Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 8 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 678
71 den 80´e kadar. Toplam 80 Sayfa bulundu

Konu: kalbden kalbe mesajlar(padişahın işi ne?)

  1. #71
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar)mevla ile aramızı iyi tutalım)

    Ey insanlar! Ne zannediyorsunuz? Bir insan öldüğü zaman, onun yok olup gittiğini mi zannediyordunuz? Elbette ki hayır. Öldükten sonra, toprağa konacağız, toprak olacağız, toz olacağız, havalarda uçuşacağız. Hangi şartlarda ne olursa, Allah Celle Celaluhu her bir zerremizi bir araya toplayacak, bizi biz olarak yaratacak.
    Rabbimizin ne büyük güç ve kudret sahibi olduğunu anlamak için şu meseleye dikkat edin. Bir mezarlığı düşünün binlerce kabir, her kabrin içinde çürümüş bedenler, hiçbir bedenin cüzleri başka bedenin cüzleri ile birleşmez. Her beden kendi cüzi ile tekrar meydana gelecek. Her beden kendi ruhu ile buluşacak.
    Allah Celle Celaluhu şöyle buyurdu:
    "Ruhlar çiftleştirildiği zaman" (81/7)
    Bu işler çok acayip işlerdir. Bunları, felsefi ilimlerle anlamak mümkün değildir. Kıyas kabul etmez. Rabbimizin yaptığı işlere aklımız sırrımız ermez. Hiçbirimizin ruhu başkasının bedeni ile birleşmez. Her beden kendi ruhu ile birleşecek.
    Ya Rabbi! Bize yardım et.
    Kardeşlerim! Bu meseleleri böyle bilelim. Hiçbir zaman kendimize güvenmeyelim. Yarın ne olacağımızı biz bilemeyiz ama Rabbimiz biliyor. Yarın ne ile karşılaşacağımızı O biliyor. Mademki her şey onun kudret elindedir, O'nunla barışık olalım.
    Bir zaman gelecek yer yüzü başka bir yeryüzüne, göklerde başka göklere dönüşecek. İşte o zaman insanlar kabirlerinden çıkacaklar. İnsanların yeniden dirildikleri o gün Rabbimiz şöyle buyuracak:
    "… Bu gün mülk kimindir? Vahid kahhar olan Allah'ındır." (40/16)
    Vay başımıza geleceklere! İşte o zaman sorarım size:
    Nerede tapularınız?
    Nerede apartmanlarınız?
    Nerede arabalarınız, yatlarınız?
    Rabbimiz bizleri dinsizlikten, imansızlıktan muhafaza etsin.
    Bu insana Allah Teala'dan başka vaaz edecek kimse yoktur.
    "Din ilahi bir konudur."
    Bu düsturu Rabbimiz vaaz etti, bu düsturu O ortaya koydu başkası koymadı ve koyamaz. Peygamberanı İzam, Rabbimizin emrettiği şeyler insanlara haber verirler, başka bir şey yapamazlar.


    PİŞMANLIĞIN BİR FAYDASI OLMAYACAK
    Ne mutlu o kimseye ki, sadece Rabbimizin dinine bağlıdır, onun vaazı nasihatlerini dinler. Başka da kimseyi dinlemezler. Kıyamet saati yaklaştığında İsa Aleyhisselam dünyaya teşrif edecekler. O yeryüzüne indiği zaman Hıristiyanları ele alacak ve onlara:
    –Benim şeriatımı mahvettiniz, ben size İncil'i böyle mi bıraktım. İncil'imi ne hale getirdiniz?
    İsa Aleyhisselam şeriatını bozan, İncil'i tahrif edenler en ağır şekilde cezalandıracak.
    Sonrada ahirete hayatında ebedi kalacakları cehenneme gönderilecekler.
    Kitabı tahrip etmeden, Mevla'dan geldiği gibi niçin okumadınız? Kitabı niçin tahrip ettiniz? Maksadınız nedir? Bütün yaptıklarınız eğer Mevla'ya ibadet etmek içinse, bunda da büyük yanlış yaptınız. Mevla size dini nasıl vaaz etti ise, öyle uygulayacaksınız. Bunda değişiklik yapmak, beğenmemek, yanlış değerlendirmeler yapmak kimsenin haddine değil. Bunun hesabı ahiret de çok acı bir şekilde sorulacak, pişmanlıkta olacak ama iş işten geçmiş olacak.
    Bu konuda Rabbimiz şöyle buyuruyor
    "Görecek olsan o vakit ki, günahkârlar Rablerinin huzurunda başlarını eğmiş oldukları halde, "Rabbimiz! Gördük ve işittik, artık bizi geri çevir. Biz sâlih amel işleyelim. Şüphe yok ki, biz kat'i sûrette inanmışlarız, derler." (32/12)
    O gün Rabbimizin huzuruna çıktımızda bir takım kimseler başlarını kaldıramayacak, boyunları bükük bir vaziyette duracaklar. Onlar o kadar rezil–i rusvay olacaklar ki, onların durumlarını kelimelerle anlatmanın imkânı yok. Onların bu rezil duruma düşmelerinin sebebi Mevla Teala'nın emirlerini yerine getirmemeleridir. Mevla'nın emirlerini ciddiye almamalarıdır.
    O gün bu reziller şöyle yalvaracaklar:
    –Ya Rabbi! Sana ibadet etmenin ne kadar önemli olduğunu şimdi anladık. Bizi dünyaya gönderde sana ibadet edelim. Güzel ameller işleyerek huzuruna gelelim.
    Görüyor musunuz ne büyük nimet içinde olduğumuzu. Onlar Rabbimizin emirlerini dikkate almadılar, dikkate almamakla kalmadılar, Mevla'mızın ayetlerine savaş açtılar. Onların İslam dinine açtıkları savaşın yanlışlığını daha ölüm meleğini görür görmez anlamaya başladılar.
    Ahirette Mevla'nın huzuruna çıkıldığında pişmanlığın bini bir para, yalvarmanın ağlamanın haddi hesabı yok. Gerçeği görecekler, yakinen bilecekler ama çare yok.
    Şöyle diyecekler:
    –Ey Rabbimiz! Gördük, işittik, bizi bir daha dünyaya gönder.
    Şimdi niçin aşamıyorsunuz? Şimdi şeytanı işlerle uğraşmaktan Mevla'ya kulluk etmek akıllarına gelmiyor. Şimdi elinizde imkân var, gerektiği şekilde iman edip ibadet etmezseniz pişmanlık kesindir.
    Görüyorsunuz değil mi? İşte bu durumdan ders çıkaralım, ibadetlerimizi edeple, ihlâsla yapalım.

    NİMETİN KIYMETINI BİLMEK GEREK
    Nefsimizi bizim düşmanımızdır. Düşmanımızın ne yapıyoruz? Devamlı şımartıyor, onun bir dediğini iki etmemeye çalışıyoruz. Aman Ağlatmayalım, aman sızlatmayalım, aman korkutmayalım el üstünde tutalım. İnsan cahıl olursa böyle davranır.
    Bu durumu Rabbimiz şöyle haber veriyor:
    "İnsana nîmet verdiğimiz zaman kaçınır, yan çizer ve ona bir şer isabet edince de ye'se düşer." (17/83)
    Rabbimiz yağmuru devamlı ve insanlara lazım olduğu kadar yağdırsa, bu durum bizim kârımıza mı yoksa zararımıza mıdır? Hiç tereddütsüz bizim zararımızadır. Çünkü biz bir şeyin ihtiyacını hissetmezsek, o şeyin Allah'tan geldiğini unutacağımız gibi Allah'ı da unuturuz.
    Bazen şahit oluyoruz, yağmurlar kesiliyor, insanlar, hayvanlar, bitkiler ve toprak yağmura hasret kalıyor. İşte o anda rabbimiz hatırlıyor ve ondan yardım istiyoruz. Rabbimiz yağmuru kesiyor ve kullarını kendisine yalvarttırıyor. Bu çok önemli bir durumdur, işte bu duruma gelen kişi yada kişiler Mevla'mızdan talepte bulunurken mühim ve önemli şeyler isteyelim. Boş şeyler istemeyelim.
    Rivayet edilir ki; bir adama üç makbul dua hakkı verilir. O sırada hanımı da adamın yanında bulunuyordu. Adam dualarını yapmaya başladı, birinci duasında:
    –Ya Rabbi! Şu hanımımı dünyanın en güzel kadını yap!
    Dua kabul oldu ve kadın öyle bir güzelliğe kavuştu ki, dünya da bir eşi daha yok. Kadın bir kendi haline birde kocasının haline baktı ve kararını verdi:
    –Bu saatten sonra seninle evli kalamayız, ayrılacağız. Ben bu halimle krallara, padişahlara layığım.
    Adam şaşırdı, yılardır beraber yaşadığı hanımına bir iyilik yapayım derken, kadın elden gidiyor, ne yapalım bu seferde ikinci makbul duasını yaptı:
    –Ya Rabbi! Şu hanımımı çok çirkin bir kadın eyle!
    Oda ne, kadın o kadar çirkin bir hal aldı ki, bu çirkinlikle bir arada durmak mümkün değil. Baktı olacak gibi değil bu seferde üçüncü makbul duasını yaptı:
    –Ya Rabbi! Hanımını eski haline döndür!
    Üç makbul dua da heba oldu gitti. Böyle mi olmalıydı, eline geçen büyük nimeti nasılda heba etti. Hâlbuki bu adamın yerinde olsak nasıl dua ederdik? İlk makbul duayı "ya Rabbi! Bana rızanı kazanmayı nasıp et!" ikinci makbul duada, "ya Rabbi! Bizi Resulünün yolunda yaşat!" üçüncüde de, "ya Rabbi! Son nefesimizi şehit olarak vermeyi nasıl et!"

    SEBEPLERE TAKILIP KALIYORUZ
    Mevla'mızın kurduğu şu muazzam nizama kimsenin aklı sırrı ermez. Şu yağmuru düşünün, bunun sırrını anla bakalım, anlayabiliyor musun? Uçakla yolculuk yapıyoruz, bir bakıyorsun bulutların üstündesin, masmavi bir gökyüzü, her taraf güllük güneşlik. Sonra bir bakıyorsun, uçak bulutun içine girmiş, şiddetli bir yağmur yağıyor. Az önce güneş, az sonra bulut ve yağmur, anla bakalım anlayabilirsen, bunun hikmetini.
    Yağmurun hikmetini bilemezsiniz, sakın bilirim deme. Madem bilirsin, al dumanı yağdır bakalım yağmuru da görelim seni. Bunlar Rabbimizin ayetlerindendir.
    Bir gün Aişe validemiz Efendimiz Sallalahu Aleyhi ve Sellem'e:
    –Bulutsuz yağmur gördüm, der.
    Efendimiz Sallalahu Aleyhi ve Selem buyurdular ki:
    –Elhamdülillah! Mevla gözünden sebepleri kaldırdı.
    Efendimizin bu sözünden ne anlıyoruz, yağmur için bulut sadece sebeptir.
    Düşünün bakalım, yağan yağmuru özelliği tektir. Yağmur suyunu inceleseniz, yağan yağmurların sularının aynı olduğu görülür. Bütün meyveler yağmurdan aldığı rahmet ile gelişir ve olgulaşır. Toprak tek, yağmur tek ama meydana gelen, meyveler rengârenk, tatları çeşit çeşit, ebatları farkı. Hatta kokuları farklı, bazen insana farklı farklı faydalar sağlıyor. Bu kadar farklılık nereden geliyor.
    Muhassıs olmasaydı, mütehassıs olur muydu?
    Yanı rengi, o renk yapan.. O tadı, o tat yapan.. Kokuyu o koku yapan.. Kimdir? Bunlar olmasaydı, bu meyvelerin bu özellikleri olur muydu?
    İnsan bunları düşünür mü? Sadece yemesini bilir. Yediğin bu meyve nasıl yaratıldı, ne hikmet ile senin yanına kadar geldi. Bunları düşünen yok..

  2. #72
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar)mevla ile aramızı iyi tutalım)

    asker olduk şeytana gayret ettik isyana mevla soracak sana ve bana ey kulum ne ile geldin bana bu soruya muhatap olmak istemiyorsak bence rabbimizle aramızın iyi olması gerek bunun içinde emirlerine sıkı sıkı sarılmak gerek

  3. #73
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 25.07.06
    Mesajlar: 205
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar)mevla ile aramızı iyi tutalım)

    allah hepimizden razı olsun kardeşim çok güzel yazılar yazı yosun ama kaynaklarınıda yazarsan çok sevinirim çünkü bu yazıyı bir kitaptan alıyosan yazarın hakkını yemiş olmazmıısn altına yazar ... ya teşekkür ederim diye bi not düşersen için rahat olur en ufak seylerin bile hakkını verecegiz kardeşim allah yardımcımız olsun

  4. #74
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(itibar son nefesedir)

    BİZİ MUSA'DAN KURTAR
    "Onlara, kendilerine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku." (A'râf,175)
    Bu âyeti kerimede bahsi geçen kişi Bel'am İbni Baurâ adında İsrailoğulları'na mensup bir zattır. Bel'am İbni Baura ilmi, ihlâsı ve ameli ile öyle bir makama çıkmıştı ki, İsmi Âzam'ı bilirdi. Başka hangi nimetlere kavuşmuştu derseniz, körleri, kötürümleri, sakatları iyileştirirdi. Her duası kabul olunurdu.
    Bel'am İbni Baurâ'nın kavmi kâfirdi. Bu kâfir kavmin içinde sadece kendisi ve ailesi müslümandı.
    Bel'am bulunduğu bu makamı son nefesine kadar muhafaza edebildi mi? Mesele son nefese kadar istikamette olabilmektedir. Denilmiştir ki, "İtibar ancak son nefesedir."
    Bel'am'ın kavmi kâfirdi, kâfirliklerini ve isyanlarını artırdılar. İsyanda o kadar ileri gittiler ki; Cenabıhak bu kavmi cezalandırmak için Musa Aleyhisselâm'a onlarla savaşması için emir verdi. Musa Aleyhisselâm savaş hazırlıklarına başlayınca bu haber çabuk duyuldu. Bel'am'ın kavmi haberi duyunca korkuya kapıldılar ve dediler ki:
    "Bizim Musa ile baş edecek gücümüz yok." Aralarında ne yapacaklarını tartışırlarken içlerinden biri şöyle dedi:
    "Şu duası kabul olan Bel'am'a gidelim, o bizi Musa'dan kurtarır."
    Kavmin ielri gelenleri Bel'am'ın yanına gidip durumu söylediler:
    "Musa ordusu ile yola çıktı, üzerimize geliyor, bizi helâk edecek. Gidecek bir yerimiz yok, sana geldik, bize yardım et, Musa'yı bizden uzaklaştır." Kavmini dinleyen Bel'am onlara dedi ki:
    "Siz ne istediğinizin farkında mısınız? Musa, Allah'ın nebîsidir, ben Allah'ın dostunun aleyhine nasıl dua edebilirim?"
    Bel'am kavminin talebini reddetti. Fakat kavminin başka yapacak bir şeyi yoktu. Musa Aleyhisselâm ile baş etmeleri imkânsızdı. Önlerinde tek bir çıkar yol vardı: Bel'am İbni Baurâ'yı ikna etmek.

    EY BEL'AM
    HELÂK OLACAKSIN!
    Kavmi birçok hediyelerle, ziynetlerle Bel'am'ın hanımının yanına gittiler. Bel'am'ın hanımına dediler ki:
    "Başımızda şöyle bir sıkıntı var. Biz senin efendinle konuştuk, ama bir türlü ikna edemedik. Sen bizim yerimize efendin ile konuş ve onu ikna et, bize yardım etsin." Kadın hediye ve ziynetleri görünce "Tamam." dedi.
    "Ben Bel'am ile konuşup bu işi halledeceğim."
    Bel'am'ın, hanımına karşı düşkünlüğü vardı, onu çok sever, onun sözüne itibar eder, isteklerini yerine getirirdi. Hanımı Bel'am'ın yanına gelerek ona durumu arzetti.
    "Bunlar bizim yakınlarımız, komşuluk hakkı vardır. Yakınlarımız darda kalınca onlara yardım etmek görevimizdir. Şimdi onlar çok büyük bir sıkıntı ile karşı karşıyadır. Senin gibi bir adam nasıl olur da komşularına yardımdan kaçınır." Bel'am İbni Baurâ:
    "Hiç olacak iş mi? Bir peygamberin aleyhine nasıl dua edilir? Bu ona Allah katından verilmiş bir emirdir. Şayet bu emrin Allah katından olmadığını bilsem, kavmime dua edebilirdim."
    Karısı vazgeçecek gibi değildi. Bir açık kapı buldu ya, "Bu emir Allah katından olmasaydı"… O da bu emrin Allah katından olmadığını anlatmaya, bu konuda Bel'am'ı ikna etmeye çalıştı. Uzun uğraşmalar sonucunda, kadın Bel'am'ı ikna etti. Bel'am Musa Aleyhisselâm'ın aleyhinde dua etmeyi kabul etti. Bel'am'a o gece rüyasında "Ey Bel'am helâk olacaksın." denildi.
    Karısının baskıları gözünü öyle bir döndürmüştü ki, rüyasındaki uyarıyı önemsemedi bile. Sabah olduğunda her zamanki gibi eşeğine binerek dua ve niyazda bulunduğu dağa çıkmak için yola koyuldu. Yola koyulmuşlardı ki, eşek adım atmadı. Eşeğini dövdü olmadı. Eşek ayak diremiş, bir adım dahi atmıyordu.
    Allah Celle Celaluhu'nun izni ile eşek dile gelip konuştu:
    "Ey Bel'am! Sana yazıklar olsun! Sen beni nereye götürüyorsun? Görmüyor musun ki, önümü melekler kesmiş. Allah'ın nebîsinin aleyhine dua etmeye nasıl gidebilirim, bırak beni."
    Bel'am baktı olmayacak, eşeğini bıraktı, yaya olarak dağın tepesine çıktı. Buraya dikkat edin. Bakın bir insan nasıl azıyor, nasıl sapıtıyor, yoldan çıkıyor?

    DUA AĞZINDAN
    TERS ÇIKIYOR
    Dağın zirvesine çıkan Bel'am'ın yanına kavminden de birtakım beyinsizler gelmişti. Hep birlikte başladılar Musa Aleyhisselâm'a beddua etmeye. Bel'am'ın Musa Aleyhisselâm'a yaptığı beddualar, ters dönüyor, kavmine yöneliyordu. Kavmi şaşırdı:
    "Ey Bel'am! Ne yapıyorsun? Sen bize beddua ediyorsun."
    "Benim elimden bir şey gelmiyor. Ben Musa'nın aleyhine dua ediyorum, ağzımdan dua sizin aleyhinize çıkıyor."
    Bel'am ebedî kaybedenler kervanına yazılmıştı. Duası biter bitmez dili uzamaya başladı. Dili göğsüne kadar uzadı. Bel'am dedi ki:
    "Allah'a yemin olsun ki, dünyamı da âhiretimi de kaybettim. Benden size hayır yok. Siz şimdi beni iyi dinleyin. Elinizin altındaki genç kızlarınızı giydirin, bir güzel süsleyin. Musa'nın ordusu gelince, kızlarınızı ordunun içine salıverin. Kızlarınız Musa'nın ordusundaki erkeklerin kendilerine karşı saldırılarına ses çıkarmasınlar."
    Sapıklığı görüyor musunuz, nereden nereye?
    Musa Aleyhisselâm'ın ordusu, yaklaşınca genç kızlar, genç kadınlar, Musa Aleyhisselâm'ın ordusunun içine dalıverdiler. Musa Aleyhisselâm'ın ordusunun içine giren kadınların içinde bir tanesi çok güzeldi, güzelliği dillere destandı. Bu güzel kadın, Musa Aleyhisselâm'ın komutanlarından birinin dikkatini çekti. Komutan kadını yanına alarak doğruca Musa Aleyhisselâm'ın huzuruna çıktı. Komutan kadını Musa Aleyhisselâm'a göstererek dedi ki:
    "Sen şimdi diyeceksin ki, bu kadın sana haramdır?" Musa Aleyhisselâm:
    "Evet, haramdır. Sakın o kadına yaklaşma." Fakat komutan Musa Aleyhisselâm'ın sözünü dinlemedi. Kadına yaklaştı, komutanın yaptığını gören bir takım beyinsizler de aynı çirkinliği yaptılar. Aradan çok zaman geçmedi ki, askerler arasında kolera salgını baş gösterdi. Rivayet edilir ki, yetmiş bin kişi koleraya yakalandı. Sonra ordunun içinden güçlü kuvvetli bir zat çıktı ve komutan ve birlikte olduğu kadını kılıç darbesi ile öldürdü. Bundan sonra salgın bıçak gibi kesildi ve askerler sağlıklarına kavuştular.

    DÜNYAYA MEYLEDENİN
    SONU HÜSRANDIR
    Mevlâ Teâlâ, Bel'am İbni Baurâ'dan imanını soyup çıkardı. Onda bulunan bütün özellikler gitti. Bel'am İbni Baurâ'dan yüksek makam alındığı gibi, rivayet edilir ki, tarihin ilk inkâr kitabını da Bel'am yazmıştır. Nereden nereye… Yukarıda yazmıştık. "İtibar ancak son nefesedir." Rabbim ayağımızı kaydırmasın, son nefesimizi kâmil iman ile teslim etmeyi nasip etsin.
    "Dileseydik, elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler."(A'râf, 176)
    Bel'am bu kadar bilgiye, ilme sahip olduğu hâlde bakın ne duruma düştü. Bu hâdiseden çok ama çok ibretler almalıyız. Bir büyük âlim nereden nereye düştü, bu kadar âyeti bilen adam kelp gibi oldu.
    Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
    "Âhir zamanda kişinin cehenneme girmesi ya zevcesinin, ya annesinin, ya babasının, ya da evlâdının yüzünden olacaktır."
    Bel'am İbni Baurâ'nın kıssası birçok peygamberin merakını celbetmiştir. Allah Teâlâ'ya sormuşlar:
    "Ya Rabbi! Bel'am İbni Baurâ'ya bu kadar âyetler verdin, onları niçin muhafaza etmedin?" Cenabıhak buyurmuş ki:
    "Biz ona çok sayıda nimetimizi verdik, o verdiğimiz nimetlere bir gün şükretmedi. Eğer şükreden bir kul olmuş olsaydı, onu muhafaza ederdik."
    Şükretmek çok büyük bir hâdisedir. Şükreden kul olalım ki, durumumuzu garantiye alalım. Bel'am İbni Baurâ şükreden kul olmadı, dünyaya meyletti. Dünyaya meyletmesi de onu perişan etti. Ebedî kazananlar içindeyken bir anda ebedî kaybedenlerden oldu. Ders alalım ve dünyadan mümkün mertebe uzak duralım.

  5. #75
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(kıyamet yaklaştı)

    Rabbimiz kullarının ne yaptıklarını hiç şüphesiz bilir. Kur'an-ı Kerîm'de Kamer sûresi işte bize bundan haber vermektedir. Şimdi dikkatle okuyalım ve ne durumda olduğumuzu daha iyi anlayalım. Eğer durumumuz iyi ise, bize: “Sabit olun ve daha sıkı sarılın!” deniyor. Eğer durumumuz bozuksa: “Düzeltin!” uyarısı yapılıyor. Yolumuzu düzletmeden ahiret yolculuğuna çıkmayalım inşallah. Bu dünyada düzelttik düzelttik; aksi hâlde bozuk gidersek, durumuz orada hiç düzelmez. Şimdi Kamer sûre-i celilesine bir bakalım, bize neyi haber veriyor.

    “Kıyamet yaklaştı, ay ikiye bölündü.” (54/1)

    Kelimesi Kur'an-ı Kerim'de çok vardır. Bu kelimeden ne anlıyoruz? “Yaklaştı” mânasını anlıyoruz. Yaklaştığını kim buyuruyor? Allâmü'l-guyûb olan Allahu Teâlâ, kıyametin yaklaştığım bildiriyor. Kıyametin birçok isimleri vardır; bir ismi de budur.

    Ayın yarılması kıyametin alâmetlerindendir, nişanlarındandır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin yeryüzüne teşrif etmesi de kıyametin alâmetlerindendir.

    Şu toprakların altında nice insanlar yatmaktadır. Bu insanların her biri yattıkları yerden çıkarılacak, en ince ayrıntılarına varıncaya kadar yeniden yaratılacaklar. Buna bu şekilde inanmak gerekir, inanmayanda hayır yoktur.

    Günlerden bir akşam Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Beytullah'ın yanına geldi. O esnada Kureyş'in ileri gelenleri de orada bulunuyordu. Kureyş'in ileri gelenleri Efendimize dediler ki:

    “Eğer şu gökteki ayı yararsan sana iman edeceğiz.” Onların amacı öyle bir şey isteyelim ki, yapamasın ve mahcup olsun. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ellerini kaldırdı, dua etti. Sonra da mübarek şehadet parmağı ile aya işaret etti. “Bismillâhirrahmânirrahîm” demesi ile ay iki parça oldu. Bir parçası şarka, bir parçası garba gitti.

    Müşrikler açıktan açığa ayın ikiye bölünme hâdisesini gördükleri hâlde yine küfürlerinde ısrar ettiler ve birbirlerine:

    “Bu bize sihir etti, başka insanlara da soralım,” dediler.

    Başkalarına da sordular; sonuç değişmedi, her sordukları, bu büyük hâdiseyi doğruladı. Her sorulan, aynı gece semâda ayın iki parça olduğunu gördüğünü söyledi. Buna rağmen müşrikler:

    “Bu bir sihirdir,” demekte ısrar ettiler. Dünya o gün bu gündür, böyle inkâr eden insanlarla doludur.

    Evvel zamanlarda, rüzgârlı bir günde Bandırma'da deniz sahilinde bulunuyordum. Çok sert ve şiddetli bir rüzgâr vardı. Denizde oluşan dev dalgalar, kıyıyı dehşetli bir şekilde dövüyordu. Ben bu manzarayı seyrederken, az ilerimde birkaç subay bir araya gelmiş, oturuyorlardı. Birden bana seslendiklerini fark ettim ve yanlarına gittim.

    İçlerinden bir tanesi bana bir soru sordu:

    “Sizler ay yarıldı diyorsunuz, bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz?”

    Ben cevap vermeden yanında oturan arkadaşı ona dönerek dedi ki:

    “Şu muazzam kâinatı ve içindekileri yaratan Allah, onu mu yapamaz. Ayı ortadan ikiye ayırmak mı zor, yoksa onu yaratmak mı zor? Cenab-ı Hak onu yoktan yarattı; yoktan yaratan yarmayı mı beceremeyecek?”

    Soruyu soranda ses yok. Sorduğuna pişman olmuştu, hiçbir karşılık da veremedi.

    Yârabbi! Böyle imansızların şerrinden sana sığınırız. İmansızlıktan bizi koru. Bu imanı bizlere sen verdin, muhafaza et yârabbi!

    Sûre-i Enbiya'da şöyle buyurulur:

    “Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden inkâr edenlerin gözleri dona kalır. “Yazıklar olsun bize!” (derler.) Gerçekten biz bu durumdan habersizmişiz, hatta biz zalim kimselermişiz.” (21/97)

    Aynı sûrenin bir başka âyetinde de şöyle buyurulur:

    “İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hâl böyle iken onlar gaflet içinde yüz çevirdiler. Rablerinden kendilerine ne zaman bir ihtar gelse onlar bunu hep oyuna alarak dinlerler.” (21/1)

    O hesap gününde Mevlâ Teâlâ'ya ne cevap vereceğiz? Hiç hesap kolay verilir mi? Yalan, yanlış işler yapmayalım. Nefsimize uyup da bize kötü işler yaptırmasına izin vermeyelim.

    Kardeşlerimiz hakkında kötü haberler geliyor bana. Derler ya, uzun kulaklı dağda ölür zararı eve gelir. Kardeşlerimiz bu kötü işleri nasıl yaparlar? Olmayan şey duyulmaz, olan şey duyulur. Yârabbi! Senin rızanın dışında iş yapanları ıslah eyle!

    Değerli kardeşlerim! Yaklaşan hesap gününü, oyuna eğlenceye dalarak aklımızdan çıkarmayalım. Oyun ve eğlenceye dal bakalım. Oynarsın, oynarsın; ama bir gün cehennemde kaynarsın. Çok pişman olursun; ama ne yazık ki o günde pişmanlık fayda etmez.

    Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:

    “Yerden sakının! Çünkü o, sizin annenizdir. Onun üzerinde hayır ve şerden amel eden hiçbir kimse yoktur ki, hepsini olduğu gibi haber vermesin.”

    Her şey yaptıklarınıza şahitlik edecek. Yattığınız yerden, oturduğunuz koltuğa, yürüdüğünüz yerler, hatta âzâlarınız bile yaptıklarınızı hem haber verecek, hem de şahitlik ederek doğrulayacak. Her nerede ne yaparsan yap, yalnız değilsin, tek başına değilsin; her yaptığın kaydedilmektedir.

    Bu hususu beyan eden bir âyet-i celilede Mevlâ Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Allah'ın düşmanları ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün hepsi bir araya getirilirler. Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir. Derilerine: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. Onlar da: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır, yine ona döndürülüyorsunuz,” derler.” (41/19-21)

    Kıyamet günü bütün kâfirler ateşe sürüklenmek üzere toplanacaklar. Arkadakiler gelip onlara katılıncaya kadar öndekiler durdurulacaklar. Böylece bütün kâfirler toplu olarak ateşe sevk olunacaklar. İşte o zamanda kulakları, gözleri ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecek.

    Gözleri diyecek: “Benim ile harama baktın.”

    Kulakları diyecek: “Benimle haram dinledin.”

    Derileri diyecek: “Beni harama değdirdin.”

    İşte kardeşlerim! O dehşetli günde âzâlarımız, asıl vazifelerini yapsalar, birbirini korusalar, birbirlerine yardım etseler ya. Milletin dinî ilimlere, bu yazdıklarımızı bilmeye son derece ihtiyacı var. Bunları tüm insanlara anlatalım. Zengin fakirin hâlinden, tok açın hâlinden ne anlar, derler.

    Şiddetli soğuk bir kış gününde adamın biri dağda soğuktan donmuş. O donduğu zaman, hanımı ise evinde sıcak sobanın başına oturmuş, onu beklemektedir. O sırada birisi kadına bir haber getirir:

    “Kocan, soğuktan donmuş.”

    Kadın demiş ki:

    “Bu sıcakta soğuktan ölenin gözü kör olsun.”

    Tok adam aç adamın hâlinden anlamaz. Tok adama, “filan kişi açlıktan öldü” deseler, “vay vay bu bollukta açlıktan öldü, öyle mi?” der. Cahilin hâlinden âlim, tembel adamın hâlinden çalışkan adam anlamaz. İyi okuyalım, Rabbimizin bu kadar sözleri bize ulaştığı hâlde aynı tas aynı hamam kalırsak, bu onun hiç hoşuna gitmez.

    Anlatıldığına göre âlim bir hoca efendi, ihtiyar bir köylüye çok inceliklerden anlatıyormuş. Köylü de dikkatlice hocaya bakıyormuş. Hoca efendi köylüye:

    “Çok dikkatli dinliyorsun; anlattıklarımı anlıyorsun değil mi?” demiş. İhtiyar köylü:

    “Konuşurken sakalınız oynuyor; sakalınızın oynaması çok acayibime gitti.” diye cevap vermiş. Bunlar hikâye tabiî; ama ders alınacak birer de kıssa. Hoca efendi o kadar ince şeyler anlatıyor, cennetten cehennemden, Mevlâ'nın cemalinden söz ediyor. Bu anlatılanlar ihtiyarın acayibine gitmiyor da sakalının oynaması acayibine gidiyor.

    Sûre-i Bakara'da şöyle buyurulur:

    “Sonra onu müteakip kalpleriniz katılaştı. O kalpler taşlar gibidir. Veya katılıkça daha şiddetlidir. Ve şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki, ondan ırmaklar kaynar. Ve yine şüphe yok, taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar. Ve yine şüphe yok, taşlardan öylesi vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşüverir. Allah(u Teâlâ) ise sizin yaptıklarınızdan asla gafil değildir.” (2/74)

    Bir bakarsın, insandan yumuşağı yok. Bir bakarsın insandan da serti yok. Mevlâ'nın zikri insanı yumuşatır. Kur'an-ı Kerîm de insanı yumuşatır. Bu durum, sûre-i celilede şöyle haber verilmektedir:

    “Rablerinden korkanların bu Kitabın etkisinden tüyleri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar. İşte bu Kitap, Allah'ın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa, artık ona yol gösteren olmaz.'' (39/23)

    Her işi zamanında yapmak gerekir. Zamanında yapılmayan iş için üzülmemiz gerekir. Zamanında öğrenilmeyen Kur'an için özellikle üzülün ve pişman olun. Özellikle hanım kardeşlerim, Kur'an'ı çokça ezberleyin; tamamına tâkat getiremiyorsanız ki, işinizin zor ve ağır olduğunu biliyorum. Birçok sûreyi ezberlemeye gayret edin. Kıssaları okuyun, kıssalarda birçok hisseler vardır. Onlardan bu güzel hisseleri çıkarın, yaşantınızda ders olarak uygulayın. Şunu da unutmayın ki, nasibi kapanmış, yola gelmeyecek birine ne yaparsanız yapın, onu doğru yola getiremezsiniz.

    Rabbimiz sûre-i celilede şöyle buyurmaktadır:

    “Gördün mü o kimseyi ki, kendi hevasını kendisine ilah edinmiş ve onu Allah bir bilgi üzerine şaşırtmış ve kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış ve gözü üzerine bir perde kılmış? Artık ona Allah'tan sonra kim hidayet edebilir. Hâlâ düşünmez misiniz?” (45/23)

    Şimdi suç kimde? Elbette ki suç, sende… Sen kendini Allah'ın süngüsüne saplarsan, Allah Celle Celâluhu ne yapsın? İllâ da ısrar ediyorsun; Mevlâ ne yapsın, söyleyin bakalım? Mevlâ Teâlâ'nın razı olmadığı işleri yapmayacaksınız. Bu işin küçüğü, büyüğü yok. Mevlâ yapma diyorsa, yapmayacaksın. Küçük de olsa, büyük de olsa muhalefetten sakınacaksın; cereyandan sakındığımız gibi. Sen Rabbinin emrini bir tarafa bırakıp, nefsinin arzu ve isteklerini yapacaksın, sonra da diyeceksin ki: “Rabbimiz bize yardım etmiyor.” Bu bizim çok büyük bir kusurumuzdur; bu kusurumuzu görelim ve ona göre nefsimize rest çekelim.

    Kardeşlerim!

    Yukarıda ne demiştik: “Kıyamet yaklaştı.”

    O gün nasıl bir gündür?

    O gün çok dehşetli bir gündür. Bir kimseye bir buğday tanesi kadar borcun olsa, borcun olan kişiye yedi yüz elli vakit namazın sevabını versen, yine de borçtan kurtulamayacağın çok çetin bir hesap günüdür.

    “Ay yarıldı.”

    Şöyle derin derin bir düşünün: Eğer Allah Celle Celâluhu hidayet vermezse, ayın yarılması kime ne fayda sağlar?

    Bir gün Kureyş müşrikleri Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize geldiler ve dediler ki:

    “Hazreti Musa elindeki asayı taşa vurunca sular fışkırmıştı. Hazreti İsa ölüleri diriltmişti. Sen de şu Safa dağını altın yap da biz o zaman sana elbette iman edeceğiz.”

    Sahâbe-i kiram istenilen mucizenin verilmesi için Peygamberimizden dua etmesini niyaz ettiler. Peygamber Efendimiz başladı dua etmeye. Cibril-i Emin geldi ve buyurdu ki:

    “Yâ Resûlullah! Dilersen Safa dağı altın olur; ama o müşrikler gene iman
    etmezlerse, derhal helak olurlar. Kendi hâllerine bırak onları. Sırası geldikçe onlardan iman edenler olacak.”

    Bu hâdise üzerine En'am sûresinin şu âyet-i celileleri nâzil oldu.

    “Kendilerine bir mucize gelirse, mutlaka inanacaklarına dair kuvvetli bir şekilde Allah'a and içtiler. De ki: Mucizeler ancak Allah katındandır. Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?

  6. #76
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar)mevla ile aramızı iyi tutalım)

    ne demek kardeşim sadece dikkat etmemişim özür dilerim hatırlattığın içinde tşk ben genelde yazıları beyan dergisinden tercih ediyorum allaha emanet ol

  7. #77
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    KALBDENKALBE MESAJLAR(ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF ALLAHA İTAATTEDİR)

    Şimdi şeref nerededir? Şeref, elbette Islâm'dadır, Acem olsun, Arap olsun, Türk olsun, Kürt olsun, siyah olsun, beyaz olsun… Kim olursan ol. Kim daha ziyade takva ehli ise, şerefli ve üstün olan odur.

    Üstünlük ve şeref, makam sahibi bir zatın oğlu veya kızı olmakla elde edilmez. Yine zengin bir adamın karısı olmakla da kazanılmaz. Şerefi rütbe, makam ve riyasette de hiç aramayın. Malda, mülkte, güzellikte de aramayın.
    Şeref ve üstünlüğü nerede arayacağımızı bize anlatan şu olaya kulak verelim:
    Bir rivayete göre; Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanıdır… Bir gün, siyahî bir köle satılığa çıkarılır. Satılığa çıkarılan köle, kendisinin yeni efendisinden şöyle bir ricada bulunur:
    "Beni alan kimse beş vakit namazımı Resûlullah'ın arkasında kılmaktan beni alıkoymasın."
    Kölenin bu ricasını kabul eden biri onu satın alır. Köle artık bütün namazlarını Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in arkasında kılmaktadır. Gün olur, bir namazda Efendimiz kölenin hazır bulunmadığını fark eder. Kölenin sahibine durumu sorar:
    "Kölen nerede?"
    "Hastalandı."
    Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ashabı ile birlikte köleyi ziyaret ederler. Bu ziyaretten birkaç gün sonra köle vefat eder. Vefat haberi Efendimize ulaşınca, kölenin vefat ettiği yere giderler. Köleyi kendi elleri ile yıkar, kefenler, namazını kıldırır ve defneder. Bu durumu gören ensâr ve muhacirînden bazıları:
    "Bu bir köleydi. Peygamber Efendimiz ona ne kadar çok önem verdi" diyerek hayretlerini ifade ederler. Işte o sırad a şu âyeti kerîme nâzil olur:
    "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbiriniz ile tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır." (Hucurât, 13)
    Şimdi şeref nerededir? Şeref, elbette Islâm'dadır, Acem olsun, Arap olsun, Türk olsun, Kürt olsun, siyah olsun, beyaz olsun… Kim olursan ol. Kim daha ziyade takva ehli ise, o, Allah katında en kerimdir, en şereflidir.
    Evliyaullahtan bir zat, çöplükte temiz bir bez parçası görür. Onu almak için çöplüğe doğru yöneldiğinde, aynı anda bir köpek de aynı çöplükte bir kemik parçası görmüştür. Ikisi birden çöplüğe doğru hareket ederler, niyetleri farklı; ama hedefleri aynı çöplüktür. Köpek, Allah dostunun, kendi kemiğini alacağını sanarak ona hırlamaya başlar. Allah dostu, köpeğe dönerek şöyle der:
    "Ey köpek! Çok iftiharlanma. Bizim birbirimize karşı hiçbir üstünlüğümüz yok. Ne senin iyi olduğun belli, ne de benim. Yarın âhirette imtihanı kazanıp sıratı geçebilirsem, ben senden üstünüm. Çünkü sen orada toprak olacaksın, ben ise, Rabbimin nimetlerine kavuşacak ve cennete gireceğim. Fakat imtihanı veremez, sırattan cehenneme düşersem, o zaman sen benden üstün olacaksın. Çünkü senin toprak olman, benim cehenneme girmemden daha hayırlıdır."
    Kureyş'ten bir topluluk, bir gün Allah'ın Resûlü'ne uğradılar. O sırada Resûlullah'ın yanında Süheyb, Ammar, Bilâl, Selman ve Habbab Radıyallahu Anhüm gibi fakir ve zayıf mü'minler bulunuyordu. Mekke'nin ileri gelen müşrikleri Hz. Muhammed'i bu fakir, garip ve zayıf mü'minlerle görünce:
    "Ya Muhammed! Kavminin ulularını ve şereflilerini bıraktın da bunlarla mı oturup kalkıyorsun? Bizi senden bunlar uzaklaştırıyorlar. Bunları yanından kovarsan, biz de seninle oturur ve seni dinleriz." dediler.
    Müşriklerin bu teklifine karşı Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
    "Mü'minleri yanımdan kovamam." buyurur. Müşrikler:
    "Öyleyse biz geldiğimizde onlar meclisten kalksınlar. Arabistan'ın çeşitli yerlerinden gelen insanların, bizi o kölelerle görmesinden hayâ ederiz. Biz senin yanında bulunurken onlar yanımızdan uzak olsunlar, biz kalkıp ayrıldığımızda dilersen onları yanına tekrar oturt." teklifinde bulundular.
    Peygamber Efendimiz müşriklerin bu teklifini kabul eder gibi olmuştu. Hemen âyeti kerîme olaya müdahale etti:
    "Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki, onları kovup da zalimlerden olasın!" (En'am, 52)

    Allah
    vaadinden caymaz
    "Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (Islâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler, hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır." (Nur, 55)
    "Allah vaadetti" de ve orada dur; zira Mevlâ Teâlâ buyuruyor ki:
    "Muhakkak Allah vaadinden caymaz."
    Yukarıda zikrettiğimiz âyeti kerîme senelerden beri sayısızca defa okunmuştur. Lakin şimdi verdiğimiz mânasına hiç rastlamadık; bu mânası hiç düşünülmedi. Üstadımız buyurdu ki:
    "Bir âyeti celîlenin mânasını çözmek kadar tatlı bir şey yoktur."
    Bu büyük lezzetten, tattan kendinizi mahrum etmeyin. Hele o analar, babalar yok mu, tefsir okuyan çocuklarının ne kadar güzel bir şeyle meşgul olduklarını anlamıyorlar. Bazı ana babaların şöyle dediklerini üzüntü ile öğreniyoruz:
    "Âyetlerin mânalarını bilecekler de ne olacak?" Yazık, hem de çok yazık… Babalar, analar geri kaldılar; onlardan dünyaya gelenlerse daha ileri gittiler. Birçok defa rastladık: Gençler, çocuklar meseleyi kavramış; fakat analar babalar kavrayamamışlar. Mevzuumuza dönelim. Mevlâ Teâlâ vaadetti. Kime? Iman edip sâlih amel işleyenlere… Amel imana bağlıdır. Iman kuvvetliyse amel de kuvvetlidir. Iman zayıfsa, amel de zayıftır. Mevlâ Teâlâ bu âyeti kerîmesinde şöyle buyurmuş oluyor:
    "Ey kullarım! Sizler bana iki şeyi, iman ve sâlih ameli temin edin; bunun karşılığında ben de size üç şeyi temin edeceğim:"
    1Sizleri yeryüzünde halife, hükümran kılacağım.
    2Islâm'ı kuvvetlendirip, icra imkânı vereceğim.
    3Iç ve dış korkulardan size emniyet vereceğim.
    Değerli kardeşlerim, bunlar sizin bizim yapacağımız işler değil; bunlar Mevlâ Teâlâ'nın yapacağı işlerdir. Hükmü veren O, biz karışamayız. Biz ancak başta açıkladığımız iki şartı yerine getirmeye bakalım.
    Toplumumuza şöyle bir baktığımızda ilk iki şartın yani iman ve sâlih amel şartlarının olduğunu görürüz. Bu iki şartın olmasına rağmen, Mevlâ Teâlâ'nın üç vaadi hâlâ tam olarak yerine gelmemiştir. Neden? Nedenini anlamak için, Kur'anı Kerîm'e müracaat edeceğiz. Bu sûrenin âyetlerinde geçen iman ve ameli sâlihin, bir başka sûrenin âyetlerinde nasıl olması gerektiği bildirilmektedir. Dinleyelim bakalım, ne buyuruyor Rabbimiz:
    "Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
    Allah'a ve Resûlü'ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır." (Saf, 1011)
    Âyeti celîlede Mevlâ Teâlâ:
    "Ey iman edenler!" diye hitap ettikten sonra "Iman ediniz" diye emir buyuruyor. Bundan kasıt şudur:
    "Ey sûreta iman edenler! Hakikî iman ediniz!" Sûreta olan iman, büyük davaları kaldıramaz. Bu sebepten Mevla Teâlâ'nın sûrei Nur'daki üç vaadinin tahakkuku, iman ve ameli sâlihin hakikate erişmesine bağlıdır. Dolayısıyla âyeti celîle, şu mânayı ifade eder:
    "Allah sizden hakikaten iman edip, hakikaten ameli sâlih işleyenlere vaadetti."
    Yaşadığımız zaman, hiç şüphesiz çetin ve zorlu bir zamandır. Dinî faaliyet alanları kısıtlı olup, dinî müesseselerin önünde büyük meseleler vardır. Islâm dini çok büyük dindir. Bu dinin büyüklüğü ölçüsünde büyük âlimler lâzımdır.
    Büyük âlimler nasıl olur? Büyük âlimler, kenarlarda, köşelerde olmaz. Âlim olmak, muntazam bir tahsil devresi ister.
    Diğer ilimler okunurken, Islâm ilmi gereği gibi alınamıyor, ondan yoksun kalınıyor. Olmaz! Olamaz azizim! Bu din ufacık bir engel kabul etmez. 17 sene başka ilimler okuyacaksınız sonra da, din hocası olacaksınız, nerede?...
    Boğaz Köprüsü'nü bir marangoz yapabilir miydi? Hayır! Onu, bu işlerden anlayan mühendisler yaptılar. Islâmî ilimler de bir köprü gibidir. O kadar muazzam bir köprüdür ki, kâinat oradan geçecektir. Bunu hiç küçük hocalar becerebilir mi? Büyük âlimler yetiştirebilmek için büyük imkânlar lâzımdır.
    Istanbul'da Usuli Fıkıh kitabını okutabilecek birkaç hoca zor bulunur. Bu ve benzer kıymetli kitapları yazan aslanlar, âhirete intikal ettiler. Yazmış oldukları eserler de yavaş yavaş unutuluyor. Nitekim Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
    "Allah Teâlâ kullarından ilmi çekip almaz; lâkin âlimlerin canını almakla ilmi alır. Bir tek âlim kalmayıncaya kadar âlimleri çekince, insanlar kendilerine birtakım câhil reisler edinirler. Bütün müşkül meseleler o câhil kimselere sorulur; onlar da bilgisizce fetva verirler. Böylece hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar."
    Denizlerin suyu çekilse, balıklar ortada kalır, onları yemek için kargalar toplaşırlar.
    Mevlâ Teâlâ, iman edip ameli sâlih işleyenleri dünyada halife kılacağını vaadetmiştir

  8. #78
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(BU MUAZZAM NİZAMI YARATAN ZAMANI GELDİĞİNDE YIKACAK)

    Rabbimiz kendisini kullarına tanıtmak istiyor:
    "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah'tır. O'nun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O hâlde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?" (Yunus, 10/3)
    Koskoca gökler ve o göklerde direksiz dayanaksız duran kubbeler, hiçbir yere bağlı değil, ne zincir ne de ona benzer bir şey yok. Yıldızlar, gezegenler birbirine çarpmadan, bir nizam ve düzen ile hiç aralıksız dönmektedirler. Güneş, ay onlar da bir hesap ile dönmektedirler, öyle bir hesap ki, zerre miktar şaşmaz bir hesap. Allah'ımız ne kadar büyüktür ki; bu kadar büyük göklerin idaresi, bütün kâinatın tedbiri yed–i kudretindedir.
    Kâinat yaratıldığı günden bu yana, kâinattaki bu muazzam düzenin işlemesinde hiç hata yapmadı, bundan sonra da yapmayacak. Çünkü O Hakîm'dir. Hakîm ne yaparsa yerinde yapar. O Hakîm, tedbir üzerine kâinatı yaşatmaktadır. Gün gelecek kendisi murad edecek ve kâinat yıkılacak ve tebdil edecek ve şu âyet–i celilenin sırları meydana gelecek.
    "Yer başka bir yer, gökler de (başka gökler) hâline getirildiği, (insanlar) bir ve gücüne karşı durulamaz olan Allah'ın huzuruna çıktıkları…" (İbrahim, 14/48)
    Gözümüzün önünde duran böyle büyük azametli bir manzarayı yaratan, sevk ve idare eden sonra da yılacak olan Allah Celle Celaluhu'nu çok iyi bilmeye, O'na kâmil mânada kulluk etmeye ve böylece varlık maksadımıza ulaşmaya çalışalım inşallah…

    Onun âli ve ashabı
    mânevî güneşlerimizdir
    Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in âli ve ashabı sonra gelenler için uyulan güneşlerdir. Burada anlatmak istenilen güneş şudur. İnsan bir yere gideceği ya da bir iş yapacağı zamanı seçerken gecenin karanlığını seçmez. Ne zamanı seçer? Güneşin doğup her tarafı aydınlattığı zamanı seçer. Güneş dünyamızı aydınlattığı zaman, kişi güneşin aydınlatmasından istifade ederek, istediği yere gider. İş yapacak olan da güneşin ışığından istifade ederek işini yapar. Kimi var güneşin ışığından istifade ederek gideceği yere gider, kimi var yapacağı işi güneşten gelen aydınlıkta yapar. Her iki durumda da güneş kişiye rehber olmuştur. İnsan bu işlerini yaparken güneşe tâbi olmuş oluyor. Güneş maddî plandaki dünyamızı aydınlatıyor.
    Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in âli ve ashabı mâneviyatımızı, mânevî yollarımız olan şeriat ve tarikat yollarını aydınlatıyor. Mânevî güneşlerimiz olan Efendimizin âli ve ashabına uymakla amacımıza ulaşmış oluyoruz. Onların yolundan başka yol karanlıktır, onların aydınlığından başka aydınlık yoktur. Rabbimiz ne buyuruyor:
    "O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman etmiş olanlara diyecekler ki: Bize bakınız, nurunuzdan bir parça ışık alalım…" (Hadid, 57/13)

    Şimdi teheccüd var,
    yarın pişmanlık
    Yarın o büyük günde mahşer halkına nida edilecek:
    "Bugün Allah'ın fazl–u keremine kimin nail olacağı ortaya çıkacak." Daha sonra şöyle bir nida daha yapılacak:
    "Teheccüd namazı kılanlar ayağa kalksın." Bu nida üzerine çok az sayıdaki insan ayağa kalkacak. Demek ki milletin çoğunluğu geceleri uyumuş, oyun ve eğlenceye dalmış teheccüdü ihmal etmiş, kılmamış.
    Hesaplar görülmeye başlandığı zaman, çok çetin bir muhasebe yapılacak. Bu muhasebe çok çetin ve zorlu geçecek, ancak iyi kullar için bu muhasebe bir namazın vakti kadar olacak. Kötü kullar içinse, elli bin sene sürecek. O günde Allah dostları, Efendimizin sancağı altında bulunacak, birbirleri ile konuşacak, muhabbet edecek, birlikte sevinecekler. Ya Rabbi! Cümlemizi onlardan eyle. Âmin.
    Beyazid–i Bestâmî Kuddise Sırruhu Hazretlerine "Seyyidü'l–Arifin" yanı sriflerin efendisi denilmiştir. Cüneyd–i Bağdâdî Kuddise Sırruhu Hazretlerine de "Seyyidü't–Taife" yani evliyaullah taifesinin efendisi denilmiştir.
    Cüneyd–i Bağdâdî Hazretlerini vefatından sonra rüyada görürler ve ona sorarlar:
    "Mevlâ Teâlâ sana nasıl muamelede bulundu?"
    "İbareler eridi, işaretler de yok oldu. Ancak gecenin içinde kıldığımız rekâtçıklar bize menfaat sağladı."
    Demek ki ibadet de ibadet, başka yok. Sonra öyle bir gün gelecek ki, bize fırsat tanınsa da iki rekât namaz kılabilsek. Nerede dünya günleri, geri gitme imkânım olsa da namaz kılsam…

    Her zorba yaptığının
    karşılığını görecek
    Şu insanı anlamak mümkün değil. Bir bakıyorsun ki, utanmadan, korkmadan, kalkıp Allah'ın, Kur'an'ın aleyhine konuşuyorlar. Hiç düşünmüyorlar ki, bu dünyanın âhireti de vardır. Bu toprağın üstünün bir de altı var. Bir gün gelecek ki, bir daha geri dönüşü olmamak üzere kendilerini mezarda bulacaklar.
    Bir vakit Emevî halifelerinden Velid bin Abdülmelik vardı. Bu halife bir vakit Kur'an ile istihare yapmak istedi. Yaptığı istiharesinde İbrahim sûresinin şu âyet–i celilesi çıktı:
    "Ve Peygamberler fetih istediler. Her zorba inatçı da hüsrana uğradı." (İbrahim, 14/15)
    Velid bin Abdülmelik bu çıkan âyete çok kızdı, hatta o kadar ileri gitti ki, "Bana niye müjdeli âyet gelmedi!" diye Kur'an'ı parçaladı, attı ve dedi ki:
    "Her zorba ve inatçıyı sen mi tehdit ediyorsun? İşte benim, inatçıyım ve cebbarım. Haşr gününde Rabbine geldiğin vakitte, beni Velid parçaladı de."
    Cahil cesurdur, derler. Çok zaman geçmeden Velid öldürüldü. Velid'i öldürenler kellesini sarayın kapısının önüne astılar. Onu öldüren, kendi akrabası çıktı.
    İşte Velid örneği. Mevlâ Teâlâ'ya karşı yiğitlik söker mi? Sökmez. Ey gafil beyinsizler, kimin verdiği nimetlerle kime yiğitlik taslıyorsunuz? Allah'ın yakalaması çok çetin ve zorludur, seni derhal, hemen yakalar. Bakınız Sûre–i Mü'min'de ne buyruluyor:
    "Onlardan evvel Nuh kavmi peygamberlerini yalanlamıştı. Onlardan sonraki gruplar da yalanlamışlardı. Ve her kavim peygamberlerine azmetmişlerdi, onu yakalayıversinler diye ve bâtıl ile mücadele de bulunmuşlardı, onunla hakkı gidermek için. Sonra onları yakaladım. Artık cezalandırmam nasıl oldu bir düşünülmeli." (Mü'min, 40/5)
    Mevlâ Teâlâ'yı gücendirmeye gelmez. O'nunla iyi geçinmeye çalışalım. Allahu Teâlâ'yı tanımayan nefislerimize uymayalım, nefsimizin istediği istikametten gitmeyelim. Ya Rabbi! Nefsimiz bize sevmediğin bir işi yaptıracağı zaman sen bize yardım et.

  9. #79
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    KALBDENKALBE MESAJLAR(OSMANLIYI AZİZ KILAN ALLAH VE RASUL SEVGİSİ)

    Ertuğrul Gazi, oğlu Osman Gazi'ye:
    "...Oğlum beni kır; ama Şeyh Edebâli'yi kırma. Zira ben babanım, sana dönerim; ama Edebâli'yi incitirsen, yeri göğü inletir ve asla iflah olmazsın."



    Her millet babasını, atasını lâyık–ı vechile tanımaya, onlardaki güzellikleri her an yâd etmeğe çalışır. Bu insana fıtrattan gelen bir duygudur. Biz millet olarak bu duygunun neresindeyiz? Başka milletlere mensup uzmanlarca inceden inceye araştırma konusu yapılan ve müesseselerinin önemli bir kısmını aynen örnek almaya çalıştıkları Osmanlıyı gerektiği kadar tanıdığımızı ve çocuklarımıza tanıttığımızı söyleyemeyiz.
    Koşulu at misâli ebeveynler de çocuklar gibi diploma alma yarışına girerek, çocuklarımızı bir yerlere kapağı atıp maaş kazanmaya yönlendiriyoruz. Bu yüzden de genç neslimizde millî değerlerimizin vazgeçilmez unsuru olan "tarih şuuru" gittikçe zayıflamaktadır. Hatta dikkat edilirse bundan dört yıl önce Osmanlı'nın 7OO. Yıldönümü resmî olarak kutlanmadı.
    Babası Ertuğrul Gazi'nin vefatı üzerine 23 yaşında Kayı Boyu'na Bey olan Osman Gazi, mâneviyat erleri Konur Alp, Turgut Alp, Akça Koca, Abdurrahman Gazi gibi tanınmış gazi–dervişler arasında müstesna bir yere sahipti. Aynı zamanda "Gerçekleşen Rüyalar" eserimizde detaylı olarak anlatılan (1) rüyası sonunda temiz bir nesebe sahip olan Şeyh Edebâli Hazretleri'nin kızı Mal Hatun'la hayatını birleştirmiştir. Osman Gazi, sefer dönüşü çok yorgun olduğu hâlde Şeyh Edebâli'nin evinde duvarda asılı duran Kur'an–ı Kerîm'e olan engin saygısından dolayı yatağa uzanmayıp ayakta duracak kadar basiretli ve takvalı bir zattı. Ayda bir defa çevredeki bütün fakir ve yoksullara geniş sofralar kurularak ikramda bulunur, tepeden tırnağa elbiselerini giydirir ve dul kadınları araştırarak onurlarını kırmayacak şekilde gizli sadaka dağıtırdı. (2) Ertuğrul Gazi, Şeyh Edebâli ve Osman Gazi'nin vasiyetnameleri imanlı, istikamet sahibi ve başarılı her idareci için bugün bile başucuna asılacak kadar rikkat, nefaset, Cenabıhakk'a şükür ve teslimiyetle doludur. Ertuğrul Gazi, oğlu Osman Gazi'ye: "...Oğlum beni kır; ama Şeyh Edebâli'yi kırma. Zira ben babanım, sana dönerim; ama Edebâli'yi incitirsen, yeri göğü inletir ve asla iflah olmazsın." diye hitap etmektedir. Hele Osman Gazi, oğlu Orhan'a dâvâsının kuru kavga ve cihangirlik değil; sadece ilâyi kelimetullah yani Allah'ın emirlerini üstün kılmak olduğunu altını çizercesine belirtmektedir. (3) Bu bakımdan hemen bütün padişahlarda, vahdet nurunun emrinde olan otorite, İslâm'ı yaşama ve yaşatma, tebaanın hak ve hukukuna son derece riayet, merhametle muamele ve yağcıları değil; hakkı hiç çekinmeden söyleyebilen ulemâyı yanından eksik etmeme hasleti ve ileri görüşlülüğü vardır.
    I. Murat Hüdâvendigâr yüz bin kişilik Haçlı ordusunu perişan ettiği Birinci Kosova Meydan Muharebesi'nde en küçük bir gurura kapılmadığı gibi şehitliğin mânevî derecesini de çok iyi kavradığı için, dizleri üstüne çöküp, ağlayarak yüce Rabbinden şahadetini istemiştir:

    Âb–ı rûyi Habib–i Ekrem içün
    Kerbelâda revan olan dem içün
    Şeb–i firkatte ağlayan göz içün
    Din yolunda beni şehid eyle
    Ahirette beni saîd eyle...(4)
    Bu veli zatın duası müstecab olmuş, muharebe meydanında bir Sırplı tarafından şehit edilmiştir. Zaferlerin sadece Hakk'ın nasibi ile meydana geldiği bilincine sahip olduklarından hemen her savaşın sonunda Cenabıhakk'a şükür sadedinde birbirinden güzel camiler yaptırmışlardır. Niğbolu Meydan Muharebesi'nin ardından Yıldırım Bâyezid yirmi cami yapılması emrini vermişse de ulemâ onu bu fikrinden vazgeçirerek yirmi kubbeli Bursa Ulu Cami inşaatına ikna etmişlerdir. Aynı şekilde Kıbrıs'ın fethi için saatlerce gözyaşı döken II. Selim fetih müjdesi üzerine Edirne'deki dünya durdukça duracak Selimiye Camii'sinin inşaatına başlatmıştı. (5) II. Murad Hacı Bayram Veli Hazretleri'ne bağlıydı. Şimdikiler gibi makam için çırpınmıyordu. Hatta iki kere sırf nefsini terbiyeden geçirmek amacı ile tahttan Manisa'ya çekilmiş; fakat kritik durum nedeniyle ulemâ vazgeçirmiştir.

    Varalım bir iki gün zikredelim Mevlâ'yı
    Bize mi ısmarladılar bu yalan dünyayı

    onun beyitlerindendir. Aynı ruh terbiyesine sahip ve dünyaya metelik vermeyen Fatih de tekkeye çekilmek istemişse de çok sevdiği hocası Akşemseddin, güzel beyanıyla buna karşı çıkmıştır.

    İmtisal–i cahid–ü fillah olupdur niyetim
    Din–ü İslâm'ın mücerred gayretidir gayretim

    Yoktur zulme rızamız adle biz kailleriz
    Gözleriz Hakk'ın rızasın emrine kailleriz
    diyen ve Avnî mahlası ile şiirlerini yazan Fatih, mermerleri yanlış kesti diye gazaba gelerek iki kolunu kestirdiği Macar Mühendis ile bugün Üsküdar'da Mahkeme Sokağı'ndaki binada İstanbul Kadısı Hızır Reis'in başkanlığındaki muhakemesi sonunda mühendisin affetmesi sonunda ömür boyu en yüksek memur maaşını kesesinden ödemiştir. (6) Yani Osmanlı nutuk adamı değil; hakkı bilen, ona teslimiyetten şeref duyan ve bizzat yaşayıp, yaşatan adamdır. Fatih'in oğlu Bâyezid–i Veli, Adlî mahlası ile şiirlerini kaleme almıştır. Bir münacatında gerçek padişahlığın ancak Allah'a kullukta olduğunu ve kulluktan geri kalana ise daima dünya hizmetkârlığının yaraşacağını ifade etmektedir. Beş yüz yıldır binlerce insana aş, ekmek kapısı olarak ve zengin kütüphaneleri ile hizmet veren külliyesi ve camisi açılırken, ömrü boyunca namaz borcu olmayan bir kişinin imamlığa geçmesi teklif edildiğinde herkes hayretle bekleşirken, padişah bizzat mihraba çıkarak namazı kıldırmıştır. Kendi zamanına kadar Osmanlı Padişahları için hutbelerde okunan dualar meyanındaki "Hâkimü'l–Haremeyn" (Mekke ve Medine'nin hâkimi) tebcil unvanına şiddetle itiraz eden Yavuz Sultan Selim, bu ünvanı "Hâdimü'l–Haremeyn" (Mekke ve Medine'nin hizmetkârı) diye değiştirmiştir. Yavuz ölüm döşeğinde iken nedimi Hasan Can, "Sultanım Mevlâ'ya yaklaşmak zamanıdır." diye hatırlatınca ıstıraplı hastalığına rağmen: "Behey nağbekâr! Ya sen bizi şimdiye kadar kiminle bilürdün?" diyecek kadar Allah'a gönül vermiş bir hükümdardı. Kanuni Sultan Süleyman'ın diğer padişah ve hanımları gibi geniş vakfiyeleri vardı. Hatta günde 3O.OOO kişilik sofraların kurulduğu kaydedilmektedir. Nefis terbiyesinin mâna ve ehemmiyetini çok iyi kavrayan ve Muhibbî mahlası ile yazan Kanuni şöyle der:

    Nefse hazzın ey Muhibbî vermegil hayvan sıfat
    Zapt–ı nefs et ârif ol âlemde insanlık budur

    Osmanlı Padişahları hem fizik, hem de ruh ve mâneviyat bakımından mükemmel eğitim görmüş, hayatları boyunca da okuma ve ilim meclisleri ile vakit geçirmiş, bıraktıkları sayısız hayır ve hayrat eserlerine adını bile yazmamış, seçkin insanlardır. En azından Batılıların etkisinde kalmadan, onların bıraktığı vakıf eserlerine sahip çıkmak, en büyük görevimiz olmalıdır.
    III. Ahmed, Resûl–i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, o derece âşık idi ki, her gün Emanet–i Mukaddese'yi ziyaret eder ve özellikle Efendimizin ayak izlerini yüzüne, gözüne sürerek, dakikalarca ağlardı. Bununla da doymaz, Peygamberimizin ayak ölçülerini bir sorguç şeklinde altından yaptırarak üzerine de aşağıdaki dörtlüğünü işleterek ömrünün sonuna kadar kavuğunun ön tarafında muhafaza etmiştir.

    Nola tâcım gibi başımda getürsem dâim
    Kadem–i resmini ol Hazret–i şâh–ı Resûlün
    Gülü gülzâr–ı muhabbet o kadem sahibidir
    Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün

    Osmanlı'nın Mekke ve Medine'de sayısız eserleri olduğu gibi fazla mal ve ganimetlerin hayır yolunda kullanılması için tesis ettikleri vakıf eserlerinin vakfiyenamelerinde de birçok gelir getirici unsurların akarları, o mübarek makamlara tahsis edilmiştir. Özellikle Mescid–i Nebevî'deki iki mihrabdan biri Yavuz'un, diğeri Kanuni'nin eseridir. Kıble duvarındaki pırıl pırıl yazıları Sultan II. Abdülhamid yazdırdığı gibi bilhassa asker ve sivil erkândan seçilerek bir kafileyi her yıl, masrafları kendisine ait olmak üzere, hacca göndermesinin önemi bir asır sonra ancak anlaşılabilmektedir. Bir altının 2OO kuruş olduğu Sultan Abdülhamid döneminde mukaddes beldeler için 37.342,995 kuruşu kendi gelirlerinden harcadığı görülmektedir. (7) İngiliz oyunları ile tarümar edilen Bağdat demiryollarının sessiz lokomotifle Medine'ye girmesi büyük edeb ve terbiye örneğidir. Hâlen Kâbe üzerinde Türkiye yönünü gösteren Altınoluk Sultan III. Ahmed'in eseridir. Üç yüz yıldan fazla sürdürülen "Sürre Alayı" geleneği ile bütün hayır sahibi halkın bağışladığı hayır ve hayrat Mekke ve Medine'ye gönderildiği gibi, Kâbe örtüsü de asırlarca İstanbul'da dokunarak sevk edilmiştir. İşte bu derece Allah ve Resûlü'ne bağlı bir devletin de Cenabıhak ömrünü altı asır gibi uzun ve çok semereli kılmıştır. Mevla cümlesine rahmet eyleye...

    Dipnotlar:
    (1) Aydın Talay, "Gerçekleşen Rüyalar", Nesil Yayınları, İstanbul 2OO2
    (2) Aşıkpaşazade Derviş Ahmed, "Tarih–i Âl–i Osman", İstanbul 1332, s.46
    (3) Kadir Mısıroğlu, "Osmanlıların Dramı", s.35
    (4) Hilmi Yücebaş, "Şair Padişahlar", İstanbul 196O
    (5) A. Talay, "Selimiye'den Sesleniş", İslâm Mecmuası 1983
    (6) Ömer Kılıç, "İrfan Pınarları", s.165
    (7) A. Talay, "Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid Han", Risale Yayınları, İstanbul 199O

  10. #80
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: KALBDENKALBE MESAJLAR(OSMANLIYI AZİZ KILAN ALLAH VE RASUL SEVGİSİ)

    allah ve rasulunun sevgisi nasılki osmanlıyı yüceltmişse eminim bizlerde bu dusturda olursak kazananlardan oluruzz rabbim bu dusturdan ayırmasın

Sayfa 8 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 678

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. İmam Ebu Hanife'nin(r.h) Akidesi
    Konu Sahibi FiSeBiLiLLaH Forum İslam Alimlerimiz - Büyüklerimiz
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 14-04-2011, 14:32
  2. Evrensel mucizeler
    Konu Sahibi bawercan Forum Allah (c.c) Hazretleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 21-07-2010, 22:22
  3. huzunlu bir davus aksami
    Konu Sahibi memili Forum Tanışma Köşesi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 03-02-2009, 02:59
  4. Dunyada TÜRKlere sorulan İlginç Sorular ve tabi cevapları:):)
    Konu Sahibi tufan_78 Forum Fıkra, Mizah Bölümü
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 23-05-2008, 22:34
  5. rabıtanın bırakılması üzerine....
    Konu Sahibi FATMA-ZEHRA Forum Tasavvûf
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 05-01-2008, 16:19

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •