Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 7 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 5678 SonuncuSonuncu
61 den 70´e kadar. Toplam 80 Sayfa bulundu

Konu: kalbden kalbe mesajlar(padişahın işi ne?)

  1. #61
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 05.08.06
    Mesajlar: 40
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar(kalpde nifak olmasa insanlar kuran okumaya doyamazlar)

    ALLAH RAZI OLSUN PAYLAŞTIĞIN İÇİN

  2. #62
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(vay halimize hemde ne vay)

    O mal, mülk sahibi zenginler niçin bizimle birlikte olmuyor, diye üzülmeyin. Dine yardım edip, dini yükseltmeye çalışmıyorlar diye de üzülmeyin. Üzülmeyin; çünkü biz size öyle büyük zenginlikler ve hazineler verdik ki, ne dünyada ne de âhiret hayatında onların eşini bulamazsınız.



    Mü'minin niyeti

    amelinden hayırlıdır
    Her mü'min İslâmî ilimleri öğrenmekle görevlidir. İlim öğrenmede yaş sınırı yoktur. İster seksen yaşında ol, ister doksan yaşında. Doksan yaşında olan bir mü'min o yaşta ilim tahsiline başlar ve vefat ederse, âhirette ona niyeti üzerine muamele ederler.
    Tarikat için de aynı şey söz konusudur, tarikat dersine başlayan bir mü'min, dersini tamamlamadan ölürse, kabirde onun dersini tamamlatırlar.
    İşte bunun için denilmiştir ki:
    "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır."
    Kâinatın Efendisi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz buyurdular ki:
    "Ancak her kişi için niyet ettiği vardır."
    Mü'min, yaptığı ve yapacağı ibadetlerde niyetinin sonucunu alacaktır. Niyet, Allah rızası ise, onu bulacaktır. Niyet, desinler veya makam, mevki kazanmak ise, ibadetleri boşa çıkacaktır.
    Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Kur'anı Kerim'in verilmesi, ne büyük bir saadet, ne büyük devlet ve ne büyük nimettir. Onun ümmeti bizler için de öyledir.

    En büyük zenginlik

    Kur’an’a iman etmektir
    Basra Karyelerinin sakinleri yedi kafile oluşturarak, Benî Nadir ve Benî Kurayza Yahudilerine içlerinde her türlü ihtiyaç maddesinin bulunduğu kervanları götürdüler. Bu kervanlarda o günün şartlarında yok yoktu. En güzel kumaşından al da, güzel kokulara varıncaya kadar her şey...
    Kervan Benî Kurayza ve Benî Nadir'e giderken, mü'minler onları gördüler ve dediler ki:
    "Ne olurdu, şu kervanlardaki mallar bizim olaydı. O zaman hem ihtiyaçlarımızı karşılamış olur, hem de Allah yolunda sarf ederdik." Bu hâdiseden Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz de haberdar oldu ve Mevlâ Teâlâ Hazretleri şu âyeti celileyi inzal buyurdu:
    "Habibim! Celâlim hakkı için yemin ederim ki sana Seb'i Mesani'yi ve Kur'anı Azim'i verdik."(Hicr, 87)
    Âyeti kerimede geçen "seb'i mesani" ile Fatiha sûresi kastedilmiştir, ayrıca Kur'an'ın tamamı da kastedilmiştir.
    "Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz dünya malına göz dikme, onlardan dolayı üzülme ve mü'minlere alçak gönüllü ol." (Hicr, 88)
    O mal, mülk sahibi zenginler niçin bizimle birlikte olmuyor, diye üzülmeyin. Dine yardım edip, dini yükseltmeye çalışmıyorlar diye de üzülmeyin. Üzülmeyin; çünkü biz size öyle büyük zenginlikler ve hazineler verdik ki, ne dünyada ne de âhiret hayatında onların eşini bulamazsınız. Dünya ve âhiret hayatının en hayırlısı Fatiha'yı, Kur'an'ı siz mü'minlere verdik.
    O Kur'an sizi, mü'minleri bana kavuşturur, benim rızai şerifime kavuşturur. Cennette, aklınızın alamayacağı kadar, sonsuz derecede güzel nimetlere kavuşturur. Bir de ne yapar mü'minleri? Dünyaya hâkim. Düşmanlarınızı da mahkûm eder.
    Bu durumda şöyle bir soru ile karşı karşıya kalacağız: Kur'an bu kadar büyük bir nimet olarak mü'minlerin elinde bulunuyor. Öyleyse bu saydığımız nimetlere niçin ulaşamıyoruz? Bu soruya verilecek cevap çok açık ve nettir:
    "Kur'an'a lâyık amellerimiz olmadığından."
    Bu konudaki sözü, Kâinatın Efendisi Sallallahu Aleyhi ve Sellem söyledi:
    "Her kim Kur'anı Kerim'le zengin olmadı ise, bizden değildir."
    Bir mü'min Kur'anı Kerim'e inanıyor, onunla amel etmeye çalışıyor; fakat kendisinin zengin olmadığına inanıyorsa, o bizden değildir. Demek ki, en zengin olanlar Kur'an ehli olanlardır. En büyük nimet de budur ve bu nimetin kıymetini bilelim.
    İşte bu büyük nimet, Kur'an okunmazsa vay hâlimize! Okunup da amel edilmezse, o zamanda vay hâlimize!
    Vay hâlimize hem de ne vay! Millet, Kur'an ile amel etmeyi, Kur'an okumayı bırakmış. Kur'an okumak yerine, imansızların icatlarının, şarkıcılarının, yazarlarının, çizerlerinin peşinde koşuyor. Kur'an tahsili yapacakları yerde, sapık okulları bitirme çabaları içinde bocalıyorlar.
    Mevlâ'mız bizim önümüze bu büyük nimeti koyuyor da, bizim gözümüz bunu görmüyor. Bu hâl şuna benziyor: Fakir bir adama bir çuval altın veriliyor, adam bu bir çuval altının farkında değil. Yanında bulunan bir adamın elindeki bir iki adet altına gözünü dikmiş bakıyor. Konumuzla ilgili bir âyeti kerimede de şöyle buyrulmuştur:
    "Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir. İyi davranışlarda bulunan mü'minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdele." (İsra, 9)

    Karanlık ve
    aydınlık
    Kur'anı Kerim'in bize haber verdiği bir başka önemli konu, insanları âhiret günü ile korkutmasıdır. Bu korkutma, Kâinatın Efendisi'nin şahsında bütün insanlaradır.
    Âhiret gününden korkmanın, bu korku gününün bir adı da "Yevmü'tteğabün" yani aldanma ve aldatma günüdür. O günde ldatma şöyle olacak: Müslümanlar kâfirleri aldatacak. Her insanın hem cennette, hem de cehennemde yeri bulunmaktadır. O büyük korku gününde Müslüman cehennemdeki yerini kâfire verecek, bunun karşılığında da kâfirin cennetteki yerini alacaktır.
    Yukarıda zikrettiğimiz âyeti kerimede Rabbimiz ne buyurmuştu: "İnsanları Rabbinin izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarasın diye sana bu kitabı indirdik." Âyeti kerime iki noktaya dikkat çekmektedir: Karanlık ve aydınlık…
    Karanlık olanlar; Allah'ın emir ve yasaklarına uymamak, kelimei şahadet getirmemek, oruç tutmamak, namaz kılmamak, gıybet etmek ve kibir gibi alışkanlıklardır. İslâm şeriatına iman edip yaşamak ise nurdur, aydınlıktır. Bu konudaki âyeti kerimede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
    "Mü'min erkeklerle mü'min kadınları, önlerinden ve sağlarından, (amellerinin) nurları, aydınlatıp giderken gördüğün günde, (onlara): "Bugün müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir." denilir. İşte büyük kurtuluş budur." (Hadid,12)



    KUR’AN’DAN UZAKLAŞTIKÇA
    ZİLLETE DÜŞTÜK

    Ey Müslümanlar! Başımızın çaresine bakalım. Başımızın çaresine bakmak, Kur'an'a sarılmakla, Kur'an ehli olmakla olur. Kur'an'a hak ettiği değeri vermek gerekir. Değer verdiğimiz nasıl anlaşılır? Şöyle bir misal verelim: İçimizden birine tanıdığı bir erden bir mektup gelse, bunu normal karşılar. Bir teğmenden gelse, biraz farklı karşılar. Hele bir yüzbaşıdan gelse, değeri biraz daha artar. Bir binbaşı, bir albay olursa, mektup daha fazla önem kazanır. Hele bir generalden, paşadan gelse, o mektubun çok daha fazla değeri olur.
    Netice itibariyle makamı ne olursa olsun, bir kuldan gelen mektuba bu kadar değer veriliyor. Peki, bütün insanların ve mevcudatın yaratıcısından bir mesaj geliyor. Varın bu mesajın değerini siz hesaplayın.
    Bu Kur'an öyle bir mesajdır ki, Kur'an denilince şöyle bir durmak gerekir. Bu milletin düşmanları Kur'an'ın önemini çok iyi anladılar ve bu milleti Kur'an'dan uzaklaştırmak için her yola başvurdular. Netice itibarıyla da başarılı oldular. Milleti bölük bölük cehenneme sevk etmeye çalışıyorlar. Bir âyeti celilede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
    "Elif, Lâm, Ra, (Bu Kur'an) Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır." (İbrahim, 1)
    Mevlâ'mız bize Kur'an'ı indirmekle en büyük devleti ve nimeti verdi. Bunun en güzel ve canlı örneği Osmanlı'da görülmüştür.
    İlk başta Kur'an'ın hâkimiyeti Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile başladı. Yirmi üç yılda dört bir yana yayıldı. Ondan sonra Hulefâi Raşidin devrinde alabildiğine genişledi.
    Sonraki yıllarda Osmanlı devleti yüzlerce yıl dünyaya hükmetti. Osmanlı dünyaya ne ile hükmetti? Hiç şüphesiz Kur'an ile hükmetti.
    Osmanlı padişahları Kur'an ilmi ile yetişti, Kur'an'ın hakkını vererek, yaşayarak, yaşatarak dünyaya egemen oldular. Ne zaman ki Kur'an'dan uzaklaşmaya, Avrupa'ya yakınlaşmaya başladılar, hâkimiyet de elden gitmeye başladı. Kur'an'dan uzaklaştıkça Avrupa'ya yaklaşıldı. Sonunda öyle bir noktaya gelindi ki, tam bir zillet içine düşüldü. Bugün yaşanan hâdiseler yıllarca yapılanların bir finalidir.
    Son yıllarda ülkemizde yaşanan felâketleri bir uyarı ve ikaz olarak almalıyız. Bu felâketlerin daha yıkıcı ve perişan edici olmamasının nedeni, içimizde bulunan İslâm şeriatının gereklerini yerine getiren mü'min kardeşlerimizin varlığıdır. İslâm şeriatına uyan ve yaşayan kardeşlerimizin sayılarını artıralım ki, kaza, belâ ve musibetler memleketimizin üzerinden uzaklaşsın.

  3. #63
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(DİN VE IRKINA BAKILMAKSIZIN HERKES ADALETLİ DAVRANILMALI)

    Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin zamanında ensardan Tüme b. Übeyrik adlı sahâbî çok ciddî bir yanlış yapıyor. Nasıl bir yanlış? Komşusunun zırhını çalıyor, çaldığı bu zırhı bir çuval ya da benzeri bir şeyin içine koyuyor. Çaldığı zırhı kendi evinde de saklamıyor, komşusu Yahudi'nin evinde saklıyor. Zırhı gizlice Yahudi'nin evine götürürken, zırhı koyduğu çuvaldan yere küçük küçük unlar serpiliyor. Buradan anlaşılıyor ki; zırhı koyduğu kap, daha önce un kabı olarak kullanılıyordu. Tüme'nin, zırhı Yahudi'nin evine götürürken, çuvaldan yere dökülen undan, haberi olmuyor.
    Aradan biraz zaman geçer, zırhın sahibi zırhının kaybolduğunu anlar. Her tarafı aramasına rağmen zırhı bir türlü bulamaz. Son bir çare olarak komşusu Tüme'ye sorar. Tüme de haberi olmadığını söyler, haberi olmadığını da yeminle tasdik eder.
    Zırhı aramaya devam ederler. Arayanların bir şey dikkatini çekmiştir. Dikkat çeken şey, yere dökülen unlardır. Yere dökülmüş olan unlar, Tüme ile Yahudi'nin evi arasındadır. Bu durum zırhı arayanların dikkatini çeker. Bir de Yahudi'nin evini arayalım derler. Arama neticesinde zırhı Yahudi'nin evinde bulurlar. Yahudi'ye bu zırhı nereden aldığını sorarlar. Bu soruya sağlıklı cevap alamazlar. Zırhı çalanın Yahudi olduğu kanaatine ulaşırlar. Fakat Yahudi bu suçlamaların hiçbirini kabul etmez. Zırhın saklandığı çuvala bakan Yahudi, bu çuvalın Tüme'nin olduğunu anlar ve dolayısıyla da "Zırhı, Tüme çaldı." der. Bunu kimseye inandıramaz, birkaç Yahudi'yi de şahit göstermesine rağmen Yahudi kendini aklayamaz.
    Yahudi'nin ısrarla karşı koyması, Tüme'yi sıkıntıya sokar, bu sefer de akrabalarından yardım ister. Akrabalarından bir kişi olan Benî Zafer doğruca Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına gider:
    "Ya Resûlallah! Bizim Tüme'ye Yahudiler iftira etti. Zırhı kendileri çaldılar, suçu Tüme'ye attılar. Dinimiz için Tüme'yi bu durumdan kurtarın."
    Efendimiz Benî Zafer'in bu şahadetine inandı ve Tüme'ye yardım etmeye karar verdi. Tam bu esnada Allah Celle Celaluhu âyet–i kerimeyi inzal buyurdu:
    "Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitabı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!"(Nisa, 4/105)
    Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Tüme'nin arkadaşının şahitliğini kabul edip, Yahudi'ye ceza uygulayacaktı ki bu âyet–i kerime indi.
    "Ve Allah'tan mağfiret iste, çünkü Allah, çok yarlığayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir." (Nisa, 4/106)
    İşte Rabbimizin adaleti. Dini, ırkı, milleti ne olursa olsun, Rabbimiz kimseye haksızlık yapmıyor. Efendimiz güveniyor. Bir hain adam Efendimizin başına bakın neler getiriyor. Rabbimiz Resûl'ünü uyarmaya devam ediyor:
    "Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez." (Nisa, 4/107)
    Allah Celle Celâluhu'ndan korkmayıp, insanlardan korkanların durumu çok kötüdür. Şimdi aktaracağımız âyet–i kerime bu durumu haber vermektedir.
    "İnsanlardan gizler de Allah'tan gizlemezler. Halbuki geceleyin, O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını kuşatıcıdır. (O'nun ilminden hiçbir şeyi gizleyemezler). (Nisa, 4/108)
    Şu âyet–i kerimelere dikkat edin! Rabbimiz zımnen ne buyuruyor görüyor musunuz? "Ben her yerde sizinle birlikteyim, ister havada olun, ister denizde, ister yerde ister yerin derinliklerinde, nerede olursanız olun, ben sizinle birlikteyim, benden kaçış yok. Bir ayıp, bir kusur, bir kabahat işliyorsunuz, bu yaptığınızı insanlardan saklıyorsunuz; ama benim sizi gözetlediğimi düşünüp benden utanmıyorsunuz."
    Bu insan çok acayip bir yaratıktır. İşte bu acayipliğinden dolayı insanların kötülük yapmalarının önüne polisiye tedbirlerle geçemezsiniz. Her insanın başına bir polis koysanız, o zaman biraz engellersiniz, ama yine de tamamen engelleyemezsiniz. Çünkü polisin de gidermek zorunda olduğu zarurî ihtiyaçları vardır. Onları giderirken insan yine boş kalır ve yapacağını yapar.
    Rabbimiz ilmi ile her şeyi görüyor, biliyor. Zerrelerden kürrelere varıncaya kadar hiçbir zerre O'nun ilminin dışında hareket edemez. Hâl böyle olunca, bir an önce işlediğimiz hatalardan, günahlardan tevbe istiğfar edelim.
    Fakat burada bir konuya çok dikkat edeceğiz, o da şudur: Kasten, bilinçli bir şekilde günah işleyelim ve diyelim ki "Nasıl olsa sonra tevbe ederiz." Bu olmaz. Bu hiç de doğru bir düşünce değildir, haberiniz olsun. Bu durum, Yusuf Aleyhisselâm'ın kardeşlerinin yaptığı kötü bir iştir. Ne yapmışlardı? Kur'an–ı Kerim'de haber verilmektedir ki:
    "Yusuf'u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) salih kimseler olursunuz." (Yusuf, 12/9)
    Yusuf Aleyhisselâm'ın kardeşleri böyle dedi; ama bu yaptıklarının bedelini çok acı ödediler. Başına gelen her dert, musibet ya da haksızlığa sabret; Allah kimsenin hakkını zayi etmez. Rabbimiz uyarı ve ikaza devam ediyor:
    "Haydi, siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak." (Nisa, 4/109)
    Evet! Yarın âhirette her şey aşikâr bir şekilde ortaya çıkacak, o zaman ne yapacağız? Görünüp, bilinmesini istemediğimiz her şey ortaya çıkacak. Nasıl mı? Rabbimizin emri ile, yapılan her şey melekler tarafından kaydedilmektedir. Bu durum Kur'an'da şöyle haber verilmektedir:
    "Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk." (Casiye, 45/29)
    Burada küçük bir farklılık ve ayrıntıdan bahsedeceğiz. İmam Rabbânî Kuddise Sırruhu Hazretleri haber vermiştir ki, Mevlâ Teâlâ'nın öyle kulları vardır ki, bunların işledikleri günahları Hak Teâlâ yazar. Bu günahları melekler bilmez. Kimdir bu kullar? Bunlar Rabbimizin dostları olan kullardır, bunlar bilerek, kasten günah işlemezler, hata ile ayakları kayar, Mevlâ da onların günahlarını gizler.
    Konumuzda bahsi geçen kişi yalancı şahit tutarak, davayı kazansa da gerçekte kazanmamıştır, bilakis kaybedenlerdendir. Fakat bunun farkında değildir, âhirette bunu çok iyi anlayacak; ama iş işten geçmiş olacak.
    Rabbimiz, konumuzda adı geçen Tüme ve ona yardım eden arkadaşlarının başına neler geleceğini, ne kadar kötü bir iş yaptıklarını haber verdikten sonra, onları tevbeye çağırıyor. Bu durumu da şöyle haber vermektedir:
    "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır." (Nisa, 4/110)
    "Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir." (Nisa, 4/111)
    "Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık günah yüklenmiş olur." (Nisa, 4/112)
    "Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfu sana gerçekten büyük olmuştur." (Nisa, 4/113)
    Allah Celle Celâluhu âyet–i kerimeyi inzal buyurmasa, Cebrail Aleyhisselâm'ı göndermese ve Efendimizi hâdiseden haberdar etmese, iftiraya uğrayan Yahudi cezalandırılacaktı. Mevlâ Teâlâ'nın, Resûl'ünü bu hâdiseden haberdar etmesi, fazlından, lütfundandır.
    Bu âyet–i kerimeden bize gelen bir mesaj da şudur:
    "Yapılan her iş, ister hayır olsun ister şer olsun, hepsi sonunda sahibine döner."
    Efendimiz Tüme ve arkadaşlarının beyanından, Yahudi'yi haksız çıkarmıştı. Mahkeme etmeden Yahudi haksız çıkınca, âyet–i kerime yetişmiş ve Yahudi'nin haklılığını ortaya koymuştu. İşte bu İslâm şeriatıdır. İslâm şeriatı adalettir, haktır, hukuktur.
    Tüme'nin ayağı bir defa kaydı. Kendi de toparlanmak için gayret sarf etmedi, tevbe istiğfar yolunu seçmedi. Şeytan onu iyice yoldan çıkardı. Yahudi'nin haklılığı iyice ortaya çıkınca, yaptığı işin karşılığı olan cezayı çekeceğini anladı. Onun bu cezaya tahammülü yoktu ve gizlice Medine'yi terk etti. Varacağı yer Mekke idi. Mekke'ye gitti, İslâm dininden çıktı, kâfir olarak ömrünü tamamladı ve ruhunu teslim etti.

  4. #64
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    KALBDENKALBE MESAJLAR(YEMEK ÖNCESİNDE)

    Hayatın bir ibadete dönüşmesi için hayatın ekseninde Allah bilincinin ve her an ve her nerede olunursa olununsun Allah'la birlikte olunduğu şuurunun bulunması zorunludur. İmam Gazâli, yemekten önce yerine getirilmesi gereken edep kurallarını anlattıktan sonra yemek esnasında yerine getirilmesi gereken sofra adabına ilişkin açıklamalarda bulunur. Ancak hemen bir hususu belirtelim ki, bunlar öncelikle tek başına yemekte olan kimsenin uyacağı kurallardır. Bunlara sofra adabı adını vermiş olmamızdan, bunların sadece toplu halde birlikte yenen sofralarda uyulması gereken edep ve görgü kuralları olduğu zannedilmemelidir. Nitekim İmam Gazalî de "İhyâu Ulûmiddin" kitabının "Yemek Yemenin Adabı" başlıklı bölümünü anlatırken, konuya şu sözleriyle başlar:
    "Tek başına yemek yiyen kimsenin uyması gereken kurallar: Bunlar:
    1– Yemekten önce,
    2– Yemek esnasında,
    3– Yemekten sonra olmak üzere üç kısımdır."
    Yemek esnasında yerine getirilmesi gereken edep kurallarını kısaca maddeler halinde aşağıda ele alıyoruz.
    1–Yemeye besmele ile yani "Bismillahirrahmanirrahim" sözüyle başlamak.
    Ayrıca yemek sebebiyle Allah'ın zikrinden gafil olmamak için her lokma alındıkça "bismillah" demek de güzel bir davranış olur. Aynı şekilde ilk lokmayı alınca "Bismillah", ikinci lokmayı alınca "Bismillahirrahman" ve üçüncü lokmayı alınca da "Bismillahirrahmanirrahim" demek de iyidir. Besmeleyi, sofrada başka insanlar da varsa, onlara hatırlatmak için açıktan söylemelidir.
    Huzeyfe Radıyallahu Anh yemeye besmele ile başlanmasına dair yaşadığı bir hâdiseyi ve Resûlullah'ın bu husustaki tutumunu şöyle anlatır:
    "Biz Resûlullah'ın yanında yemeğe oturunca, Resûlullah yemeye başlamadıkça, kesinlikle elimizi yemeğe uzatmazdık. Bir seferinde yine onunla yemeğe oturmuştuk. Derken bir cariye (küçük kız çocuğu) geldi, sanki arkasından bir iteni var gibi hemen elini yemeğe uzattı. Resûlullah onun elinden tuttu. Arkadan bir bedevî geldi, sanki onun da arkasından iten biri vardı, alelacele o da elini yemeğe uzattı. Resûlullah onun da elinden tuttu ve şunu söyledi:
    "Şeytan, üzerine Allah'ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine helâl kabul eder. Nitekim sayesinde yemeğimizi kendisine helâl yapmak için bu cariyeyi getirdi. Ben de elinden tuttum. Bunun üzerine şu bedevîyi getirip onunla yemeği kendine helal yapmak istedi, ben onun da elinden tuttum. Nefsim elinde olan Zat–ı Zülcelal'e yemin olsun şeytanın eli o ikisinin eliyle birlikte avucumdadır." Resûlullah bunları söyledikten sonra besmele çekip yemeye başladı."
    Resul– Ekrem'in Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ın bu açıklamasından besmele okunmadan yenen yemeğe şeytanın ortak olduğu ve bu şekilde beslendiği anlaşılmaktadır. Öyleyse yemeye besmeleyle başlamak bir zorunluluk ve gerekliliktir. Fakat yemek yiyen kimse başta besmeleyi okumayı unutmuşsa ne yapacaktır? Hz. Aişe Radıyallahu Anhâ bunun cevabını bizzat Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den şu şekilde aktarıyor:
    "Resûlullah buyurdu ki:
    "Sizden kim bir şey yerse "Bismillah" desin. Başta söylemeyi unutmuşsa, sonunda şöyle söylesin: "Bismillahi fî evvelihî ve âhirihî (başında da sonunda da Bismillah)."
    Yine Hz. Aişe Radıyallahu anhâ dan gelen bir hadis, yemeye besmeleyle başlamanın bir faydasının da yemeğin bereketlenmesi ve yiyenleri doyurması olduğunu bizlere öğretmektedir. Hz. Âişe Radıyallahu Anhâ şöyle anlatıyor:
    "Resûlullah, ashabından altı kişi ile birlikte yemek yiyordu. Derken bir bedevî geldi. (Besmele çekmeksizin) iki lokmada (yemeğin tamamını) yutuverdi. Resûlullah:
    "Eğer bu adam besmele çekseydi yemek hepinize yeterdi!" buyurdu."
    2– Sağ elle yiyip içmek.
    Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tan gelen bir hadiste Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sol elle yemeyi yasaklayarak şöyle buyurmuştur:
    "Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer içer."
    Ancak hemen belirtelim ki âlimler sol elle yemek yemenin hükmünde ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bunu vacip görenler olduğu gibi mendub görenler de vardır. İbrahim Canan Kütüb–i Sitte Muhtasarı tercüme Şerhi'nde bu hadisin şerhini yaparken İmam Gazalî'nin ve İmam Nevevî'nin de sağ elle yemenin hükmünün mendub olduğunu kabul ettiğini söyler.
    Cağımızın yaşayan İslâm Fıkhı âlimlerinden birkaçına acizane ben de, sağ eliyle yemek yemekte zorlanan, hemen hemen bütün işlerini sol eliyle yapan bir solak insanın sol elle yemesinin hükmünü ve bu şekilde yiyip içmesinin dinen bir sakıncası olup olmadığını sormuştum. Hocaların buna cevabı, bunun o durumdaki kimse için bir sakıncasının olmadığı yönünde olmuştu.
    3– Yemeye tuzla başlayıp, yine tuzla bitirmek.
    4– Yemeyi küçük lokmalar halinde almak ve iyice çiğneyerek yemek.
    5– Lokmanın birini yutmadan diğerini almamak.
    6– Hiçbir yemeği kötülememek ve ayıplamamak. Önüne gelen beğendiği bir yemekse yemeli, değilse yememeli; ama kendisi beğenmiyor diye yemeği asla kötülememelidir. Çünkü Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hiçbir yemeği kötülememiş ve ayıplamamıştır. Kendisine sunulan yemek, hoşuna giden, beğendiği bir yemekse yemiş, değilse yememiştir. Buhârî ve Müslim'in rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Ebû Hüreyre Radıyallahu Anh, Resûl–i Ekrem Efendimizin Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ın yemek karşısındaki bu tutumunu şöyle anlatmaktadır:
    "Resûlullah hiçbir zaman herhangi bir yemeğe laf etmedi, ayıplamadı. İştah duyduğu bir yemekse yerdi, hoşuna gitmeyen bir yemekse yemezdi."
    7– Yemeği önünden yemek, diğer taraflara el uzatmamak.
    Ancak bu bütün yemek çeşitleri için geçerli olan bir kural değildir. Çorba, pilav, fasulye gibi tümü tamamında aynı nitelik ve özellikte olan yemeklerde kendi önünden yemek edep iken, meyve gibi farklı kalite ve özellikte yiyecekler içeren tabaklarda önden değil, seçerek yemek edep olmaktadır. Çünkü Resûl–i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ın uygulaması bu şekilde gelmiştir. Abdullah b. İkrâş b. Züeyb babasından şöyle naklediyor:
    "Kavmim Benî Mürre b. Abîd, benimle mallarının sadakasını Resûlullah'a gönderdi. Medine'ye gelince O'nu muhacir ve ensarın arasında oturmuş buldum. Elimden tutup beni Ümmü Seleme'nin evine götürdü. Eve varınca:
    "Yiyecek bir şey var mı?" diye sordu. Bize, içerisinde bolca serîd ve (kuşbaşı) et parçaları olan bir tepsi getirildi. Ondan yemek için yanaştık. Ben elimle kabın her tarafını yokladım. Resûlullah önünden yedi. (Bir ara) sol eliyle sağ elimden tuttu ve:
    "Ey İkrâş! Bir yerden ye. Çünkü (kabın içindeki yemek) tek bir yemektir." buyurdu. Sonra bize, içerisinde taze ve kuru çeşitli hurmalar bulunan bir tabak getirildi. Bu sefer önümden yemeye başladım. Resûlullah'ın eli ise, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Bana da:
    "Ey İkrâş! Dilediğin yerinden alıp ye. Çünkü (tabağın içindekilerin hepsi) aynı çeşit değildir." buyurdu." (Devam edecek)

  5. #65
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(borcu ödemenin kolay yolu)

    Ya Muaz! Seni bize gelmekten geri bırakan nedir?" Ben de: "Bir adamın bende alacağı var. Ondan utandım, onunla karşılaşmak istemedim" dedim. Bunun üzerine Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Sana bir takım kelimeler öğreteyim ki, onları okuduğunda üzerinde dağlar kadar borç olsa, Allahu Teâlâ onları öder."



    "Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah'adır." (Âl–i İmran, 28)
    Rivayet edilmiştir ki; sahâbeden Ubade b. Sâmit Radıyallahu Anh'ın, Yahudilerin içinde, anlaşmış olduğu bazı adamları vardı. Bunlar Ubade'nin sâdık adamları olup onun sözüne itibar ederlerdi. Medine'de Hendek günü gelip çatınca Ubade, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek:
    –Yâ Resûlallah! Benim Yahudilerden beş yüz adamım var. Onları da bu Hendek gününde yanımıza alalım, bize yardım etsinler, deyince yukarıda zikrettiğimiz âyet–i kerime nazil oldu.
    Bu âyet–i kerimede Allah Celle Celâluhu, her ne şartlarda olursa olsun kâfirlerden yardım istemeyi kesin bir ifade ile yasakladı. Aradaki bağ ne olursa olsun, ister dostluk, ister akrabalık, kâfirlerden yardım istenmez, onlarla dostluk kurulmaz. Bu durum, sadece yukarıda zikredilen âyet–i kerimede değil, defaatle tekrarlanmıştır. Cenab–ı Hak ile dost olan biri aynı anda Cenab–ı Hakk'ın düşmanı ile de dost olamaz. Bu ikisi zıt şeydir ki, aynı gönülde birlikte bulunmaları mümkün değildir.
    Şair ne güzel söylemiş:
    "Hem düşmanımı seversin, hem de beni,
    Senin dostun olduğunu zannedersin,
    Ahmaklık asla senden uzak değildir."


    Gerçek dost, seni seven ve senin düşmanına düşman olandır.
    İlim ehli buyurmuştur ki:
    "Kişinin dostu da üçtür,
    düşmanı da.
    Kişinin dostları:
    * Kendi dostu
    * Dostunun dostu
    * Düşmanının düşmanı
    Kişinin düşmanları:
    * Kendi düşmanı
    * Dostunun düşmanı
    * Düşmanın dostu"
    Mü'min olduklarını söyleyip de, Allahu Teâlâ'nın düşmanı olan kâfirlerle dostluk kuranlar, onlara destek olanlar, Allah'ın düşmanları ile dostluk ettikleri için, Allahu Teâlâ'nın düşmanı olurlar.
    Muaz b. Cebel Radıyallahu Anh'dan şöyle rivayet edilmiştir:
    "Bir kişinin bende bazı alacakları vardı. Ben de ondan korkarak iki gün annemde kaldım. Sonra, dışarı çıkıp Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldim. O, bana:
    "Ya Muaz! Seni bize gelmekten geri bırakan nedir?" dedi. Ben de:
    "Bir adamın bende alacağı var. Ondan utandım, onunla karşılaşmak istemedim." dedim. Bunun üzerine Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
    "Sana birtakım kelimeler öğreteyim ki, onları okuduğunda üzerinde dağlar kadar borç olsa, Allahu Teâlâ onları öder." buyurdu. Ben de:
    "Evet! Öğretin yâ Resûlullah!" dedim.
    "(Resûlüm) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katarsın. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin." (Âl–i İmran, 26, 27) Bu âyet–i kerimeleri okumamı emretti. Sonra da:
    "Ey Allah'ım! Beni fakirlikten kurtar, benden borcumu öde, beni senin ibadetinde iken ve yolunda savaşırken al." duasını ilave etti.

    Allah için
    adanan bir ömür
    "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum." (Zariyat, 56, 57)
    Mevlâ'mız bu âyet–i kerimede çok açık bir şekilde buyuruyor ki, "Ben sizleri başka bir iş için yaratmadım, sadece ve sadece Bana ibadet etmeniz için yarattım. İnsanın dünyada bir tek vazifesi var, o da Allahu Teâlâ'yı bilmek ve O'na ibadet etmektir. Bu çok zor bir iş değildir. Mükellef olduğumuz andan, son nefesimize kadar bu görev üzerimizdir. Bu noktada bir başka âyet–i kerimede şöyle buyrulmaktadır:
    "…Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın." (Kehf, 110)
    Bütün hanımlar ve kızlar, Hazreti Meryem validemizden ibret almalılar. Meryem validemizin annesi, Meryem'e hamile kaldığı zaman niyetini şöyle bağlamıştı: "Karnımdaki çocuğu Allah'ın dinine hizmet etmek üzere nezrettim."
    Hazreti Meryem doğar doğmaz annesi onu bezlere sararak doğru Mescid–i Aksa'ya götürdü. O zamanlar Mescid–i Aksa, ilim ehli, zikir ehli, takva sahibi insanlarla dolu idi. Meryem validemizin anası, daha doğmadan çocuğunu Allah'a adamıştı, ne büyük ne güzel bir adak!..



    ONUN GELİŞİ İNCİL’DE HABER VERİLDİ

    Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve Sellem, Mekke'de zulüm ve işkenceler dayanılmaz boyutlara ulaşınca, ashabına hicret etmelerini söyledi. Nereye hicret edilecekti? Habeşistan'a. Efendimiz hicret edeceklere Habeşistan'la ilgili şu bilgileri veriyordu:
    "O memlekette iyi bir hükümdar vardır. Onun ülkesinde ne bir kimseye zulmedilir, ne de birinin başkasına zulmetmesine müsaade edilir. Allahu Teâlâ Hazretleri Müslümanlara bir açıklık, ferahlık verinceye kadar orada kalın, sonra dönersiniz."
    Bu ilk hicret edenler on beş kişiydi. On biri erkek, dördü de kadındı.
    Bu hicret, bisetin beşinci yılında gerçekleşti. Bu kafilenin ardından hicret devam etti, Müslümanlar birbiri ardınca Habeşistan'a gittiler. Bu gidenlerden biri de Cafer b. Ebû Talib'di. Mü'minlerin bu hicreti, Mekkeli müşrikleri endişeye düşürdü. Muhammed'in getirdiği din Mekke ile sınırlı kalmayacak, çevre ülkele–re de yayılma imkânı bulacaktı. Bunun önüne geçmek gerekiyordu. Mekkeli müşrikler bir karar aldılar: Habeşistan'a gidenleri geri getireceklerdi. Bunun için bir heyet meydana getirdiler. Bu heyetin reisliğini de Amr b. As'a verdiler. Bu heyet, Habeşistan'a gidecek, hükümdar Necaşi ile görüşerek, oraya sığınan mü'minleri ülkesinden çıkarmasını isteyeceklerdi.
    Kureyş kafilesi beraberinde, Kureyş'in ulularının bir mektubu ve çok kıymetli hediyeler vardı. Kureyş heyeti Habeşistan ülkesine vardı, soluğu Necaşi'nin huzurunda aldı. Karşılıklı musafahadan sonra Amr b. As sözü aldı ve geliş sebebini anlattı:
    –Ey Hükümdar! İçimizden biri çıktı, kendisinin peygamber olduğunu iddia ediyor. Bizi yalanlamakla kalmadı, senin ülkene de arkadaşlarını gönderdi, buranın da düzenini bozacak–lar. Kureyş bizi size bunları haber vermek için gönderdi. Senin ülkene gelenleri, geri göndermeni, ülkenden çıkarmanı istiyoruz.
    Kureyş heyetini dinleyen Necaşi adamlarına dönerek:
    –Daha önce Arabistan yarımadasından gelenleri buraya getirin. Bir de onları dinleyelim, bakalım onlar ne diyecek?"
    Kısa zaman sonra Cafer b. Ebû Talib ve arkadaşları Necaşi'nin huzuruna getirilir. Necaşi onlara sorar:
    –Arkadaşınız Muhammed, İsa ve annesi Meryem için ne haber veriyor? Necaşi'nin bu sorusunu Cafer b. Ebû Talib cevapladı:
    –O, Allah'ın kulu ve Resûlü'dür. Allah'ın kelimesidir, Allah'tan bir ruhtur. Allah onu Meryem'in rahmine ilka etmiştir. Meryem için de "kocasızdır ve bakiredir" buyuruyor." Anlatılanları dikkatle dinleyen Necaşi, izleyenlerin meraklı bakışları arasında ayağa kalktı eline bir ağaç parçası aldı ve toprak üzerine bir çizgi çizdi ve şunları söyledi:
    –Sizin sahibinizin söylediği söz ile, İsa'nın söyledikleri arasında şu çizgi kadar bile fark yok, diyerek Cafer b. Ebû Talib'i tasdik etti. Tekrar Müslümanlara dönen Necaşi:
    –Sahibinize indirilen kitaptan bir şeyler biliyor musunuz? dedi. Cafer b. Ebû Talib:
    –Evet biliyoruz.
    –Okuyun, dinleyelim.
    Cafer b. Ebû Talib, Meryem sûresini baştan sona okudu. Orada bulunan âlimler, abidler, gerçek İsevî bilginler, okunanları pür dikkat dinlediler. Cafer b. Ebû Talib'in okudukları orada bulunanların üzerine müthiş etki yapmış ve geçmişten gelen hakikatleri dile getirmişti. İsa Aleyhisselâm ve annesi Meryem için anlatılanlar ve Kur'an ayetlerinin belagatı, İsevî âlimlerin gözyaşlarını akıtmıştı. Dediler ki:
    –Bu sözler bizim İncil'in sözlerine benziyor.
    Bu hâdisenin asıl can alıcı noktası; Necaşi'nin kendi ulemasına sorduğu şu sorudur:
    –Peygamberimiz İsa'dan sonra bir peygamber geleceğine dair kitabımız İncil'de bir haber var mı?
    –Var, dediler:
    "Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: "Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim." demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: "Bu apaçık bir büyüdür." dediler." (Saf, 6)
    Necaşi ve ashabı bu habere çok sevindiler. Bütün bu yaşananlar, orada bulunanlar üzerinde derin etkiler yapmıştı. Konuşmalar, ağlaşmalar, derken Necaşi son noktayı koydu:
    –Sizler benim topraklarımda emin olarak kalın, benim ülkemde size kimse dokunamaz, dilediğiniz gibi yaşayın.
    Necaşi bir hükümdardı, ilim adamı değildi. İlim adamı olmadığını biliyordu, bunun için de yanında bulunan ilim ehline soruyordu. İlim ehli de ona bildikleri doğruları söyledi, o da doğrudan yana tavır aldı.

  6. #66
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(TIBBIN CEVAB VEREMEDİĞİ KONU ÖLÜM İYİLİĞİ)

    Ölüm Güzel Şey;

    Budur Perde Ardından Haber...

    Hiç Güzel Olmasaydı Ölür müydü

    Peygamber?...

    (N. F. K)



    Pek çok hastanın ölümüne yakın anda birden iyileştiği görülür. Bu olay o kadar sık görülür ki, olaya özel bir isim verilmiş, "ölüm iyiliği" denilmiştir.

    Hele ben bir kanser uzmanı olarak, bu ölüm iyiliğini çok net olarak görmüşümdür. Dayanılmaz ağrıların pençesinde kıvranan ve tıbbi açıdan aciz kaldığım birçok hastanın, son anlarını en ufak sizi duymadan kapattıklarını tesbit etmişimdir.

    Akciğerleri metastazla dolmuş, nefes alma imkanı kalmamış nice hastalarımın oksijen altında bile nefes darlığından kıvranırken, son anlarını akıl almaz şekilde normal teneffüsle kapattıklarını çok görmüşümdür. Bu mucizevi ölüm iyilikleri, isim ve hasta yakınlarının kayıtları ile dosyamda mevcuttur.

    Peki ölüm iyiliği nedir? Eğer insan maddeden ibaret olsa idi: Ölüm yaklaştıkça artan fizopatolojik olaylar, ızdırabı, nefes darlığını artırmalı, insan ölürken artan bir acının pençesinde son bulmalıydı. Halbuki olaylar tam tersini doğruluyor. Yani kötü giden çark son anda düzeliyor, sanki manadan özel, kısa bir mutlu hayat veriyor. Bu olay, ruhun insan makinasmdaki sonsuz gücünü gözler önüne seriyor.

    Gerçekte ölüm, tıpkı doğum gibi bir intikaldir. Bu sırrı bize bildirmek için Allah ölüm iyiliğini yaşatır.

    Ölüm iyiliği nasıl doğuyor? Önce söylediğimiz gibi, ruh insan kordinatlarmda tüm hücreleri, etkisi altında bir canlılık sırrı içinde sarmıştır. Hasta ve ölümü mukadder kişide bu tasarruf bitmeden aniden şiddetlenir (ölüm iyiliği) sonra ruh insan koordinatlarını terk eder.

    Şimdi ölüm anındaki bir harika tesbiti hatırlatacağım.

    Ölüm anında, ölüm iyiliği dışında, mesela nefes darlığı ve ağrı çekmeyeceklerde de bilinçde bir berraklaşma olur. Hafıza, tüm uzak kartlarını bir bir açar. Yeni bir dünyanın eşiğinde hayatın sanki bir panaroması sergilenir. Bilinç en seçkin sözlerini verir, son nefeslerde.

    Eğer ölüm insanın sonu olsaydı, biten madde olayından ibaret olsaydı tam tersi olacaktı. Yok olmaya yaklaşan beyin, fonksiyonunu yitirecek; bilinç yavaş yavaş, perdelene perdelene ölüm gelecekti.

    Bu, gerçekte ruhun varlığını ve ölümün son değil, bir değişme olduğunu ispatlar. Daha önemlisi, ölüme yakın anda insanın gerçeklere daha yakın olma hikmetidir. Ölüme yakın anda çoğunun yanılgılardan döndüğü, hatta yakınlarına geleceğe dair gerçeklerden söz ettiği çok görülmüştür.

    Ölüm konusunda tıp biliminin çözemediği mesele, ölüm nedenini bozan biyolojik kurallarla ters düşmesidir. Yani bazen, mutlaka ölüm meydana getirmesi gereken biyolojik olaylar, bir türlü ölüm meydana getiremiyor. Kanser metastazlarında bu durum çok müşahade edilir. Bu da, ölümü meydana getiren asıl olayın, ruhun insan kordinatlarını terk etmesi demek olduğunu doğrular(DR HALUK NURBAKİ
    ruhu için bir fatiha)

  7. #67
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    KALBDENKALBE MESAJLAR(HİKMET DAMLALARI)

    Allah-u Teala, indirmiş olduğu bazı kitaplarında şöyle buyurmuştur.



    "Ben Allahım!, Meliklerin Meliki (hükümdarların hükümdarı)' yım. Bütün hükümdarların kalbleri ve alınsaçları benim elimdedir. Eğer kullar bana itaat ederlerse, başlarındaki hükümdarları kendileri için bir rahmet (merhamet, acıma vesilesi) yaparım, yani başlarındakini, onlar için analarından, babalarından daha acıyıcı kılarım.



    Eğer kullar bana isyan ederlerse, başlarındakini onlara bela yaparım, yani onlara hiç acımazlar. O halde hükümdarlara sövüp, saymakla meşgul olmayın, lakin bana tövbe edin (dönün)ki, onları size merhametli yapayım".



    Bir kere Haccac-ı Zalime:

    "Niçin Hazreti Ömer gibi adaletli davranmıyorsunuz"?



    Halbuki sen, O'nun hilafeti devrinde yetiştin, O'nun adalet ve salahını görmedin mi?" dediler.

    Cevaben:

    "Siz Ebu Zer'leşin ki, bende sizin için Ömer'leşeyim." dedi. yani siz zühd ve takvada Ebu Zer (Radıyallahu Anh) gibi olun ki, ben de adalet ve insafta Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh)' in muamelesini yapayım, dedi.



    İtikat ve amel bakımından nasıl olunursa, halkın üzerine öyle idareciler tayin olunur. O halde zulüm yayıldığı zaman, bütün müslümanların, Allah-u Teala Hazretleri’ne yalvarmaları ve tövbe istiğfarla O'na yönelmeleri gerekir...



    ...Hanımlar birbirlerini sevmeli, erkekler de birbirlerini sevmelidir. Mevla Teala kulunun kalbinde başka bir kuluna buğz olup olmadığını görür mü görmez mi? Görür. Eğer buğz görürse hoşuna gider mi gitmez mi? Gitmez. O’nun hoşuna gitmeyeni yapmayalım.



    Etiniz kemiğiniz para etmez sizin, değerinizi ahlakınız artırır. Size bir kötülük yapandan intikam alsanız ne kar edeceksiniz.? "Affediyorum" deyin, affedin.

    Uhud Gazvesinde müşrikler, Ashab-ı Kiram’dan bazılarını şehit etmişlerdi. Hazreti Hamza’da onların arasındaydı. O’nun mübarek vücudunu parçalamışlardı. Hatta Ebu Süfyan'ın eşi "Hind" Hazreti Hamza'nın ciğerinden bir parçasını çiğnemişti.



    Resulullah ile Ashab-ı Kiram’ı da, kafirlerden bir çoklarının özellikle Hazreti Hamza'nın katline sebep olan Hind'in öldürülmesine ahd etmişlerdi. Bunun üzerine sure-i nalh'in 126.Ayet-i nazil oldu.



    Şöyle ki:

    "Ey müminler, düşmandan intikam almak için eğer bir ceza ile mukabele edecek olursanız, ancak size yapılan azap ve cezanın misli ile yapın (daha fazla ileri gitmeyin). Sabrederseniz (cezayı terk ederseniz), and olsunki bu, tahammül edenler için daha hayırlıdır."



    Bu Ayet-i Celile’nin inişinden sonra, Peygamber Efendimiz Hind'i affettiler.



    Hazreti İsa (Aleyhisselam)' ın şeriatında bir kişi, herhangi bir kimseye bir tokat vurduğunda yanağını çevirmesi icap ederdi. Sure-i Fussilet'in 34.Ayet-i Kerimesi’nde şöyle buyrulur:



    "Hem iyilikle kötülük müsavi olmaz. Sen, kötülüğü, en güzel olan iyi harekette önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında bir düşmanlık bulunan kimse, yakın bir dost gibi olmuştur."



    İyi muamele etmek, okşamak, tatlı söz söylemekle acı söz söylemek, tokatlamak bir değildir. Mesela: birisi size tokat attı. O’na karşılık verin, ne ile? en güzel şey ile. O’nu affetmen güzel, o’na iyilik etmen ise en güzeldir. İnsanın nefsi ise bu durumda ne der? "Bütün dünya insanları onu çiğnesin, dağlar onun üstüne yıkılsın."



    Kötülüğünün karşısında kendisine en güzel şekilde karşılık verildiğini, iyilik edildiğini gören kimse ne der: "Benim kafam kalın, ahlakı kötü olan benim".



    İnsanlığı yapamıyorsak ta insanlık nedir dinleyelim, öğrenelim.



    Yarabbi:

    Cümlemizi bu ahlak ile mütehallık eyle. Amin...

  8. #68
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 12.07.06
    Mesajlar: 325
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: KALBDENKALBE MESAJLAR(HİKMET DAMLALARI)

    zerda kardesim bu guzel paylasman icin sonsuz tesekkurler,cok guzel ornek ve kuran-i-kerimden yerinde cevaplar.cok sagolasin....Allah razi olsun...

  9. #69
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz)

    Muhterem kardeşlerim! Önümüzde ne günler var, bir bilebilseydik. Tam burada Kâinatın Efendisi şöyle buyurmaktadır:
    "Benim bildiğimi bilseniz, az güler çok ağlardınız."
    Yanımızda bulunan bir kimse vefat etse, o kimsenin, ruhunu teslim ederken çektiği sıkıntı ve içinde bulunduğu ıstırabı bizim anlamamız mümkün olur mu? Ruhunu teslim etmek üzere olan kişinin yanında bulunanlara göre herhangi bir anormallik yok, her şey olağan görünür. Ancak ruhunu teslim edenin gerçek durumu şudur ki, ona âhiret âleminin kapıları açılmıştır. Hele ruhunu teslim etmek üzere olan kişi bir de günahkâr ise, kim bilir ne acılar, ne ıstıraplar içindedir.
    Anlatmışlardı ki, ruhunu teslim etmek üzere bulunan bir nine, acı ve ıstırap içinde şöyle feryat ediyordu:
    "Öyle bir acı çekiyorum ki, her nefes alış verişte evimizin önündeki dallı budaklı koskocaman gürgen ağacını içime sokuyorlar, sonra da hızlı bir şekilde çıkarıyorlar."
    "Ey Allah'ım! Bizim üzerimize ölüm sarhoşluğunu kolay et."
    Ruhun teslimi anında hiç şüphesiz salih kişilerin hâli başkadır. O salih kişiler ki, ölüm anında içinde bulunacakları sekrin farkına bile varmayacaklar. Bunu bize Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem haber vermektedir:
    "Mü'minin ruhu tereyağından kıl çeker gibi kolay alınacak."
    Efendimizin her hadis–i şerifinin karşılığında muhakkak bir âyet–i kerime vardır. Bir ilim ehli zat "Mü'minin ruhu tereyağından kıl çeker gibi kolay alınacak. " hadis–i şerifini okuyunca, acaba bu hadis–i şerifin karşılığı olan âyet–i kerime hangisidir diye düşünmeye başlamış. Uzun bir araştırma yapmasına rağmen ne yazık ki bir sonuca ulaşamamış. Üzüntü ve umutsuzluk içinde bulunduğu bir gece rüyasında Kâinatın Efendisi sevgili Peygamberimizi görmüş. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona sûre–i Yusuf'un 31. âyet–i kerimesini işaret buyurmuş.
    "Kadın, onların dedikodusunu duyunca, onlara davetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yusuf'a):
    "Çık karşılarına." dedi. Kadınlar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar. (Şaşkınlıklarından) elerini kestiler ve dediler ki: Hâşâ Rabbimiz! Bu bir beşer değil. Bu ancak üstün bir melektir."
    Bir kişiye dense ki, elini kes, sana şunu vereceğim. Her insan kolay kolay elini kesemez. Durup dururken, bir insanın, elini kesmesi kolay anlaşılır bir iş değildir. Peki, âyet–i kerimede zikredildiği üzere o kadınlar nasıl oldu da ellerini kestiler?
    Yusuf Aleyhisselâm akılların alamayacağı derecede bir güzelliğe sahipti. Kadınlar onu görünce, akılları başlarından gitti, kendilerinden geçtiler ve hayran hayran Yusuf Aleyhisselâm'ı seyre koyuldular. O sırada ziyafet sofrasından kendilerine ikram edilen meyveleri yemek için bir ellerinde bıçak, diğer ellerinde de meyveler vardı. Bıçakla elmaları kesmeye yeltendiklerinde, her biri elmayı keseyim derken ellerini kesmezler mi? Her birinin eli kesilmiş; fakat içinde bulundukları hâl sebebiyle, ellerini kestiklerinin farkına bile varmamışlardı.
    İşte burada kadınlar karşılaştıkları güzellik karşısında nasıl farkında olmadan ellerini kestiler ve bu kesmeden dolayı herhangi bir acı hissetmedilerse, bir salih kul da ruhunu Allah'a teslim anında hiçbir acı hissetmeyecek. Salih kulun ruhu teslim alınırken ona, o kadar güzel şeyler gösterilecek ki, o güzellikleri hayran hayran seyrederken, ruhu hadis–i şerifte geçtiği üzere "tereyağından kıl çeker gibi" alınacaktır.
    Muhterem kardeşlerim! Çok zor günler var önümüzde, o günlere hazırlıklı olalım. Mevlâ'mızın emirlerine uyarak, hem dünyada hem de âhirette zarara uğramayanlardan olalım. Eğer nefsimizin emirlerine uyarsak, Mevlâ'mıza karşı gelmiş oluruz. Nefis bize devamlı kötülüğü emreder. Nefsin bu telkinine karşı uyanık olmalı ve ona şöyle demeliyiz:
    "Sen insansın, insan kanun ve yasalarına göre yaşamalısın."
    Bu seslenişe karşı nefis de şöyle der:
    "Hayır! Ben hayvan kanunlarına uygun yaşayacağım."
    Burada karşımıza iki yol çıkıyor, ya insan kanunlarına uyacağız ya da hayvan kanunlarına. İşte hayvan kanunlarına uyanlar kaybettiler, onların durumu yukarıda bahsi geçen ninenin durumu gibidir. Ruhunu teslim anında, koskoca bir gürgen ağacını içine sokup çıkarırlar. Allah bizleri muhafaza etsin. Sürekli tövbe istiğfar hâlinde olalım.
    "Ya Rabbi! Ben kusurluyum, sana karşı edebimi muhafazada eksiklik içindeyim, beni affet…"

    Yardım son andadır
    "Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez." (Yusuf, 110)
    Sabır ile sebat, çok büyük bir iştir. Nuh Aleyhisselâm tamı tamına 950 sene sabırla Mevlâ Teâlâ'nın yardımını bekledi. Hiçbir zaman peygamberler umutsuzluğa düşüp Mevlâ'nın yardımından umut kesmemişlerdir. Fakat peygamberler öyle büyük imtihanlara maruz kaldılar ki, neredeyse ümitlerini keseceklerdi. Bu konu ile alâkalı olarak Bakara sûresinde şöyle buyrulmaktadır:
    "(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler; "Allah'ın yardımı ne zaman!" dediler. Bilesiniz ki, Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara, 214)
    Mevlâ Teâlâ Hazretleri, ne zaman ki peygamberlerde umutsuzluk baş göstermiştir, tam o anda onlara yardım etmiştir. Bütün peygamberler sıkıntı çekmiştir, her birinden bize ulaşan büyük dersler vardır. Özellikle Yusuf Aleyhisselâm'ın hayatında büyük dersler vardır. Nitekim Yusuf Aleyhisselâm'ın kıssası anlatılırken, kıssanın önemine dikkat çekmek için Mevlâ'mız şöyle buyurmaktadır:
    "Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir." (Yusuf, 111)
    Yusuf Aleyhisselâm'ın hayatının her noktası bizim için çok büyük bir ibrettir. Her hâdise insanlık tarihine bir ders mahiyetindedir; kuyuya atılması, kuyudan çıkarılması, köle olarak satılması, hapse düşmesi ve hapisten çıkması. Kuyudan, köleliğe, kölelikten sultanlığa yükselmesi. Uzun yıllar ayrı kaldıktan sonra tekrar ana, baba ve kardeşleri ile buluşması. Zeliha validemizle evlenmesi. Daha neler neler…
    Her hâlde ve her şartta sabırla sebat etmek mü'minin görevidir. Bir büyük imtihanda olduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayacağız. En büyük imtihana da peygamberler tutulmuştur, onların imtihanı çok ama çok ağırdır. İşte bunun en güzel örneği olan Yusuf Aleyhisselâm'ın yaşadıklarının haberleri bizlere ulaşmıştır. Bunca acı ve sıkıntıya karşı o ne yaptı? Ümitsizliğe düşmedi, sabırla sebat etti, Rabbinin yardımını bekledi. Sonuçta Rabbinin yardımı geldi ve kuyudan hapse, kölelikten sultanlığa uzanan bir yolda ebedî kazananlardan oldu.
    Rabbimiz her şeyin sahibidir, O'nun işine kim karışabilir? Bir âyet–i celilede bakın ne buyuruyor:
    "Allah yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir." (Enbiya, 23)

  10. #70
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    KALBDENKALBE MESAJLAR(ŞEYTAN İLE YAPILAN ROPÖRTAJ)

    Öncelikle şunu söyleyeyim ki, insandaki bütün organlar, ona verilen bütün hisler, duygular, güç, kuvvet ve bütün imkânlar hep Allah'ın ihsanıdır. Ben insana, önce kendisine bu kadar nimet veren Allah'ı unutturuyorum. Bütün bu nimetlerin Allah'tan olduğunun farkında olmayan insan, ne Rabbine teşekkür ediyor, ne de O'na olan minnet borcunu ödüyor.



    Şeytan en verimli
    devrini yaşıyor
    İnsanın en büyük düşmanı olan şeytan gerek Asrı Saadet dönemini, gerekse tabiîn ve tebei tabiîn dönemini görmüş, İslâm'ın sancaktarlığını yapan devletlere şahit olmuştur. İnsan doğrusu merak ediyor; acaba şeytan o devirlerde neler hissediyordu, şimdi günümüzde dünyanın ahvaliyle alâkalı olarak neler düşünüyor? Gelin beraberce hayalimizi zorlayalım ve bu konuda şeytanın bize neler anlatabileceğini tasavvur edelim.
    İşte sizlere şeytanla yapılan hayalî bir konuşma…
    Adamın biri ıssız bir yolda ilerlerken şeytanla karşılaştı. Şeytanı gayet neşeli görünce:
    "Bakıyorum da neşen yerinde." dedi. Şeytan:
    "Nasıl neşeli olmayayım! Şu sıralar en verimli devrimi yaşıyorum." diye cevap verdi. Adam:
    "Ne demek istediğini pek anlayamadım." Şeytan:
    "Anlamayacak bir şey yok. Ben asırlardır, "âhir zaman" hayaliyle yaşayıp bu günleri bekledim. Şimdi işlerim gayet tıkırında, keyfime de diyecek yok."
    "Önceden keyfin yerinde değil miydi?"
    "Nasıl olabilirdi ki? Hele "Asrı Saadet" dönemi yok mu? Benim için kabus doluydu, işlerim çok kesattı. Neler çektiğimi bir ben bilirim. O dönem benim için tam bir "Asrı Sefalet"ti. Her gün ölüp ölüp diriliyordum. Sahabei kiramdan kimi görsem, nefesim daralır, dizlerimin takati kesilirdi. Hele Hz. Ömer yok muydu? Ondaki heybet, ondaki celâdet ödümü patlatırdı. Onu görünce korkudan yolumu değiştirir saklanacak delik arardım."
    "Ya sahabe-ikiramdan sonra?"
    "Onlardan sonra da pek öyle rahat yüzü gördüm sayılmaz. Onların ardından tabiîn geldi. Sahabei kiramı görmüş, onların sohbetlerinde bulunup ilim meclislerine katılmış bu insanlardan da pek fayda görmedim. Onlar da âhirete göçünce tebei tabiîn geldi. O devirde pek çok müctehid ve âlim vardı. Zühd ve takva sahipleri revaçtaydı ve ulemânın sözü itibar görüyordu. İnsanlar kanaatkâr, âhirete meyilliydiler. Dünyaya, makam ve mevkiye fazla düşkünlükleri yoktu. Söyler misin, böyle bir toplumu ben nasıl kandırayım? İnsanlara günah işleteyim diye iflahım kesilirdi. Senin anlayacağın şeytanlık çok zor meslekti o zamanlar…
    "Ama tebe-i tabiînden sonra rahatlamışsındır herhâlde?"
    "Yok canım ne gezer... Onlardan sonra da her asırda bir kutup, bir müceddid, nice Allah dostları veliler geldiler. Bana çalışma alanı mı bıraktılar? Şahı Nakşibendî gitti, İmam Rabbânî geldi. Abdülkadir Geylânî gitti, Seyyid Ahmed erRifâî geldi, yani rahat yüzü göstermediler bana… O vakit insanlara her ne kadar tek tük günah işletsem de, günahların ardından pişman olup hemen tevbe ediyorlar ve bütün çabamı boşa çıkarıyorlardı."
    "O zamanlar İslâm'ın yayılmasında, ulemânın olduğu kadar idarecilerin de etkisi büyüktü değil mi?"
    "Evet, gerçekten öyle. Zaten esas belimi büken de buydu. Araplardan sonra Türkler devlet olarak bu dini yaymak için az mı çalıştılar?! İslâm âlemi, Haçlı ordularına karşı önce Selçuklular, sonra da Osmanlılar tarafından az mı korunup kollandı?!"

    Şeytanın ümitlerinin
    tükendiği zaman
    "Desene ümitlerini yok ettiler."
    "Doğrusunu istersen, Selçuklu devletinin çöküşüyle biraz ümitlendim ve rahat
    edeceğimi sandım, ama nerede!.. Selçuklu çöktü de ne oldu? Ardından gümbür gümbür Osmanlı geldi ve bayrağı teslim aldı. Ahh, bu Osmanlı yok mu?! Onun yükseliş dönemleri, benim çöküş dönemlerim oldu. Onların kazandığı her zafer benim için bir hezimetti. Ben insanlara İslâm'ı unutturmaya çalışırken, onlar gittikleri her yere İslâm'ı götürüyorlar, camiler, medreseler, hanlar hamamlar inşa ediyorlardı. Malûm bunlar hep İslâm'ın motifleridir. Bir de fethettikleri topraklardaki âdil yönetimleriyle o topraklarda yaşayan insanların gönüllerini de fethediyorlardı. Böylece halk fevc fevc Müslüman oluyor, ben ise eridikçe eriyor, âdeta bitip tükeniyordum. Yani o dönemlerde de sıkıntılarım hep devam etti. Şöyle ağız tadıyla istediğim gibi bir icraat yapamadım."
    "O hâlde "altın devrimi yaşıyorum." dediğin dönem, herhâlde Osmanlı devletinin çöküşünden sonra başladı?"
    "Evet, aynen öyle oldu. Osmanlı ne zaman çöktü, işte o zaman benim yükseliş dönemim başladı ve çok büyük bir şahlanış yaşadım. Artık o kâbus dolu günler geride kaldı. Şimdi ise, altın devrimi yaşıyorum. Çok mutluyum çook!.."
    Şeytan Aleyhillâne keyiften dört köşeydi, âdeta mutluluk sarhoşu olmuştu. Arsızca "Gün benim, devran benim!" diye nâra attı. Tabiî şeytanın bunları keyifle anlatması, adamın canını çok sıkmıştı. Demek asırlardır kahrolan şeytan bugün çok mutluydu. Şöyle bir düşündü: Gerçekten de bugün şeytana uymayan, onun tuzağına düşmeyen kimse hemen hemen yok gibiydi. Merakla sordu:
    "Yahu milyarlarca insanı nasıl yoldan çıkarabiliyorsun? Yani anlayamadığım, bunu hangi kuvvetle yapıyorsun?" Şeytan bir kahkaha patlattıktan sonra cevap verdi:
    "Bunu bendeki bir kuvvetle değil, Allah'ın insanlara verdiği kuvvetle yapıyorum!"
    "Peki, bu nasıl oluyor?"
    "Öncelikle şunu söyleyeyim ki, insandaki bütün organlar, ona verilen bütün hisler, duygular, güç, kuvvet ve bütün imkânlar hep Allah'ın ihsanıdır. Ben insana, önce kendisine bu kadar nimet veren Allah'ı unutturuyorum. Bütün bu nimetlerin Allah'tan olduğunun farkında olmayan insan, ne Rabbine teşekkür ediyor, ne de O'na olan minnet borcunu ödüyor. İşte bundan sonrası çok kolay… İnsanoğluna vesvese veriyor, oyunlar tezgâhlıyor, tuzaklar kuruyorum. Kısaca ne lâzımsa yapıyorum. Şayet bana uyarsa, Allah'ın kendisine lütfettiği bu nimetleri benim istediğim yerde kullanan insan, zaten Rabbine isyan etmiş oluyor. İşte olay bu kadar basit."
    "Demek sen Allah'ı biliyorsun öyle mi?"
    Şeytan acı acı gülerek cevap verdi:
    "Öyle bir lâf söyledin ki, beni şaşırttın. Sen de bilirsin ki, ben Allah'ın emrini kırdım ve isyan ettim. Hiç bilinmeyen bir Zat'a isyan edilir mi? O'nu bilmeyen mi var?! Ama ben şu insanoğluna şaşarım ki, Allah bu kadar nimetler vermiş, elçiler göndermiş, kitaplar inzal etmiş, cenneti vaat etmişken Allah'ın emirlerine uymuyor da, benim verdiğim kuru bir vesveseye uyuyor. Hâlbuki ben onlara ne elçi yolladım, ne kitap gönderdim, ne de cenneti vaat ettim. Buna rağmen insanoğlu Allah'ı değil de, beni dinleyip isyan içinde ömür sürüyor. Şimdi sen söyle! Bunlar cehennemi haketmiyorlar mı?!"

    Şeytanı
    aratmayan şeytanlar
    "İşgal dedin de aklıma geldi. Amerika'nın varlığı seni hiç rahatsız ediyor mu?"
    "Hiç öyle şey olur mu? Ben ondan öylesine memnunum ki, bunu kelimelerle anlatamam. Ama bir ara ondan rahatsız olmuştum. Ona "büyük şeytan" denilince kıskanmış ve buna çok kızmıştım. Çünkü benden başka "büyük şeytan" mı vardı? Fakat zaman geçtikçe bu kızgınlığım geçti, hatta yerini hayranlığa bıraktı desem yalan olmaz. Millet ona boşuna "büyük şeytan" demiyor. Hakkını yememek lâzım, hakikatten de çok büyük şeytanlıklar yapıyor. Yani şimdi sen söyle: Kuruntuyla, vesveseyle dünyayı bu hâle getirmek mümkün mü canım?! Ha diyeceksin ki, "Onların gönlüne sen vesvese vermiyor musun?" Elbette veriyorum; ama benim yaptığım sadece kuru bir vesvese. Yoksa ben birtakım entrikalar çevirerek, dünya devletlerini peşime takıp, her yeri kan gölüne nasıl çevireyim? Doğrusu, böylesine bir işgali ve böylesine bir zulmü ben beceremem. Allah seni inandırsın, böyle bir zulmü ben, Haccac zamanında bile görmedim. Yani gerçekten Amerika büyük şeytan…"
    "İyi de Amerika tüm bunları tek başına yapmıyor ki?"
    "Tabiî bu kadar işi tek başına yapması mümkün değil; fakat onun da benim gibi dünyanın her yerinde aveneleri var. Onlar sayesinde randımanı artırıyor. Onun aveneleri de az şeytanlık yapmıyorlar hani. Hem bunlar modern şeytanlar canım, bizim gibi klâsik yöntemlerle çalışmıyorlar. Ee ne de olsa zaman değişti, teknoloji gelişti, şeytanî faaliyetler de şekil değiştirdi tabiî ki.
    "Yani "Onlar şeytanlığı benden daha iyi yapıyorlar." mı demek istiyorsun?"
    "Yok, canım o kadar da değil. Ayrıca onlar da benim adamım sayılırlar. Fakat şunu da itiraf etmeden geçemeyeceğim. Ben Müslümanların âhiretini cehenneme çevirmeye çalışıyorum. Buna bazen muvaffak oluyorum, bazen olamıyorum. Ama bu Amerika ile aveneleri var ya, acayip adamlar. Baksana işi âhirete de bırakmayıp, Müslümanların dünyasını cehenneme çevirmeyi nasıl da başardılar?! Onlara helâl olsun!
    "Ey mel'un! Sen ve adamların Müslümanların kan ve gözyaşları üzerine saltanat kurmuşsunuz, hiç mi vicdanınız sızlamıyor?"
    "Eee ne yapalım? Müslümanlar nasıl olsa âhirette ebedî bir saltanatın sahibi olacaklar.
    Ama ben ve avenelerim öyle mi? Âhirette zaten ebedî bir azap bizi bekliyor. Hiç olmazsa, şu üç günlük dünyada ne saltanat sürebilirsek, onu kâr biliyoruz. Eh bunu da bize çok görmeyin artık…
    Adam istiaze ederek ağzında dua ile oradan ayrıldı: "Yâ Rabbi! İnsan ve cin şeytanlarından Sana sığınıyoruz. Şerlerinden bizleri emin eyle!..."
    Fî emanillah!



    ŞEYTANIN SİLAHLARI

    Adam, şeytanın bu anlattıklarına hem hak veriyor hem de hayret ediyordu. Yahu bu şeytan resmen kendisine bir hoca gibi vaaz ediyordu. Birden toparladı, öyle ya bu şeytan meleklere de şu kadar sene hocalık etmemiş miydi? Onun bilmediği mi vardı. Fakat ilmiyle amel etmediği için şeytan olmaktan kurtulamamıştı. Adam tekrar sordu:
    "İnsanları kandırmak için hangi silahları kullanırsın?"
    "Bunları saymaya vakit mi yeter? Fakat en çok kullandıklarımı söyleyeyim: "Dünya sevgisi, kibir, şehvet, öfke, hırs, tûli emel, haset ve riya." Tabiî bunları adamına göre kullanır, herkesin nabzına göre şerbet veririm. Birine aldanmazsa, diğerini sunarım. Âdemoğlunu kendime bağlayıncaya, onu ardıma takıp isyana düşürünceye kadar peşini bırakmam."
    "Peki, yardımcıların kimler?"
    "Bunları da saysam uzun gider, ama ben sana şu kadarını söyleyeyim. Bu günkü bazı hocalar, âlimler, özellikle de bazı ilâhiyat profesörleri işimi çok hafiflettiler. Din adına konuşup, insanların inançlarını itikatlarını öyle tahrip ediyorlar ki, onlara hayran oluyorum."
    "Peki, hangi sebeple "Altın çağımı yaşıyorum." diyorsun?"
    "Baksana bu ümmet ne hâlde! Dünya karmakarışık, Müslümanlar darmadağınık. Dünyanın her yerinde ezilenler, horlananlar, sömürülenler Müslümanlar! Bu bana yetmez mi?"
    "Evet, maalesef bu gün İslâm âlemi darmadağınık. Dünya Müslümanları perişan. İşin daha da kötüsü, İslâm âleminin bu asırdaki dağınıklığını ve ezilmişliğini gören bazı Müslümanlar, özellikle de kendi tarihini pek bilmeyen yeni nesil, Müslümanları ilk tarihlerden beri hep ikinci sınıf, hep ezilmiş, hep sömürülmüş zannediyor. Hâlbuki Müslümanlar sadece bir asırdan beri böyle, yoksa ondan önce böyle miydi? Evvelce Müslümanların ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu tarih haykırıyor!
    "Aman oraları karıştırıp milleti ayıktırma! Gerçi millette de bunu görecek feraset nerede? Ayrıca ben vesveseyle, imanı zayıf olan Müslümanları komplekse sokup, Müslüman olmayan milletlere hayranlık duygusunu körüklüyorum. Böylece gayrimüslimi takdir edip, kendi din kardeşini hakir görmeye başlıyor. Bu tuzağa düşen biri artık benim adamımdır. Onun bulunduğu bir ortamda zaten bana iş düşmez.
    "Seni mel'un! Demek bu da senin oyunun. Kendi dinini ve şanlı tarihini bilmeyen bu milleti geçmişine düşman edip, Batıya hayran eden sensin demek?"
    "Elbette benim. Onlar da gerek İslâm tarihini, gerek millî tarihlerini iyi öğrenip, şuurlu
    Müslüman olsunlar da benim elimde oyuncak olmasınlar. Yoksa Müslümanların bu dağınıklık ve perişanlığının aşağı yukarı bir asırdır böyle olduğunu, ondan öncesinde Müslümanların gücünü ve kuvvetini, devletlerarasında denge unsuru olup, dünyaya adalet dağıttığını dünya biliyor. O zamanlar neler çektiğimi, en karanlık günlerimi yaşadığımı anlattım ya. Bir daha o günlere dönmek istemiyorum. Zaten en büyük korkum, Müslümanların, geçmişe bakarak ibret almaları ve İslâm âleminin toparlanıp birleşmesi ve beraber hareket etmesi… İşte o zaman bu işgaller, bu zulümler mümkün değil devam etmez. Bu da benim saltanatımın sonu demektir. O zaman altın devrim biter. Keyfini süremeden bu saltanat elimden çıkarsa, kahrolurum.

Sayfa 7 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 5678 SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. İmam Ebu Hanife'nin(r.h) Akidesi
    Konu Sahibi FiSeBiLiLLaH Forum İslam Alimlerimiz - Büyüklerimiz
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 14-04-2011, 14:32
  2. Evrensel mucizeler
    Konu Sahibi bawercan Forum Allah (c.c) Hazretleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 21-07-2010, 22:22
  3. huzunlu bir davus aksami
    Konu Sahibi memili Forum Tanışma Köşesi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 03-02-2009, 02:59
  4. Dunyada TÜRKlere sorulan İlginç Sorular ve tabi cevapları:):)
    Konu Sahibi tufan_78 Forum Fıkra, Mizah Bölümü
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 23-05-2008, 22:34
  5. rabıtanın bırakılması üzerine....
    Konu Sahibi FATMA-ZEHRA Forum Tasavvûf
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 05-01-2008, 16:19

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •