheb (yol) vardır. Bunları kitabın İmân bahsinde bir çok yerde zikrettik.
Bu yollardan ilki : Bu sözlere manasını araştırmadan,Allâh-u Te’âlâ'nın misli hiç bir sey olmadığını ve yaratıkların özelliklerinden münezzeh olduğunu bilerek îmân etmek.
İkinci yol ise: Bu sözleri Kendi Şân’ına layık bir şekilde tevil etmek. Bu yolu tutanlar dediler ki : Bu sözden murad köle kadının tek ilâha inandığını imtihan etmektir. Yâni her şeyi yaratan ve yönetenin, her istediğini yapanın yalnız Allâh-u Te’âlâ olduğunu kabul ettiğini bilmek içindir. Ve Allâh-u Te’âlâ’ya dua etmek isteyen kişi göğe yönelir, tıpkı namaz kılacak olan kişinin Kâbe’ye yöneldiği gibi. Bu Allâh-u Te’âlâ’nın gökle sınırlı olduğu manasına gelmez. Kâbe cihetinin O’nu sınırlamadığı gibi. Fakat gök dua edenlerin kıblesi olduğundandır. Kâbe’nin namaz kılanların kıblesi olduğu gibi. Veya o câriye puta tapanlardandı. Kendi etrafındaki putlara tapanlardan. Ve o:“fi-s semâ” (gökte) dediğinde onun putlara tapmayan ve tek ilâha tapan biri olduğu anlaşıldı.'' (Sahih-i Muslim Şerhinin 5.cildinin 26.ve 27. sayfalarında)
İmâm Nevevî Müslim Şerhi’nde birinci mezhebi/tenzîhle beraber tefvîd’ı Selef’in Cumhûruna ve Kelâmcılardan bazısına, ikinci mezhebi de Kelâmcıların çoğu ile Selef’den bir takım topluluklara nisbet etmiştir. (Nevevî) o/ikinci mezheb burada Mâlikden ve Evzâî’den hikâye edilmiştir, dedi.
Birkaç şüpheye dikkat çekmeden önce bu hususa değinmek yerinde olucaktır.Selef ve Halef ulemasından vereceğimiz görüşler arasında İmam Nevevi'nin tasnif ettiği gibi ''Tenzih'' asıl olmak üzere Müteşabihata iki farklı yaklaşım görmekteyiz.Selef ve Halef uleması arasındaki icma ise noksanlık ve hudusa delalet edebilecek zahiri manaları almamalarıdır.
1- Selefin yaklaşımı;(et-tevhid maa't-tenzih) Allah'u Tealâ'yı şanına uygun olmayacak vasıflardan tenzih etmekle beraber (kendine sıfat olarak zikretmiş vasıfların hakikatini Allah'a havale etmek,yorum ve açıklamaya girişmemektir.Diğer bir ifadeyle Allah için sıfatlarını dil ile söyleyip anlamına dalmaksızın ,maksadının ne olduğunu söylemeyip zevahirinden tenzih etmektir. Allah'ın indirdiği şekilde iman edip,onların hakikatını Allah'a havele ederler.Mesela istivâ kelimesinin zahiri on küsür manasından biri olan ''istikrar''ı almamak gibi ,''nuzülü'' bir yerden bir yere intikal ve yukarıdan aşağıya inme anlamında almamak gibi ,muradı ilahiye karışmamaktır.Açıkça bu lafızların ne olmadığını söylemelerine ise Te’vîl-i icmâlî denir.
Haberi sıfatlara iman ettikten sonra manalarının Allah’ın ilmine havale edilmesi, Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafiilerin seleften naklettikleri görüş ve anlayıştır. Ehl-i Sünnet bu ana çerçevede ittifak halindedir.
2-Halefin yaklaşımı; (et-tevil maa't-tenzih) Bu tür ayetlerin zahirine yapışan tecsim ve teşbih akidesine ilhat edenlerin yayılmasını engellemek için illa bir mana anlatılacaksa ilgili kelimeleri arap lisanın müsaade ettiği manaları arasından tenzih akidesine en uygun olanı seçip manalandırırlar.Mesela ''istiva'' yı on kusur anlamından ''istirar''(yerleşti) veya ''celese''(oturdu) değilde, istila (malik oldu) manasını alırarak Te’vîl-i Tafsîlî yoluna giderler .Ve bu mananın mutlak olarak Allah'ın muradı olduğunu iddia etmeden Allahu alem (En doğrusunu Allah bilir) derler.
Lügavi açıdan bu lafızların manalarının bilinmesinden o manaların Allah’ın muradı olduğu neticesine varılamaz. Çünkü luğat açısından başka manalara gelmesi de söz konusudur.Şüpheciler bu lafızlara ve ayetlere Allah'ın muradı üzere iman edip ,bunların manalandırılmasında Selef gibi sukut etselerdi kimse onları suçlayamaz,onlar hakkında teşbih,tecsim,temsil gibi mahzurlu şeyler söz konusu olamazdı.Anlaşılan birinci nokta, her iki yaklaşımı benimseyen ulema Allah'u tealâ'yı mahlukatına benzetmekten tenzih etmekte ittifak ettiler. İkinci nokta, her ikisi de varlıklar için konulmuş olan şu lâfızların, Allah'u tealâ hakkında zahir (insanların anladığı açık) manadan başka bir manaya geldiğini kabul ettiler, işte her ikisinin de ittifakı, teşbihi ref, Allah'ı bir şeye benzetmekten kaçınmak içindir.''Bu yüzdendir ki Cüveyni selef ve halef alimlerinin benimsedikleri “tefvid” ve “te’vil” sistemlerinin Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir ''.(Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d.not:1),s.377)