Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 6 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 45678 SonuncuSonuncu
51 den 60´e kadar. Toplam 80 Sayfa bulundu

Konu: kalbden kalbe mesajlar(padişahın işi ne?)

  1. #51
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(müminlerin miracı namazın önemi)

    Her şeyi yoktan var eden, bizi insan olarak yaratan ve sayısız nimetlerle donatan Allah’a şükranda bulunmak, teşekkür etmek en başta gelen insani görevimizdir. Allah’a şükretmek dil, kalp ve bedenle olur. Şükrün bütün bu kısımlarını toplayan bir ibadet şekli vardır ki, o da namazdır.


    Namaz, alemlerin Rabbi olan Allah’a ibadet ve kulluğun tayin ve tespit olunmuş en mükemmel şeklidir.


    Namaz, Allah Teâla’nın gördüğümüz, görmediğimiz, bildiğimiz, bilmediğimiz, bitmez tükenmez nimetler ve ihsanlarına karşı şükranlarımızı sunmaktır.


    Namaz, işlediğimiz günahlardan arınmak, işleyeceklerimizden de korunmak için kalbimiz, dilimiz ve bütün varlığımızla yaptığımız kulluk görevidir.


    Günde beş defa namaz kılmak, kadın erkek her müslümanın üzerine farzdır. İnsan bu ibadeti yerine getirmek suretiyle gönlünü Allah’a bağlar. ”Beni anmak için namaz kıl” mealinde olan ayetin işaret ettiği sır ve hikmet budur.[1]


    Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de;


    Hz. Lokman’ın evladına; “Oğulcağızım, namazını dosdoğru kıl”[2] diye öğüt verdiğini bildirmekte; “Hz. İsmail’i kavmine namaz kılmayı emrettiği için övmekte ve Hz. İsa’ın beşikte iken mucize olarak konuştuğunda yaşadığım müddetçe bana namaz ve zekatı emretti”[3] dediğini haber vermektedir.


    Bu ayetler göstermektedir ki, namaz geçmiş ümmetlere de farz kılınmış bir ibadettir.


    Dînî bir görev olan namaz, imanın işâreti kalbin ışığı, ruhun kuvveti, bedenin koruyucusu ve sevgili peygamberimizin ifadesiyle “Mü’minin mi’racıdır.”[4]


    Manevi bir yükselme ve mi’rac sırrına erme vesilesi olan namaz, insanı ruhen ve ahlaken yükselten onu Allah’a yaklaştıran bir ibadettir.


    Bu amaçla, abdest alıp seccadesinin başına gelen ve Allahü ekber diyerek Allah’ın huzuruna duran kul; önce, “Sübhaneke” yi okur, “Allahım hamd ederek seni tesbih ederim, senin ismin mübarektir. Sen yüceler yücesisin sen’den başka ilah yoktur.


    Sonra, “Eûzü billahi mine’ş-şeytanir-racim.” Şeytan’ın şerrinden sana sığınırım.


    Daha sonra da, “Bismillahirrahmânirrâhim” Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla başlarım” der.


    İşte bütün bunlar Mirac merdiveninin birer basamağıdır. Kul artık manevi bir asansöre binmiştir.


    “Sen her şeyden münezzehsin Ya rabbi! Hamd sana mahsustur. İsmin de mübarektir. Sen yüceler yücesisin, teksin, eşin ve benzerin yoktur. Bütün şerlerden sana sığınırım. Her güzel işe senin isminle başlarım yaptığım her işte senin rızanı ararım, diyerek derece, derece yükselir. Böylece mânâ alemine doğru harekete geçmiş olan kul, Fatiha suresini okumaya başlar.


    “Hamd alemlerin Rabbı, rahmet ve merhameti sonsuz ve din gününün sahibi olan Allah’a mahsustur,” mealindeki ayetleri okurken perdeler tamamen açılmış, kul tam bu sırada huzura alınmıştır. İşte bu esnada kul, “Allahım ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” Diyerek ibadet ve ubudiyetini Rabbine arz eder. Muhtaç olduğu yardımı yine Rabbinden isteyerek şöyle der. “Ya Rabbi! Yalnız senin huzurunda eğilir, alnımı secdelere korum. Senden başkasına asla kul, köle olmam, Ya rabbi muhtaç olduğum yardımı da yalnız senden isterim. Gerçek manada yardım eden sensin, her şey senin iradene bağlıdır, senden medet olmadıkça hiçbir kimse bana yardım edemez. Allahım bizi doğru yola, ni’metine erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir.”der[5] Arz-u halinin sonunda bir mühür mesabesinde olan “AMİN” kelimesini söyler.


    Fatihadan sonra bir sûre veya en az üç ayet okumak suretiyle ayakta durmayı tamamlayan kul ruku’a varır. Üç defa “Sübhane Rabbiye’l-azîm” Büyük rabbimi tesbih ederim. Daha sonra secdeye varıp üç defa “Sübhane rabiye’l Â’lâ “Yüce Rabbimi tesbih ederim. Diyerek rabbine mülâki olur. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde; “Secde et ve Allah’a yaklaş”[6] buyurarak, mânâ âlemine yükselmenin ve Allah’a yaklaşmanın yolunun namazdan, namazın secdesinden geçtiğini bildirmektedir


    Resûlullah efendimiz, Eshâbına:


    - Birinin evi önünde nehir olsa, hergün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı? diye sordu. Eshâbı:


    - Hayır, yâ Resûlallah! dediler.


    Bunun üzerine Peygamber efendimiz:


    - İşte, beş vakit namazı kılanların da, böyle küçük günâhları affolunur, buyurdu.


    Namazla ilgili diğer hadîs-i şerîflerden birkaçı da şöyle:


    (Namaz dinin direği, her hayrın anahtarıdır.)


    (Kıyâmette kulun ilk sorguya çekileceği ibâdet namazdır. Namaz düzgün ise, diğer ameller kabûl edilir. Namaz düzgün değilse, hiçbir amel kabûl edilmez.)


    Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri buyurdu ki:


    "Beş namaz vakitleri gelince, melekler der ki; Ey Âdemoğulları, kalkınız! İnsanları yakmak için hâzırlanmış olan ateşi namaz kılarak söndürünüz."


    Tembellikle namaz kılmayıp fakat, her namaz vaktinde namaz kılmadığı için üzülen, kâfir olmaz, ancak büyük günâh işlemiş olur. Hadîs imâmları, söz birliği ile bildiriyor ki, "Bir namazı vaktinde amden kılmıyan, yâni namaz vakti geçerken, namaz kılmadığı için üzülmeyen, kâfir olur veya ölürken îmânsız gider." Yâ namazı, hâtırına bile getirmiyenler, namazı vazîfe tanımıyanlar ne olur? Büyüklerden biri şeytana dedi ki:


    - Senin gibi mel'ûn olmak istiyen, ne yapmalıdır? İblîs sevinip:


    - Benim gibi olmak istiyen, namaza ehemmiyyet vermez ve doğru, yalan, herşeye yemîn eder, yâni çok yemîn eder! dedi. O kimse de:


    - Şeytan gibi mel'un olmak istemiyen hiçbir namazını bırakmamalı ve herşeye yemîn de etmemelidir, dedi.


    Din büyüklerimiz buyurmuşlar ki:


    Beş şeyi yapmıyan, beş şeyden mahrûm olur:


    1- Malının zekâtını vermeyen, malının hayrını görmez.


    2- Uşrunu vermeyenin, tarlasında, kazancında bereket kalmaz.


    3- Sadaka vermeyenin, vücudunda sıhhat kalmaz.


    4- Duâ etmeyen, arzûsuna kavuşamaz.


    5- Namaz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefeste kelime-i şehâdet getiremez.


    Görülüyor ki, farz namazı kılmamak, îmânsız gitmeğe sebep olmaktadır. Namaza devam, kalbin nûrlanmasına ve saadet-i ebediyyeye yâni sonsuz saadete kavuşmaya vesîledir. Peygamberimiz (Namaz nûrdur.) buyurdu. Yâni, dünyada kalbi parlatır. Âhırette sırâtı aydınlatır.


    1] Taha, 14


    [2] Lokman,17


    [3] Meryem, 31


    [4] Radyoda Dini Kouşmalar, M.A.KOKSAL, S.228


    [5] Fatiha, 1-7


    [6] Alak,19

  2. #52
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(her şey aleyhte şahitlik yapacak)

    Allah'ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler" (41/19)
    "Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir." (41/20)
    "Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? Derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O'na döndürülüyorsunuz, derler." (41/21)
    Ayet–i kerime ahirette, kâfirlerin durumunu haber vermektedir. Kıyamet günü bütün kâfirler toplanır, bu toplamada önde olanlar arkadan gelecekleri bekler. Ne zamanki arkadan gelenlerde, kâfirler topluluğuna iştirak eder, işte o zaman hepsi topluca cehenneme sevk edilirler.
    Kâfirler topluca sevk edilmeye başlamadan önce, hesap kitapları yapılır. Yaptıklarını inkâr edecekleri zaman, onlara şahitler getirilecek. Gözleri, kulakları, elleri, ayakları onların aleyhine şahitlik yapacak. Kâfirler ne kadar inkâr ederlerse etsinler gözler diyecek ki:
    –Benimle harama baktın.
    Kulaklar diyecek ki:
    –Benimle de haram dinledin.
    Ayaklar ve ellerde aynı şekilde şahitlik yapacak.
    –Bizimle haramlara yürüdünüz, haramları aldınız.
    Bunlar yaşanacak, insanları bu konuda uyaralım, ikaz edelim. Yarın çok büyük pişmanlık var, o gün pişmanlık fayda salamayacak bir gün olacak.
    Bunlar açık gerçeklerdir, bu gerçekleri imkânlarımız dâhilinde her bir tarafa ulaştırmamız gerekir. Bu manada herkesin ilme ihtiyacı vardır. Zengin fakirin, tok da acın halinden anlamaz. Bunun çok örneği verilebilir, soğuk bir hava düşünün. Biri dağda soğuktan donuyor, diğeri de sıcak sobasının başında oturmuş çay içiyor. Sıcak sobasının başında oturana haber gelmiş:
    –Falanca dada soğuktan donarak ölmüş.
    Adam sıcak sobanın başında, donarak ölmeyi tasavvur edemez:
    –Nasıl olur da soğuktan donar?
    Sıcak sobanın başında soğuğu elbette anlamazsın, açlıktan karnına taş bağlayanın halını karnı tok insanın anlamadığı gibi. Rabbimiz bize haber veriyor, uyarıyor, tehdit ediyor anlayan var mı? Anlayalım kardeşlerim, işte bunları anlayanlar bize haber veriyor ki, önümüzde çok büyük bir hesap günü var, bunu anlayalım. Bu kadar insan bu hesap gününü anlattı, bunlar boşuna değildir, yarın pişman olmadan tedbirimizi alalım.
    Anlatılır ki; vaktin birinde âlim bir hoca yolda giderken, yaşlı bir köylü ile karşılaşır. Birlikte yola devam ederler. Bir ara dinlenmek için bir gölgede otururlar. Hoca bu yaşlı köylüye başlar dini meseleleri anlatmaya. Köylü de dikkatlice hocayı dinliyordu. Köylünün çok dikkatli dinlemesi hocanın nazarını celp eder.
    –Efendi! Dikkatli dinliyorsun, anlattıklarımı, anlıyorsun değil mi? demiş.
    Yaşlı köylü tebessüm ederek derki:
    –Hoca efendi! Anlattıklarınız değil de, konuşurken sakalınızın oynaması çok acayip görünüyor, ona bakıyordum.
    Adam hocanın anlattığı, İslam dininin hikmetlerine, güzelliklerine dikkat kesilmiyor da, hocanın sakalının oynamasına bakıyor. Günümüzde bunlara sıkça rastlıyoruz, öze bakan yok, hep şekillere uğraşıyoruz. Şekilleri dikkate alıyoruz. Rabbimiz bizi hakkıyla iman edenlerden eylesin.

    PEYGAMBERE UYMAYAN EBEDİ KAYBETTİ
    "Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı; o arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir." (53/1,2,3,4)
    Bu ayet–i kerimede Rabbimiz, Resulünü bize şöyle haber veriyor. Muhammed hiçbir zaman batıla yönelmedi, dalalete düşmedi. Sapmadı, sapıtmadı, doğru yoldan ayrılmadı. Hal böyle olunca, o size ne söylediyse doğruyu söyledi, size ne emrettiyse doğru olanı emretti. Onun her söylediği doğrudur. O'nun söylediklerinin dayanağı vahiydir. Allah ona ne söylüyorsa oda onu söylüyor.
    İnsan böyle bir peygamberin sözünden çıkar mı? Onun sünneti ihmal edilir mi? Ne yazık ki dünya müminleri onun sünnetinden yüz çevirmek için uğraşmaktadır. İnsanları O'nun sünnetinden uzaklaştırmak Şeytan'ın işidir. Bunu eğer insan yaparsa oda Şeytan'ın işini yapmış olur, dolayısıyla insan şeytanlaşmış olur.
    İnsanlar, Şeytanın peşinden gider oldu. Günümüz baktığımızda, millet Peygamberin peşinden gideceğine, kendisini peygamberin peşinden gitmekten alıkoyanların peşine takılmış hızla uçuruma doğru gidiyorlar. Adam çıkıp diyor ki:
    –Bin dört yüz yıl evvelin uygulamalarını bırakın, çağdaş olun.
    Bu ne biçim bir sözdür. Şimdi bu söz kim sözüdür? Şeytan'ın sözü, günümüzde bunu söyleyenlerde Şeytan'ın askerleridir. Allah Celle Celaluhu ne buyuruyor:
    –O sapmadı, sapıtmadı, o benim muhafazam altındadır.
    Mevla Teala bu vaade bulunacak, insanlar bu vaadi dikkate almayacak, olacak iş değil.
    Hazreti Ömer'in halifeliği zamanında, devrin ünlü şairlerinden bir zat, bir gün halifeyi ziyarete gelir. Hazreti Ömer şaire:
    –Bana bir şiir okur musun? dedi. Şair:
    –Kur'an inzal buyrulduktan sonra şiire ne hacet, der.
    Bu söz Ömer'in çok hoşuna gider. Şaire iltifatta bulunur.
    Kur'an–ı kerim varken, boş söz ve şiirlere ne hacet. Düşünelim ki; yarın ne ile karşılaşacağız, sonumuz ne olacak. Bu düşünceler doğrultusunda hareket edelim. Nasıl hareket edeceğimize bir kulak verelim ne buyuruyor Rabbimiz:
    "(Ey müminler) Peygamber'i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gel-mesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." (24/63)
    Konumuzla ilgili bir başka ayet–i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:
    "…Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." (59/7)
    Ayet–i kerimelerde açıkça belirtilmektedir ki; peygamberimin sözünü dinleyin. O size neyi yasak ettiyse bende onu yasak etmişim, neyi yapın diyorsa bende onu yapmanızı istiyorum. Onun dinleyen cennete, dinlemeyende cehenneme hazır olsun.

    AMELLERİNİZE GÜVENMEYİN
    Kâinatın Efendisi buyurdular ki:
    –Birinizin yiyeceğine, içeceğine sinek düşerse, sineği içine batırdıktan sonra çıkarın. Çünkü onun bir kanadında, dert diğerinde de şifa vardır."
    Sineğin bir kanadında zehir, obur kanadında o zehirin panzehiri vardır. Bu haberi dünya gözü ile görüp anlamak mümkün müdür? Hele bundan binlerce yıl önce bunu bilebilmek mümkün değildir. Bu haberi ancak Mevla Teala bildiriyor, Resulullah'ta bize bildiriyor.
    Bu hadisi rivayet eden Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, zaman zaman Ebu Hureyre eleştirilir. Ebu Hureyre, Kâinatın Efendisinden en ok hadis rivayet eden sahabedir. Çok hadis rivayet etmek, dine çok hizmette bulunmaya eşdeğer olduğu için, dine çok hizmet edenler bazılarını rahatsız ediyor. Rahatsız olanlarda rahatsızlıklarını eleştiri ile ortaya koyuyorlar.
    Bu hususta kitaplar yazılıyor, insanların kafaları karıştırılıyor, birde bu kitaplar dini kitap altında insanlara sunulmuyor mu? Bu kitapların tuzağına düşmeyelim.
    Ebu Hureyre Radıyalahu Anh'tan rivayet edilen bir hadisi şerifte buyuruluyor ki:
    –Örülmedik bir kuyu başında, dili sarkmış, susuzluktan ölecek duruma gelmiş bir köpeği gören fahişe bir kadın, mestini çıkarıp başörtüsüne bağlayarak köpeğe su çıkarıp vermiş bu sebeple günahı bağışlanır."
    Bir Müslüman düşünün ki; namaz kılmaz, oruç tutmaz, zekât vermez, hacca gitmez, içki içer de sonrada yaptığı hayırlara güvenirse bu olmaz. Yukarıda Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadisi şerif elbette ki doğrudur. Ancak bu muamelenin kime rastlayacağı belli değildir. Her böyle yapan af edilecek diye bir hükümde yoktur. Eğer böyle olsaydı, o zaman namaz, oruç, hac, zekât emredilmedi. En güzeli emredilen farzları yerine getir, bunun yanında iyilikleri de yap.
    "İyilik yapınız velev ki bir sineğin kanadı kadar olsun." Bir vakit büyüklerden biri yazı yazıyordu. Yazı esnasında, bir sinek okkaya musallat oldu, hokkadaki mürekkebi içmeye başladı. Yazı yazan zat, sineğe herhangi bir müdahale de bulunmadı. Sinek dilediği kadar içti ve sonrada çekip gitti. Bu zat, sineğe gösterdiği merhametten dolayı af edilebilir. Bunu kimse bilemez, ama sineğe yapılan merhametten dolayı, affedileceğini bekleyerek farzları ihmal eden boşuna beklemiş olur.
    Allah–u Teala'nın emrettiği, yapmamızı istediği ibadetleri eksiksiz yerine getirelim. Farzını, vacibini, sünnetini, müstehabını yerine getirelim. Bunları harfiyen yerine getirelim ki; işimizi şansa bırakmayalım. Bir bakarsın ki; Allah–u Teala size çok güvendiğiniz, bir amelinizle muamele yapmazda, sizin gözünüzde küçük gördüğünüz bir amelle muamele eder.
    Benim kalbim doğrudur, önemli olan kalb doğruluğudur. Kötü bir kadın susamış bir köpeğe su verdiği için affa mazhar oldu, bizde af oluruz. Sakın ha bu düşünce içinde olmayın. İslam dininin her emrini, her yasağını dikkatlice yerine getireceğiz. Sonrasında Rabbimiz bizi hangi amelimizle affeder onu biz bilemeyiz..

  3. #53
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(HRİSTİYAN BATIYA MUASIR MEDENİYETİ OSMANLI ÖĞRETTİ)

    Silah Çekmeyene Dokunmayın
    28 Mayıs'ı 29 Mayıs'a bağlayan gece hava karardığı andan itibaren, surların çevresinde binlerce ateş yakıldı. Ateşlerin yandığı yerlerden tekbir sesleri yükseliyordu. Bu manzara dosta umut ve moral verirken, düşmanın kalbinin derinlilerine korku salıyordu. Osmanlının bu son gecede uyguladığı metot Bizans'tan nasıl görünüyordu, tarihçi Dukas'tan dinleyelim:
    "Akşam olunca orduya dellaller göndererek bütün çadırların kuvvetli ziyalar ile aydınlatma yapılmasını ve ateşler yakılmasını emretti. Işıklar yandıktan sonra, hep birden yüksek sesle tekbir getrdiler. Karada ve denizde yakılan ışıklar, bütün İstanbul'u, Galata'yı, bütün gemileri ve karşı tarafta bulunan Üsküdar'ı, güneşin ışığından daha parlak bir şekilde aydınlatıyordu. Denizin sathı, bütün, şimşek ziyası kuvveti ile parlıyordu. Keşke yıldırım olsa idi; zira yıldırım yalnız tenvir etmiyor, yakıyor ve mahvediyor. Bizanslılar, Türk ordusunda yangın çıktığını zanneyliyorlar ve tamamıyla mahvolmalarını temenni ediyorlardı."
    Osmanlı ordusu, geceyi yarınki son saldırıya hazırlık, ibadet ve dualarla geçirirken Bizans'ta korku ve panik hâkimdi.
    Bizans aynı gece Ayasofya'da tarihinin son Ortodoks ayini yapıyordu.
    "Son gece Ayasofya'da ki ayinde imparator, Meryem Ana'nın geleceğini tebliğ etti. Halk halâ, Türkler içeri girdiği zaman, meleklerin duvarları yarıp ortaya çıkacakları ve Türkleri kovacakları beklentisi içindeydi.(1) Melekler gelmedi, ruhanilerin ve meleklerin övdüğü bir komutan ve askeri geldi.
    29 Mayıs 1453 sabahı, Sabah namazını kılan Sultan Mehmed, ordusuna çok nefis bir hitapta bulunur. Osmanlı ordusu var gücü ile saldırıya geçti. Ordusunun başında komutanlar, komutanların yanında Akşemseddin ve Molla Guranı gibi ulema da askerin maneviyatını yükseltiyordu. Akşemseddin ve Molla Guranı dervişleri ile surların etrafında dolaşıyor, getirdikleri tekbir ve salâvat–i şerifler arşa yükseliyordu. Diğer tarafta mehter en hareketli parçaları çalıyordu.
    Öğlen saatlerine doğru, Topkapı'daki surların burcuna bayrak dikildi. Sultan Mehmed bayrağı surlarda gördüğü an yaptığı iş, bulunduğu yerde tekbir getirerek toprak üzerine şükür secdesi yapmak olur. Surlara ilk gediğin açıldığı yer Topkapı'dır, ardında diğer bölgelerde de gedikler açılmaya başlar.
    Dışarıda bunlar olurken, içerde yaşananları da Bizanslı tarihçi Prens Dukas'tan dinleyelim. Tarihçi Öztuna derki; şimdi yazacaklarımı, düşmanımız olan bir tarihçi bizzat görüp, kendisi yazmasaydı, dikkate almazdım.
    "Bizans askerleri, alelade bir Türk askeri kadar bile harp fenninde bilgili değildi. Zira Türk askerleri bu maksatla ve fikir ile yetiştiriliyordu. Türk askerlerinin her biri Apollon'dan çok daha mahir okçu idi, modern Herkul idiler ve her biri, 10 düşmana karşı gelebiliyordu."
    Öğlen saatlerine doğru çarpışmalar surların üstünde yapılmaya başladı. Halk Bizans askerleri ile Osmanlı askerlerinin burçlarda çarpıştığını görmeye başladığı an, halk arasında panik başladı Halk kiliselere sığınıyor, özelliklede Ayasofya'ya akın ediyordu.
    Osmanlı askerleri şehrin içine girmiş, önce Cambazhane kapısı, sonra Topkapı ve ardından da Eğrikapı, surları aşarak içeri giren askerler tarafından sonuna kadar açılmıştı. Artık Osmanlı ordusu akın akın şehre girmektedir. Şehre girmekte olan askerlerine Sultan Mehmed Han'dan, Ortaçağı aşan talimat geldi:
    –Bize silah çekmeyen, bize mukavemet etmeyen kişilere hiçbir şekilde dokunmayın.
    Bizans'ın mukavemeti kırılmış, sadece Bahçekapı mevkiinde çarpışma devam ediyordu. Bahçekapı'daki çarpışma Bizans'a yardıma gelen Giritli gönüllülerle Osmanlı askerleri arasında geçiyordu. Giritliler kahramanca çarpışıyor, şehrin teslim olduğunu öğrenmelerine rağmen çarpışmayı bırakmıyorlardı. Bu hadiseden haberdar olan Sultan Mehmed, Giritlilerin kahramanca çarpışmaları çok hoşuna gider. Giritlilere, çarpışmayı bıraktıkları takdirde, gemilere bindirip sağ salım memleketlerine gönderme garantisi verdi.

    Ben, Sultan Mehmed Han,
    Hepinize söylüyorum ki...
    Sultan Mehmed öğlen de şehre girdi. Halk Sultan Mehmed'e sevgi gösterilerinde bulundu. Sultan Mehmed sevgi gösterileri arasında Ayasofya'ya doğru yürürken, askerlerde tekbir ve salâvatlar getiriyordu. Sultan Mehmed Ayasofya'ya vardığında, on binlerce insan Ayasofya'da toplanmış korku ve endişe içinde bekliyordu.
    Halkın arasında bulunan yüksek rütbeli devlet adamları ve din adamları karşılarında 21 yaşında genç bir delikanlı, Osmanlı sultanını görünce ağlayarak hep birlikte yerlere kapandılar. Sultan Mehmed yerlere kapanmış olan insanlara öyle bir seslenişi var ki, Sultan Mehmed, Kâinatın efendisinin 900 yıl önce Mekke'nin fethinde sergilediği yüksek faziletin, aynısını "ne güzel komutan" dediği ümmeti de İstanbul halkı için aynı şeyi yapıyordu.
    O Mekke ki daha on yıl önce, kâinatın Efendisine yapmadığını bırakmış, canından bezdirerek Medine hicret etmesini sağlamışlardı. Kendisine en aşağılık işleri reva gören bir kavmin beldesine giren Kâinatın Efendisi şöyle buyurmuştu.
    –Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse emniyettedir, kim kapısını kapar evinden dışarı çıkmazsa emniyettedir, kim silahını atarsa o da emniyettedir. Kim Mescide, Ka'be'ye girerse o da emniyettedir!"(2)
    Aradan 900 sene geçmiş, onun için "ne güzel komutan" dediği 21 yaşındaki bir genç yüzlerce yıldır kimsenin ele geçiremediği bir beldeyi ele geçirmiş, şehir halkı ayaklarına kapanmış ağlamaktadır. O genç komutanda peygamberine layık cevabı veriyor:
    –Kalkınız! Ben, Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren, artık ne hayatınız, nede hürriyetiniz hususunda gazab–ı şahanemden korkmayınız.
    Bu hadiseyi, bizzat olaya şahit olan Hıristiyan tarihçi şöyle anlatır:
    "Sultan, Ayasofya'nın önüne gelince atından indi… Patrik ve bütün halk yerlere kapanarak çok ağladılar. Fakat Sultan, onlara eli ile susmalarını işaret etti. Sükûnet teessüs edince Patrik'e:
    –Ayağa kalk! Ben, Sultan Mehmed, sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda, benim gazabımdan korkmayınız, dedi.(3)
    Sonra Ayasofya'yı gezdi, o sırada ikindi namazı vakti girmişti, Ayasofya'da ezan okunmasını emretti. Ayasofya'da namaz kılacağını bildirdi ve Ayasofya namaz için hazırlandı. İkindi namazı ile birlikte Ayasofya camiye dönüştürüldü.
    Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinde yaptığı uygulamalara dünyanın seyrini değiştirmiştir. Yaptığı uygulamamalar değil ortaçağı, yeniçağı, uzay çağını bile aşmıştı. Hatta içinde bulunduğumuz bilgi çağında bile Sultan Mehmed'in bilgi ve insanlık ufkuna ulaşılmamıştır. İstanbul'daki uygulamalarında Ortaçağ gelenek ve uygulamamalarını altüst etti. Kendi dindaşlarının vermediği özgürlüğü onlara verdi.
    Sultan Mehmed'in İstanbul halkına verdiği özgürlüğü, 20. yüzyılın hiçbir ülkesi kendi halkına verememiştir. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bile dünya milletleri, Sultan Mehmed'in uygulamalarına uzaktır.
    Sultan Mehmed, imparatorun ülkesini hakkıyla savunduğunu, kahramanca savaştığını, elinde imkân olduğu halde kaçmadığını öğrenince, onun ölüsüne dahi gerekli vazifenin yapılmasını ister. Son Bizans imparatorunun cesedini arattırır. "imparatorun naşı cesetlerin arasında bulunmuştur ve Fatih kendisine dini tören yaptırmış, gereken saygıyı göstermiştir.(4)

    İnanca ve İnsana Özgürlük
    Fethin sonu Sultan Mehmed'in fermanları İstanbul halkına duyurulur:
    "Savaş sonrası, işgal, tecavüz ve kötü muameleden korkarak saklanan, kaçan insanlar evlerine barklarına dönsünler. Çekinmeden, evlerine, işlerinin başına dönsünler, her ferdin, malları, canları, ırzları koruma altındadır. Dininiz, mezhebiniz, milli örf ve adetleriniz, Osmanlı devletinin teminat ve garantisi altındadır."
    Yaşadığımız çağa baktığımızda, Sultan Mehmed'in insanlık ufkunu yakalayabilmek için daha çok mesafeler almamız gerektiği kanaatindeyiz. Çağımızın Rusya'sı, ABD'si, Çin'i İngiliz'ini düşündükçe, Fatih Sultan Mehmed Han'ın ne büyük deha olduğu daha iyi anlaşılıyor. Hele hele 20. yüzyılın ilk yarısının Türkiye'sinde uygulanan insan hakları ihlalleri, dini ve inancı yasaklamaları gördükçe, Sultan Mehmed daha iyi anlaşılıyor.
    Bugün ülkemizde ve dünyanın bazı ülkelerinde Laiklik adına inançlara getirilen yasaklamaları gördükçe Fatih Sultan Mehmed Han'ın ne çapta adam olduğunu daha iyi idrak ediyoruz. Bütün bunları uygulayan 21 yaşında genç bir delikanlıdır.
    Fetihten sonraki günlerde Bizans'ın ileri gelenleri toplanır ve Georgios Skolarios'u patrik seçerler. Bu Patrik aynı zamanda Ortodoksların cihan patriği unvanını almıştır. Din adamları heyeti, bu seçimi genç hükümdara arz ederler. Fatih Sultan Mehmed Han, Patrik seçimini onaylar. Bu hadise Batı'da duyulduğunda, adeta deprem etkisi yapar. Nasıl olmasın ki; o çağda Avrupa'da, Katolik olmayan Hıristiyanlar diri diri, toprağa gömülüyor, yakılıyor, öldürülüyordu. Değil ki farklı din mensuplarına yapılan uygulamalar, Endülüs Müslümanları diri diri ateşlere atılıyordu. Böyle bir çağda bir Fatih çıkıyor, din ve inanç serbestiyeti veriyor, hem de fethettiği bir beldeye. O belde halkına kendi dini liderini seçme hakkı veriyor, seçilen dini lideri tanıyor ve tasdik ediyor.
    Seçilen Patriği yemeğe davet eden Fatih, kendisi ile dini ve felsefi sohbet ediyor. Fatih'in yardım ve desteği ile birkaç gün içinde Bizans halkına hiçbir zaman görmediği bir huzur ortamı sağlandı.
    1 Haziran Cuma günü Ayasofya'da Cuma namazı kılındı. Şehri manevi Fatihi Akşemseddin, Ayasofya'da Fatih Sultan Mehmed Han adına hutbe okudu.

    Gayri Müslimin Malları Teminat Altındadır
    Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'daki uygulamaları akıllara durgunluk vermeye devam etmektedir. Galata semti, Galata sulh yolu ile teslim oldu, ancak savaşta Bizans'ın yanında yer almış, her türlü yardımda bulunmuştu. Fatih Sultan Mehmed Han, galata ile ilgili uygulamalarında, oranın halkında her türlü garantiyi verir, hatta korkudan evlerini terk eden, sahipsiz evlerin içindeki eşyalara sayım yapılarak, evlerin kapıları mühürlenir. Tâki sahipleri dönüp evlerini teslim alana kadar, kapıları mühürlü kalır. Bu uygulama Fatih Sultan Mehmed Han'a ait bir uygulamadır. Tarihte bir benzeri yoktur.
    21 Yaşında genç hükümdarın bunları nasıl yapabildiğini anlayamayanlara şu müjdeyi hatırlatmakta fayda var "fethedecek komutan ne güzel komutandır." O güzel insan, kimsenin yapamadığı güzellikleri yapıyordu.
    Fatih Sultan Mehmed Han, şehirde hızlı imar faaliyeti başlatır. Yıkılan binalar, iş yerleri yeniden yapılır. Bu arada top atışı ile yıkılan surlar, şehrin görüntüsünü bozmasın diye, tamir edilir. Bu çalışmalara daha çok esir alınan Bizans askerleri kullanılır. Fatih Sultan Mehmed Han, çalıştırılan esirlere, emeklerinin karşılığı olarak yevmiye verilmesini emreder. Bu yevmiye ile iş bitiminde bütün esirler esaretlerini satın alırlar. Yanı kazandıkları paralarla esaretten kurtulup özgürlüğe kavuşurlar. Bu uygulama da Ortaçağı altüst etmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han yaptığı her uygulama ile ortaçağın temellerini sarsmaktadır.
    Fatih'in İstanbul'dan ayrılma zamanı gelmiştir. Fatih Sultan, Bursa su–başısı Süleyman Bey'i İstanbul su başılığına getirir. Ayrıca Hızır Bey'i de, İstanbul kadısı olarak atar. Kadı İstanbul'un belediye başkanı makamı, su–başıda emniyet müdürü konumundadır. Her iki görevliye talimatları, yapılacakları bildirir ve halkın sevgi gösterileri arasında İstanbul'dan Edirne'ye doğru yola çıkar.

    Fatih’in Uygulamaları
    Hiristıyan Batı’nın Başını Döndürdü
    Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethettikten sonra, İstanbul'daki uygulamaları batıda deprem etkisi yaptı. Sultan Mehmed İstanbul'u bir vitrin olarak kullandı. Bizans batının sürekli irtibatta olduğu, doğudaki bir uç kalesiydi. İstanbul'da yaşanan bir olay çok kısa surede batıda yankı bulurdu.
    Dini olarak batının gözü üzerindeydi, çünkü önemli bir Hıristiyan mezhebinin merkezi İstanbul'daydı. Siyasi olarak batının gözü üzerindeydi, çünkü Hıristiyan Roma imparatorluğun başkenti olduğundan manevi ağırlığı büyüktü. Ekonomik olarak önemliydi, devrin dünya ticaretinde önemli bir mevkisi olan Cenevizliler İstanbul'u ticaret üssü olarak kullanıyordu. Batı için deniz ticaretinin önemli noktalarındandı.
    Bu üç önemli sebepten dolayı, İstanbul batı için önemliydi, dikkate değerdi. Sultan Mehmed İstanbul'u bir vitrin olarak kullandı ve mesajını bütün dünyaya buradan verdi. Sultan Mehmed'in İstanbul'daki uygulamaları, bütün dünya devletlerinin yapısını salladı.
    Sultan Mehmed'in yaptığı uygulamalara, o güne kadar görülmüş ve duyulmuş şeyler değildir. Zaman içerisinde tedbir alınmazsa, çok büyük tehlike ile karşı karşıya kalınabilirdi.
    Batı başına gelecekleri gördü ilk tepkileri, daha öncede olduğu gibi Osmanlıyı güç kullanarak durdurmak istediler.
    Papa bir beyanname yayınlayarak,
    Müslüman Türkler için eline kılıç alan her Hıristiyan'a cennet vaat etti.
    Bu büyük seferin maddi boyutunu halletmek için "mukaddes harp vergisi" adı ile yeni bir vergi türü icat ettiler.
    Sebep ne olursa olsun, bir Hıristiyan Müslüman'la irtibat kurarsa en ağır işkencelere uğratılarak öldürülecektir.
    İslam dini ortadan kaldırılıncaya kadar, aralarında ki ihtilaflar rafa kaldırılacak, tek hedef tek düşman Müslümanlar olacak.
    Bu kararlara uymayanlar, büyük işkencelere uğratılarak öldürecektir.
    Papa'lık aldığı bu kararların uygulama şansı olmadığını biliyordu. Ancak kendilerini ve kamuoyunu tatmin için başkada yapacakları bir şey yoktu. Alınan bir başka karar da 1454 yılında Bavyera'da bir toplantı tertiplenecek, bu toplantıya bütün Batı devletleri katılacaktır.(5) Bunu da gerçekleştiremediler.



    BATIYI ORTAÇAĞ KARANLIĞINDAN KURTARAN SULTAN

    İstanbul'un fethinin Avrupa ve İslam âlemi üzerine çok farklı etkileri oldu. İslam âlemi İstanbul'un fethini bayram yaparak kutladı. Mısır'daki Abbasi halifesi bütün camilerde Türk şehitler için Kur'an okutmuş, hutbelerde fethi öven ve müminlere duygulu vaazlar yapılmıştır. İstanbul'un fethi Müslüman Türk milletinin tarihinin en önemli olaylarından biridir. Kimileri İstanbul'un fethinin tarihin en büyük olayı olduğunu söylerse de, bir kimsi da en büyük olaylarından olduğunu söylemiştir.
    Bizde şunu söyleriz ki; Hıristiyan batı açısından hiç şüphesiz tarihin en büyük hadisesidir. Bizim içinde tarihin en büyük hadiselerinden biridir.
    İstanbul'un fethinde dikkat çeken en önemli hadise Sultan Mehmed'dir. Şöyle bir soru sorulsa; İstanbul'u eğer yıldırım Bayezid fethetmiş olsaydı ne olurdu? Çok hayati bir soru… Yıldırım Bayezid, istemiş olsaydı İstanbul'u fethedebilirdi. Yıldırım Bayezid İstanbul'u fethetmiş olsaydı, fetih Hıristiyan batı için bir şey ifade etmeyecek. Dolayısıyla da batı için tarihin en büyük hadisesi olmayacaktı. Türk tarihi içinde, sıradan bir kahramanlık hadisesinden öteye gitmeyecekti. Bu açıklamalardan sonra şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; İstanbul'un fethi, Sultan Mehmed ile önem kazanmıştır.
    Surları yıkacak başkaları olabilir mi? Olur.
    Gemileri karadan başkaları yürütebilir mi? Yürütebilir.
    Bir asker on düşman askeri ile çarpışabilir mi? Çarpışabilir.
    Surlara çıkacak başka Ulubatlı Hasan'lar bulunabilir mi? Bulunabilir.
    Salt kahramanlık duyguları ile bakıldığında, İstanbul'un fethinde sergilenen kahramanlıktan çok daha büyük kahramanlıkların sergilendiği tarihi hadiselere meydana gelmiştir. Kutalmış'ın Pasinler de Bizans ordusunu perişan etmesi, Kılıç Arslan'ın 600 bin haçlı ordusunu, 20 bin kişilik ordusu ile perişan etmesi ve haçlı ordusunu 50 bin kişiye indirmesi, Yıldırım Bayezid'in Niğbolu'da sergilediği kahramanlıklar, İstanbul'un fethinde elde edilen zaferden aşağı kalır değildir.
    İşte burada üzerine durulması gereken husus Fetih ile Sultan Mehmed'in, Sultan Mehmed ile de fethin mana kazanmasıdır. Sultan Mehmed İstanbul'u fethederek, batıyı Hıristiyan karanlığından kurtarmıştır. İstanbul'u Sultan Mehmed'in yerine Yıldırım Bayezid fethetmiş olsaydı, Batı Hıristiyan taassubundan kurtulabilir miydi? Batı bilimsel aydınlanmayı gerçekleştirebilir miydi? Bu sorulara cevap vermek oldukça zordur.

  4. #54
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 02.08.06
    Mesajlar: 81
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar(HRİSTİYAN BATIYA MUASIR MEDENİYETİ OSMANLI ÖĞRETTİ)

    anlattıkların çok iyi ve gerçekten doğru Allah razı olsun

  5. #55
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 25.07.06
    Mesajlar: 205
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar(HRİSTİYAN BATIYA MUASIR MEDENİYETİ OSMANLI ÖĞRETTİ)

    allah razı olsun

  6. #56
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 05.08.06
    Mesajlar: 40
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar(HRİSTİYAN BATIYA MUASIR MEDENİYETİ OSMANLI ÖĞRETTİ)

    ALLAH RAZI OLSUN

  7. #57
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(MÜMİNİN ARKADAŞLIK HAKKI)

    AAllah'ü Teala "Müminler ancak birbirinin kardeşidir"(1) buyurmaktadır. İnsanların kardeş olması için illa da aynı anneden ve babadan doğması şart değildir. "Mü'minler birbirinin kardeşidir" denilmesinden kasıt, ilk yaratılan Âdem Aleyhisselam ve Hazreti Havva anamızdan türediğimizdendir. Kardeş demek, aynı çatı altında bireysel dert ve maksatları bir olup birbirlerine her konuda yardımcı olan kimseler demektir. Buradaki kardeşlik tabirinde ise beyan olunan dert ve maksat, İslam dinini en güzel şekilde yaşamak ve bu surette Rabbimize en güzel şekilde kul olmaktır. Bunu yaparken de sıkıntıya ve cefaya maruz kalan mü'min kardeşinin yardımına koşmalıdır.
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem arkadaşlığın önemini belirtmek üzere şu hadis–i şerifleri buyurmuştur:
    "Biriniz kendisi için arzu ettiğini kardeşi içinde arzu etmedikçe, gerçek manada iman etmiş olamaz."(2)
    İnsanın kendisi için arzu ettiğini mü'min kardeşi içinde arzu etmesinden kasıt, kişinin dini ve dünyevi menfaatlerinin tamamıdır.
    "Sadece mü'minlerle arkadaşlık et. Senin yemeğini de ancak takva sahibi olanlar yesin."(3)
    "Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin."(4)
    Kişinin arkadaşı ile olan dostluğunun sağlam olması için aşağıdaki hususlara riayet etmesi gerekir:
    1– KARŞILAŞTIĞI ZAMAN
    ONA SELAM VERMEK
    Kişinin karşılaştığı kimselere selam vermesi sünnettir. Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e:
    –Hangi Müslüman daha hayırlıdır? diye sorulduğunda
    –Yemek yediren ve tanıdığına ve tanımadığına selam verendir,(5) buyurdular. Bir başka hadis–i şerifte "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size bir şeyi irşad edeyim mi ki, onu işlediğiniz zaman birbirinizi sevmeye başlarsınız. O iş şudur ki: aranızda selamı yayınız"(6) buyurulmaktadır.

    2–HASTALANDIĞI ZAMAN
    ONUN ZİYARETİNE GİTMEK
    Bu konuda Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
    "Hastayı ziyaret edin, aç olanı yedirin, esirin bağrını çözün (bağışlayın)"(7) Başka bir hadis–i şerifte "Müslüman'ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır:
    1–Selam verildiğinde selamı almak.
    2–Davetine icabet etmek.
    3–Hastalandığı zaman halini sormak.
    4–Cenazesine katılıp başsağlığı dilemek.
    5–Aksırdığı zaman ona duada bulunmak."(8)
    3– AKSIRDIĞI ZAMAN
    "ELHAMDÜLİLLAH" DERSE
    ONA DUADA BULUNMAK
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
    "Sizden biriniz aksırdığı zaman "Elhamdülillah" desin. Yanındaki arkadaşı ona "Yerhamukallah" –Allah Celle Celaluhu sana merhamet etsin–" desin. Arkadaşı böyle söyleyince aksıran kimse "Yehdina ve yehdikümullah –Allah Celle Celaluhu bizi ve sizi doğru yola iletsin ve kalbinizi felaha kavuştursun) diye dua etsin.–(9)

    4– ALLAH İÇİN
    ONU ZİYARET ETMEK:
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
    "Kim bir hastayı ziyaret edip halini sorar veya Allah için bir din kardeşini ziyaret ederse bir çağırıcı ona şöyle seslenir:
    –Yürüdüğün yer hoş ve güzel olsun. Cennette kendine bir konak hazırladın."(10)
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:
    "Bir adam başka bir kasabada oturan din kardeşini Allah–u Teala için ziyaret etmek üzere yola çıktı. Allah–u Teala bir meleği insan suretine sokarak yolda onun karşısına çıkardı ve aralarında şu konuşma geçti:
    Melek:
    –Nereye gidiyorsun?
    Adam:
    –Şu kasabada bir kardeşim var, ona gitmek istiyorum.
    Melek:
    –O kardeşinden umduğun bir nimet söz konusu mudur?
    Adam:
    –Hayır, onu sadece Allah rızası için seviyorum.
    Melek:
    –Şüphesiz ben Rabbinden sana gelen bir elçiyim. Senin o kardeşini sevdiğin gibi Allah–u Teala'da seni seviyor."(11)
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:
    "Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah–u Teala'da onun ihtiyacını görür. Kim bir Müslüman'ı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah–u Teala'da o sebeple onu kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslüman'ın kusurunu örterse, Allah–u Teala'da kıyamet günü onun kusurlarını örter."(12)

    5– SIKINTILI ANINDA
    ONA YARDIMCI OLMAK
    Mümin, kardeşine darda kaldığı zaman, her şartta yardımına koşmalıdır. Konumuzla ilgili hadisi şerifler diğer konu başlıklarında zikredildiği için burada yazmayacağız. Diyeceğimiz odur ki; mümin kardeşini kendi nefsin gibi göreceksin.

    6– ÇAĞIRDIĞI ZAMAN
    DAVETİNE İCABET ETMEK
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki:
    "Müslüman'ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selam verildiğinde selamı almak, davetine icabet etmek, hastalandığı zaman halini sormak, cenazesine katılıp başsağlığı dilemek, aksırdığı zaman ona duada bulunmak."(13)

    7–MÜBAREK AY VE
    GÜNLERDE HALKIN ÂDETİ
    ÜZERE TEBRİKLEŞMEK
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki:
    "Sizden birisi Cuma namazını kılıp ayrıldığında, din kardeşiyle karşılaştığında şöyle desin: "Allah–u Teala sizden ve bizden kabul buyursun."(14)
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki:
    "Komşuluk hakkı nedir, bilir misin? Senden yardım istediğinde ona yardım edersin. Ödünç isterse verirsin. Kendisine bir iyilik ve hayır dokunduğunda kutlarsın. Başına bir musibet geldiğinde geçmiş olsun der, taziyede bulunursun."(15)

    8– BAZI MEVSİM VE
    MÜBAREK VAKİTLERDE
    HEDİYELEŞMEK
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki:
    "Ey Mü'minleri eşleri, kızları, kadınları! İsterse bir koyunun bir parçası ile olsa hediyeleşin. Çünkü bu sevgiyi gönüllerde yeşertir. Kin ve nefreti giderir."(16)
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki:
    "Hediye vermeyi ihmal etmeyin. Çünkü hediye sevgi doğurur, kin ve nefreti giderir."(17)

    9– ONUN EHLİNE VE
    AİLESİNE SAYGI GÖSTERMEK
    Kişi arkadaşına gösterdiği saygıyı ehline de gösterecek ki, arkadaşıyla olan muhabbeti artsın. Eğer kişi arkadaşının ehline saygı göstermiyorsa, onunla olan dostluğu dünya menfaatinden ibaret demektir. Böyle bir dostluk ise insanı hak yolunda muvaffak etmez.
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki:
    "Sizlere annenizden, babanızdan, hanımınızdan, çocuklarınızdan daha hayırlı bir şey öğreteyim mi? Allah yolunda dostlar edinin." Buradan anlaşılıyor ki, arkadaş eğer ki dindar ve tevazu sahibi ise bizim için her şeyden hayırlıdır. Eğer kötü yola sapmış olan arkadaşlarımız varsa onları güzel bir şekilde ikaz etmemiz gerekmektedir. Onların kusurlarını örtüp güzelliklerini görmemiz gerekir. Onlara karşı son derece şefkatli ve merhametli olmalıyız. Bizden büyükse şu hadis–i şerif doğrultusunda amel etmemiz gerekir:
    "Herhangi bir genç bir yaşlıya yaşlılığından dolayı ikramda bulunursa, mutlaka Allah yaşlandığında o gence ikramda bulunanları nasip ve müyesser eder."(18) Başka bir hadis–i şerifte:
    "Küçüklerine merhametli olmayan, büyüklerinin hakkını tanımayan bizden değildir."(19) Bir diğer Hadis–i şerifte:
    "Saçı ağarmış yaşlı Müslüman'a saygı gösterip ikramda bulunmak Allah–u Teala'ya derin saygı duyup O'nun büyüklüğünü idrak etmek demektir."(20)

  8. #58
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(vefatı bir şahesere vesile olan şehzade)

    Şehzade Mehmet, Kanunî Sultan Süleyman’ın en kıymetli varlığıdır. Ancak, henüz çocukken hastalıkların pençesine düşer. Koca Sultan, dumanlarla, kan gölleriyle kaplı savaş meydanlarından gelip sabahlara kadar, oğlunun başında ateşinin düşmesini bekler. Şifa bulunca İstanbul’un meydanlarında şenlikler yaptırır, şehirde aç susuz tek bir insanın kalmaması için buyruklar verir... Şehzademiz, hastalandığında yemeden içmeden kesilir, belindeki kılıcı bile taşıyamayacak kadar mecalsiz düşer. Sonra iyileşir, yüzüne kan, bileğine kılıç tutacak kadar bir kuvvet gelir. Yüzündeki güneş gah açar, gah bulutların arasında kaybolur. Gün gelir devran döner ve Şehzademiz büyür...

    Batı kültürünü de öğrenir...
    Sultan Süleyman, tahtını, tacını, kılıcını ve şanını canından çok sevdiği küçük oğlu Şehzade Mehmet’e bırakmak istemektedir. Memleketin en iyi hocalarından dersler alarak yetişen Şehzade Mehmet, Fransız ve İtalyan hocalardan da yabancı dil, Avrupa kültürü üstüne eğitim almıştır. Haris değil, mütevazıdır. Narin, ince yapılıdır ama sözünü dinletir. Oturmasını kalkmasını, saltanatın adabını ve töresini bilir. Ve herkes tarafından çok sevilir.
    Ama Şehzade’miz, yağmurlu bir sonbahar günü, Manisa’da yataklara düşer ve bir daha asla kalkamaz. Bir seferden dönmekte olan Kanuni Sultan Süleyman Han, acı haberi Edirne’de duyar ve gözyaşlarına boğulur... Takvimler, 16 Ekim 1543’ü göstermektedir.
    Daha sonra adı Şehzade Külliyesi olan eserin yapımına Mimar Sinan, Sultan’ın emriyle bu hüzünlü günlerin arefesinde başlamıştır. Cenaze namazı sonrası Kanuni, çok sevdiği oğlunun türbesinin bu külliyede yapılmasını ve külliyenin adının Şehzade Mehmet olmasını buyurur.

    Çok zarif bir medrese...
    İstanbul-Şehzadebaşı’ndaki bu Külliye’de cami, sıbyan mektebi, imaret, tabhane ve bir de çok zarif bir medrese vardır. Şehzade Mehmet’in türbesi baş köşede, kıble tarafındadır. Vefatı; bu külliyenin yapılma sebebi olan Şehzade’mize oradan geçerken bir Fatiha okumayı unutmazsınız herhalde...

  9. #59
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(ey nefsim öldüğün an ya cennettesesin ya cehennemde)

    Allah'a karşı gelen kavimlerin hâllerine bir bak; Onlardan bir kısmı suda boğuldu. Bir kısmı yerin dibine battı. Bir kavim taşa tutuldu. Bir başka kavmin sûretleri maymun ve domuz sûretine döndürüldü ve helâk olup gittiler. Bugünde böyle zulüm yapanlar, dünyayı ateşe verenler, tarihe yüz karası olarak geçecekler.
    Bir yılı daha geride bıraktık. Ya da âhirete bir yıl daha yaklaştık. Ticarethaneler geride kalan senenin kâr–zarar cetvellerini çıkarıp, hesaplarını gözden geçirecekler.
    Ey nefsim! Sen de geçen senenin hesabını yaparak, kâr ve zarar bilânçosu gibi, sevap ve günahlarını gözden geçirecek misin? Yeni yıla girdim diye seviniyorsun; ama geride kalan o koskoca seneyi gerçekten de sevineceğin şekilde mi geçirdin yoksa telafisi mümkün olmayan hatalarla mı doldurdun?..
    Ey nefsim!
    Hz. Ömer Radıyallahu Anh: "Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz." buyurdu. Ben de bu yeni yılın başında seninle yüzleşmek, hatalarımı ve günahlarımı sorgulamak, hatta seninle çatır çatır hesaplaşmak istiyorum.
    Sen her yaptığın hata ve kusura bir bahane, bir mazeret buluyorsun. Âhiret konusunda da sanki pek endişen yok, üstelik garantiymiş gibi bir tavrın var. Bu ne umursamazlık, bu ne vurdumduymazlıktır. Bilmez misin; Hz. Ömer Radıyallahu Anh, bir keresinde Beytullah'ı tavaf ederken:
    "Yâ Rabbi! Eğer saîdler listesindeysem, ne olur beni orada sabit kıl; yok eğer şakîler listesindeysem, ne olur beni oradan sil de saîdler listesine yaz." diye gözyaşlarıyla Allaha yalvarıyordu. Koskoca Hz. Ömer böyle bir endişe duyabiliyorken, sen kendini nasıl garantide görebiliyorsun? Yine o Hz. Ömer, münafıkların listesi kendisinde bulunan Hz. Huzeyfe Radıyallahu Anh'ın etrafında dolaşır:
    "Yâ Huzeyfe! Ben de listede var mıyım?" diye sorardı. Hz. Ömer; Resûlullah'ın ikinci halifesi ve adaletin güneşi olmasına rağmen nefsini bu kadar hakir görüp, münafıklar listesinde olmaktan korkuyorken, sen hiç merak etmiyor musun acaba hangi listedeyim diye?.. Düşün ey nefsim! Büyüklerin hâli böyle olunca senin hâlin nasıl olmalı?
    Ey zavallı nefsim!
    Bünyende yığınla kötü huy barındırıyorsun. Heva ve hevesin, ihtiras ve şehvetin, dünyaya olan sevgin ve meylin seni sarıp sarmalamış. Dedikodu, gıybet, hased sende… Riyakârlık, büyüklenmek, kibirlenmek sende… Aldatmaca, kandırmaca, yalan sende… Kin, nefret, buğz sende… Bu kötü huylardan ne zaman kurtulacak, ne zaman tezkiye olacaksın? Üstelik bunca kötü hasletlerin varken, kendi hata ve kusurlarını nedense hiç görmüyorsun; ama bir başkası bir hata yapmaya görsün, hemen eleştiri bombardımanına tutuyorsun. Sen başkalarının hatalarını araştırmayı bırak dakendine bak! Halkın ayıpları ile meşgul olup, kendi ayıplarına karşı kör olma.
    Ey biçare nefsim!
    Geçici olduğunu bile bile dünyaya öylesine tamah ediyorsun ki! Bu dünya kime yar olmuş ki, sana olsun? Gelen bir gün mutlaka gitmiş ve er geç sen de gideceksin. Hele bir düşün, kimler geldi geçti?... Firavunlar, Nemrutlar, Hâmanlar, Karunlar, Şeddatlar hep gittiler. Ne kudretli krallar, kayserler, kisralar dünyaya veda ettiler. Dünya onları bir oyuncak hâline getirdi, oyalanıp durdular. Şeytan onları aldatıp kandırdı. Yaptıkları isyanları, zulümleri süsledi. Onlar sağlam kalelerde ve kulelerde bir yandan binbir gece eğlenceleriyle zevk ederlerken, diğer yandan nicelerinin haklarını yiyip zulmettiler. Oralarda nice namuslar kirletildi. Nice beller bükülüp, işkenceler edildi. Nice çaresiz, fakir fukaranın, gözyaşları akıtıldı.
    Sonunda Allah'ın emri geldi. Kendilerine birer emanet olarak verilen canları geri alındı. Böbürlenerek sahip çıktıkları mallardan ve mülklerden de oldular. Onların topladıkları servetler hep dağıldı gitti. O kuş tüyü yataklardan kaydılar. Büyük ve gösterişli konaklarından çıkarıldılar. Geriye bir şey kalmadı; ne mal, ne mülk, ne de saltanat... Şimdi ise onların esâmesi bile okunmuyor. "Hele bir bak, onlardan yana bir bakiye görebiliyor musun?" (Hâkka, 8) Geriye sadece bunların hesabını vermek kaldı. Öyle ki, hiç hesaba katmadıkları şeylerden dahi hesaba çekilecekler.
    Düşün ey ahmak nefsim!
    Bu göçüp gidenlerin hâllerinden senin alacağın ibret dersi yok mudur? Meselâ, şu Ad kavmi ne büyük ibret… Bunların minare gibi upuzun boyları vardı. Çok güçlü kuvvetliydiler. Kayaların içini oyup çok muhkem, kale gibi sağlam evler yapıyorlar ve oralarda barınıyorlardı. Kendilerine kimsenin karşı koyamayacağını sanan bu kavim azınca, haddi hududu aşınca, Mevlâ Teâlâ onları nasıl da sildi süpürdü. Sen bunlardan daha mı kuvvetlisin, Neronlardan daha mı güçlüsün, (hâşâ) ben karşı koyarım mı sanıyorsun? Allah'a karşı gelen kavimlerin hâllerine bir bak: Onlardan bir kısmı suda boğuldu. Bir kısmı yerin dibine battı. Bir kavim taşa tutuldu. Bir başka kavmin sûretleri maymun ve domuz sûretine döndürüldü ve helâk olup gittiler. Bugün de böyle zulüm yapanların, dünyayı ateşe verenlerin, tarihe yüz karası olarak geçecek olan despotların feci akıbetlerini, ömrün olursa göreceksin. "Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah'ı var." diye atalarımız boşuna söylememişler. "Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz zannetme!" (İbrahim, 42)
    Ordusuna güvenen Nemrud, topal bir sivrisinekle helâk oldu. Malına güvenen Karun, malıyla battı. Makam ve mevkisine güvenen niceleri, çoktan toprak oldu da isimleri bile unutuldu. Peki, sen neye güveniyorsun ey nefsim? Haberin olsun ki; Allah'tan başka her neye güveniyorsan, o şeyle beraber Allah seni de batırabilir. Onun için sana bu nimetleri vereni unutma! Sana bu makamı ve mevkiyi vereni, bu malı, mülkü ve serveti vereni sakın unutma!!! Hem bu dünyada bizlere ihsan edilen nimetler ne kadar çok olursa olsun, âhirete nispetle çok az bir şeydir. Bunlar için, sonsuz cennet nimetleri fedâ edilir mi? Bugün dünyanın az bir zahmetine dayanamayan, yarın cehennem azabına dayanabilir mi? Parmağını mumun alevine tutsan, ona dahi dayanamasın, öyleyse acizliğini anla ve ateşe dayanabileceğin kadar günah işle!
    Ey günahkâr nefsim!
    Artık sana düşen, bugüne kadar işlediğin isyanlardan dolayı pişman olup tevbe etmek, Mevlâ'nın dergâhına yüzler sürmektir. Bugüne kadar gönlünce yaşadın, isyanlar ettin, günahlar işledin de ne oldu? Aldığın şehevî zevkler, tatmin ettiğin o ihtiraslar ve arzular nerede? Hepsi o anlıktı geçip gitti değil mi? Tabiî zevki geçti; ama hesabı duruyor. Şayet Rabbini razı edemezsen, sana verdiği bu fânî nimetleri, bâkî olana çeviremezsen işin zor, hem de çok zor ey nefsim. Allahu Teâlâ Kerîm'dir, Rahîm'dir, beni affeder deyip avunuyorsun; fakat affa mazhar olmak için ne yapıyorsun? Evet, Allah "Kerîm ve Rahîm'dir"; ama aynı zamanda da "Şedîdü'l–ikabdır", haberin olsun!..
    Tevbeyi geciktirme; çünkü ölüm her an gelebilir. Hem tevbe, geciktikçe zorlaşır; zira yapılan günahlar alışkanlık hâlini alır ki, alışkanlıkları terk etmek çok daha zordur. Bu durum ise; dersine zamanında çalışmayıp, bunu imtihan gününe saklayan tembel talebenin durumuna benzer ki, başarı şansı çok azdır, bilesin.



    MAZLUM MÜSLÜMANLARIN ÇARESİZ ÇIĞLIKLARI

    Ah nefsim, ahh!
    Rahata ne kadar çok alıştın, değil mi? Öylesine keyif adamı oldun ki sorma gitsin. Ama iyi bil ki, bu pek hayra alâmet değil. Bu rahatlık, bu rehavet sana diğer Müslüman kardeşlerini unutturmasın. Sen öylesin diye herkesi rahat ve keyfi yerinde zannetme… Bak Yahudi ve Hıristiyanlar, ortadoğudaki Müslüman kardeşlerine âdeta kan kusturuyor. Filistin topyekûn ateşe verilmiş, Irak alevlerle kuşatılmış, Müslüman halkların yaşadığı bu beldeler olmuş can pazarı… Savaş(!) bahanesiyle orada binlerce masum sivil öldürülüyor. Halk, evlerinde bombalanıyor. Cani coniler bombalanan bir camiye giriyor ve içerideki yaralı cemaate kurşun yağdırıyor. Mutfakta yemek pişirirken kurşuna dizilen Felluceli bacımızın da, camide namaz kılarken şehit edilen mü'min kardeşimizin de hataları galiba Müslüman olmak...
    Ey nefsim! Bu haberler seni ne kadar rahatsız ediyor, hiç üzülüp, kahroluyor musun? Müslüman kardeşlerinin o perişan hâli karşısında, duadan başka hiçbir şey yapamamanın verdiği derin ıstırapla gözyaşlarına boğuluyor musun? Yoksa bu haberler keyfini kaçırdığı için bunun yerine magazin haberleri diye sunulan zırvaları ya da gelin–kaynana, ünlüler çiftliği veya popstar gibi lüzumsuz programları seyrediyor ve "Acaba ne olacak, kim kazanacak?" diye bunu mu merak ediyorsun? Ey zalim nefsim! Halbuki "Müslüman kardeşlerimin durumu ne olacak, bu savaşı kim kazanacak?" diye dertlenmen, Filistin'de, Irak'ta ve dünyanın neresinde olursa olsun mazlum Müslümanların zaferi için dua etmen gerekmez mi?
    Ey nefsim!
    Bu arada sana yılbaşı ve Noel yortusuyla alâkalı olarak da bir çift lâfım olacak. Orta Doğu'yu kana bulayan, oradaki mazlum Müslümanların çaresiz çığlıklarının yükselmesine sebep olan, Irak'ta binbir çeşit vahşete ve işkencelere imza atan, insanlıktan yoksun caniler sürüsünün bayramı olan Noel yortusunu kutlamaman gerektiğini iyice anladın mı? Zira onlar Müslüman kardeşlerine ülkelerini zindan ederken, sen onlarla aynı gecede dans edip, hindi kızartması yiyerek, içki içip nara atarak, Noel kutlamanın ne büyük bir ihanet olduğunu umarım idrak edersin.
    Ayrıca, Ebû Garip cezaevinde yapılan, insanın kanını donduracak işkenceleri, camilerde kurşunlananları, otobüsler taranarak öldürülen çocuk ve kadınları, ucuna Haç asılı tanklardan çıkan mermilere hedef olan Müslümanları ve daha nicelerini gördükten sonra, hâlâ onların sana dost olabileceğini düşünebiliyor musun?
    Ey gafil nefsim!
    Ramazan ayında gördüğün pa pazlı, hahamlı iftar sofralarında esen hoşgörü–diyalog rüzgârları sakın seni aldatmasın! Zira aynı gün ve gecelerde Felluce'de Haçlı sürüleri, grup grup camilere dağılarak katliam yaptılar. O mübarek günlerde bir camide yaralı, çaresiz ve savunmasız şekilde yerde yatan bir Müslümanın beynine kurşun sıkıldığını sen de gördün, dünya da gördü! Aman ya Rabbi! Bu nasıl bir nefret, bu nasıl bir kin böyle!… Hani nerede hoşgörü?! Ey nefsim, gözünü iyi aç ve gör ki,; Hıristiyan ve Yahudilerin Türkiye'deki yüzü, Müslümanlarla iftar sofralarında şen şakrak tavırlarla göz boyarken, Filistin ve Iraktaki yüzü, Müslümanlara kan kusturuyor. Diyaloga sıkılan bunca kurşundan sonra, hâlâ "Hoşgörü ve diyalog" nutuklarına kanacaksan, sana yazıklar olsun ey nefsim!
    Ey nefsim!
    Dün küçüktün, bugünse yetişkin bir hâle geldin. Bak bir sene daha geçti, yaşlanıyorsun, farkında mısın? Ben sana Resûlullah'ın tavsiyesini hatırlatayım: "İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin ve ölmeden önce hayatın kıymetini bil!"
    Ecel her geçen gün yaklaşıyor, ansızın ve hiç ummadığın bir zamanda gelebilir. Öldüğün an ya cennettesin ya da cehennemde… Şu an bulunduğun binanın kapısından çıksan, binlerce adrese gidebilirsin; ama bu dünyanın kapısından çıktığında gideceğin sadece iki adres var. Bu adres ya cennet olacak ya da cehennem… Daha açıkçası, ya yukarıda saydığımız zulümlere imza atan, Orta Doğu'yu kana bulayan Yahudi ve Hıristiyanlarla beraber cehennemde yanacaksın ya da Allah'ın dostları ve salih kullarıyla cennette ebedî bir zevk ve sefa âlemine dalacaksın!
    Rabbim hepimizi nefsimizin şerrinden muhafaza buyurup, cennetini ihsan eylesin!
    Fî emanillah!

  10. #60
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(kalpde nifak olmasa insanlar kuran okumaya doyamazlar)

    Allah'a yemin ederiz ki, biz sizin amcanızı öldürmedik, bizim şehrimizde bunu yapan yoktur, öldüreni de bilmiyoruz. Bunun delili de, bizim şehrimizin kapılarının dün geceden bu sabaha kadar kapalı olmasıdır. Şehrimize ne giren vardı, ne de çıkan.



    Allah'tan büyük yoktur, Allah tek büyüktür. Allah şek ve şüphesiz yegâne büyük olunca, hiç şüphesiz Kitabı da en büyük kitaptır. Bu en büyük kitabı okuyan ve okuduğu ile amel eden de çok büyük iş yapmıştır. Bu tespitlerimizde bütün ehl–i İslâm ittifak hâlindedir. Bunları kabul etmeyenin İslâm dini ile bağı kopar.
    Büyük Rabbimiz, Hak Teâlâ Hazretleri Kur'an–ı Kerim'de bize kendi büyüklüğünü bildirmektedir. Biz de Kur'an–ı Kerim–i okuyarak, orada Rabbimizin kendisini nasıl anlattığını öğreniyoruz. Biz ancak Kur'an–ı Kerim'i okuyarak ve orada haber verdiği sıfatlarını öğrenerek Rabbimizi tanıyabiliriz.
    "Rüzgârları gönderip de bulutu harekete geçiren Allah'tır. Biz onu ölü bir bölgeye göndeririz de ölümünden sonra toprağa onunla hayat veririz. Ölülerin yeniden dirilmesi de böyle olacaktık." (Fatır, 9)
    Rüzgârları estiren Allah Celle Celâluhu'dur. Bir bakarsınız, soğuk rüzgâr esiyor, bir bakarsınız sıcak rüzgâr esiyor, bütün bunları yapan âlemlerin Rabbidir. Bu rüzgâr çok başka bir hâdisedir, hiç düşündünüz mü? Rüzgârın şiddetini kim ayarlıyor? Kim bir ölçüde esmesini sağlıyor? Fen, bilim ve teknik çok ilerledi deniyor. Bütün maharetlerinizi bir araya toplayın da bir rüzgâr estirin de görelim, bakalım yapabiliyor musunuz? Ya Rabbi seni hakkıyla bilmeyi bize nasip et.
    Ya Rabbi! Bize hem ilim, hem amel, hem ihlâs ver. Bunlardan biri eksik olursa, sıkıntıya düşeriz, üçü bir arada olmadan olmaz. Bazılarının ilmi vardır, ameli yoktur. Böylelerinin durumu meyvesiz ağaca benzer. Bir mü'min için önce İslâm şeriatının bildirdiklerini öğrenip bilmesi gerekir, ardından bildikleri ile amel etmesi gerekir ve her yaptığını Mevlâ'nın rızasını kazanmak için yapmalıdır. Bu üçünü bir arada yapmayan kişi tam olarak İslâm şeriatına kavuşmuş sayılmaz.
    Az önce bahsettim, rüzgârları hiç düşünmeyiz. Bu rüzgârlarda ne incelikler, ne rahmetler, ne plan ve projeler vardır. Mevlâ Teâlâ Hazretleri lütuf ve keremi ile rüzgârları gönderir. Gönderilen rüzgârlar bulutları harekete geçirir, bulutlar bir bölgeye toplanır. Sonra yağmur yağacak yerin üzerine doğru hareket ederler. Yağılacak yere gelen bulutlar yağmurlarını arza bırakır, toprağa inen yağmur damlaları, toprağa hayat ve canlılık verir. Kurumuş topraklar canlanır, yeşerir, çeşit çeşit meyve ve sebzesini verir. Bakın nasıl meydana geliyor, bir rüzgârın esmesi ile neler neler meydana geliyor? İşte bunları ancak âlemlerin Rabbi olan Allah yapabilir, başka kimsenin bunları yapmaya gücü yetmez.
    Yukarıda zikrettiğimiz âyet–i kerime rüzgârların toprağa nasıl hayat verdiğini anlatırken, bir de öldükten sonra tekrar nasıl dirileceğini de haber vermektedir. Mekkeli müşrikler öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. İşte bu âyet–i kerime ile Mekkeli müşriklere:
    "Ey öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler! Kurumuş toprakları nasıl diriltmeye kadir isek, sizleri de öldükten sonra öyle diriltmeye kadiriz." buyurmaktadır.
    Rivayet edilir ki, Benî İsrail'de hâli vakti yerinde zengin bir ihtiyar adam vardı. Bu ihtiyarın yakın akrabaları, hatta kardeşleri ve kardeşinin çocukları fakirdiler. İşin garip tarafı, bu ihtiyarın hiç çocuğu olmamış, yani malını mülkünü bırakacağı bir varisi yoktu. Malı zorunlu olarak kardeşinin çocuklarına kalacaktı. Kardeşinin çocukları da amcalarının bir an önce ölmesini temenni ediyor, malın kendilerine kalmasını bekliyorlardı. Fakat amcalarının henüz ölüm vakti gelmemişti. Bu durum gençleri değişik düşüncelere itmişti. Şeytan da boş durur mu, hemen bu gençlerin yanına gitti, onları amcaları aleyhine kışkırttı:
    "Amcanızı öldürün, sonra da "Onu şu şehir halkı öldürdü!" diyerek, şehir halkından da hem diyet alırsınız, hem de miras size kalır."
    Bu hâdisenin cereyan ettiği vakitte, Benî İsrail'de iki şehir birbirine yakın mesafede bulunuyordu. O günün âdetine göre, şüpheli ve sebebi bilinmeyen ölüler, iki şehrin arasına atılır. Ölünün bulunduğu yer ile şehirlerin arasındaki mesafe ölçülür, ölü hangi şehre yakınsa, ölünün her türlü bedeli o şehirden istenirdi. Şeytan onlara yapacakları işi süslü gösterdiği için amcalarını öldürme planını yaptılar ve bir gece planlarını uyguladılar. Artık amcaları ölmüştü, cesedini de diğer şehrin yakın bir yerine gizlice bıraktılar.
    Ertesi gün bir şeyden haberleri yokmuş gibi amcalarını aramaya çıktılar ve diğer şehrin kapısında amcalarının ölü cesedi ile karşılaştılar. Bu durum karşısında doğruca o şehrin ileri gelenlerinin yanına gittiler ve durumu haber verdiler.
    "Amcamız sizin şehrin kapısında öldürüldü. Âdetimiz üzere gereğini yapın!" dediler. Şehrin ileri gelenleri bu işten kuşkulanmışlardı, kısa bir araştırma yaptırdıktan sonra dediler ki:
    "Allah'a yemin ederiz ki, biz sizin amcanızı öldürmedik, bizim şehrimizde bunu yapan yoktur, öldüreni de bilmiyoruz. Bunun delili de, bizim şehrimizin kapılarının dün geceden bu sabaha kadar kapalı olmasıdır. Şehrimize ne giren vardı, ne de çıkan."
    Mesele bir çözüme kavuşturulamayınca, Musa Aleyhisselâm'a müracaat kararı alınır. Musa Aleyhisselâm mesele ile alâkadar olunca, Cebrail Aleyhisselâm haberi getirir. Cebrail Aleyhisselâm şöyle der:
    "Allahu Teâlâ Hazretleri bir sığır kesip, kestiğiniz sığırdan bir parça eti, öldürülen kişiye sürmenizi emrediyor."
    Mevlâ'nın emri yerine getirdiler ve bir sığırı kestiler. Kesilen sığırdan alınan bir parça et, ölüye sürüldü ve ölü yattığı yerden kalktı. Yaralarından kan akıyordu. Dirilen adam dedi ki:
    "Beni kardeşimin çocukları, yeğenlerim öldürdü." Bunu söyler söylemez, tekrar öldü.
    Muhterem kardeşlerim! Biz size masal anlatmadık, sağlam bir haberi aktardık, yaşanmış bir hâdiseyi anlattık. Böyle bir hâdiseyi yapmaya kimin gücü yeter? Bütün insanlık bir araya gelse, böyle bir hâdiseyi yapabilir mi? Yapamaz.
    Bu ve benzeri hâdiseleri dinleyeceğiz, okuyacağız ve bilenler bilmeyenlere anlatacak ki, Mevlâ'mızın gücünü, kudretini ve nimetlerini bilebilelim ve sonra da hakkıyla kulluk etmeye çalışalım.
    Şöyle bir tehlike ile de karşı karşıyayız: Tefsir ve hadis kitapları okunduğu hâlde Mevlâ'mıza hayran olunmuyor, O'na daha çok bağlanılmıyor. Niçin derseniz, okumanın, dinlemenin insana fayda etmediği bir zamanda yaşıyoruz. Dünya sevgisi, dünyaya olan bağlılık ve çeşit çeşit haramlar insanları sarhoş etti. Bu konuda Hz. Osman Radıyallahu Anh Efendimiz şöyle buyurdular:
    "Kalplerde nifak olmasa, insanlar Kur'an okumaya doyamazlar."
    Nefsini tezkiye etmeye uğraşan insan bir lokma haram yese, bidayetteki gaflet hâline döner. Acaba bizim yediklerimiz nedir?
    Hace Nakşibendî Kuddise Sırruhu Hazretleri bir evde misafir olarak kalmışlardı. Evin çocukları abdest suyu hazırlamışlardı. Bu çocuklar suyu hazırlarken malayani sözler sarf etmişlerdi. Bu sözleri duyan Üstadımız, o sudan abdest almamıştır.

    İzzet ve ikram
    Avrupa’da değildir
    "Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir. Onları da Allah'a amel–i salih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur." (Fatır, 10)
    Bu âyet–i kerime bize neyi anlatıyor? Büyüklük ve şerefi nerede arayacağımızı. Mevlâ'mız ne diyor biz ne yapıyoruz? Biz büyüklüğü, izzet ve şerefi Avrupa'nın kapılarında arıyoruz. Haklarında kesinleşmiş hüküm olanlardan medet umuyor, kâfirlerde izzet ve şeref arıyoruz, hiç kâfirde izzet aranır mı? Onlarda ne arar izzet de şeref de.
    Kapılarında dilenci olduğumuz şu Avrupalı kâfirler yok mu? Onlara yani Avrupa'ya hayvanat bahçesi desek, onlara iltifat etmiş, onları yükseltmiş oluruz. Çünkü onlar hayvanlardan da aşağıdır, hayvanlardan da beterdirler.
    Büyüklük Allah'ın kapısındadır. Allah'ın kapısının ne olduğunu sorana deriz ki, Allah'ın kapısı, İslâm şeriatıdır. İslâm şeriatını yaşadın mı? O zaman sen Allah'ın kapısındasın. Sen o kapıdan ayrılmadıkça, Mevlâ Teâlâ seni kapı dışarı etmez.
    Bütün kitaplar Rabiatü'l–Adeviyye hakkında övgülerle doludur.Rabiatü'l–Adeviyye vaktin birinde, bir kişinin cariyesi idi. Cariye olduğu hâlde onu övmekle bitiremiyoruz. Onu bu kadar büyük makamlara çıkaran, hiç şüphesiz dünyalık makam ve mevkisi değildir. Onu bu yüksek makama çıkaran, İslâm şeriatını yaşaması ve Mevlâ Teâlâ'ya olan yakınlığı idi.
    Ebû Cehil, Ebû Leheb de yaşadıkları zamanda ve yerde her biri ağa idi. Kavimlerinin ileri gelenleri idiler. Aynı zamanda yaşayan Ebû Hüreyre ise, fakir, güçsüz kuvvetsiz bir mü'mindi. Allah Celle Celâluhu'nun katında, Ebû Cehil ve Ebû Lehep, Ebû Hüreyre ile kıyas kabul etmeyecek kadar birbirlerinden uzaktırlar. Onlar Ebû Hüreyre'nin ayağındaki bir toz dahi olamazlar.
    İnsanı yükselten İslâm şeriatıdır, İslâm tarikatıdır, İslâm hakikatidir. Dünyada hangi makamı işgal edersen et, hangi aileye mensup olursan ol, sana bunların hiçbir faydası yoktur.
    Hace Nakşibendî Kuddise Sırruhu Hazretleri, Kâinatın Efendisi'nin torunu idi. O güzel insan bunu hiçbir zaman kullanmadı, kimseye de söylemedi. Çünkü o çok iyi biliyordu ki, Resûlullah'ın torunu olmak ona bir şey kazandırmıyordu.

Sayfa 6 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 45678 SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. İmam Ebu Hanife'nin(r.h) Akidesi
    Konu Sahibi FiSeBiLiLLaH Forum İslam Alimlerimiz - Büyüklerimiz
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 14-04-2011, 14:32
  2. Evrensel mucizeler
    Konu Sahibi bawercan Forum Allah (c.c) Hazretleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 21-07-2010, 22:22
  3. huzunlu bir davus aksami
    Konu Sahibi memili Forum Tanışma Köşesi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 03-02-2009, 02:59
  4. Dunyada TÜRKlere sorulan İlginç Sorular ve tabi cevapları:):)
    Konu Sahibi tufan_78 Forum Fıkra, Mizah Bölümü
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 23-05-2008, 22:34
  5. rabıtanın bırakılması üzerine....
    Konu Sahibi FATMA-ZEHRA Forum Tasavvûf
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 05-01-2008, 16:19

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •