Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 5 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 34567 ... SonuncuSonuncu
41 den 50´e kadar. Toplam 80 Sayfa bulundu

Konu: kalbden kalbe mesajlar(padişahın işi ne?)

  1. #41
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(bugün kendin için ne yaptın)alıntıdır

    Hz. Ömer’in ünlü sözü ülkemizdeki birçok evde ve işyerinde asılıdır: “Bugün Allah için ne yaptın?” Çarpıcı bir sual... Amma aslında şunu da yazmak lazım yanına: “Peki kendin için ne yaptın?” Yani sen “yapan” bir adam mısın? Yoksa sadece seyr eder, ahkam keser, racon keser, fetva verir, eleştirir, laf mı üretirsin?




    Bencilliğin fazlası iyi değildir. Ama yetersiz bencillik de yıkıcı olabilir; en azından insanın yaratıcılık=üreticilik katsayısını düşürebilir. Aşırı bencillik hırsa, bencil olamamak da tekasüle yol açabilir.

    Diğerkâmlık da her şey gibi “kararında” olmalıdır. Haddinden fazla olan hiçbir şey “iyi” değildir.

    Her ne kadar Efendimiz (sav)’den, “israfta hayır yoktur, hayırda da israf olmaz” gibi yaklaşımlar rivayet olunmuşsa da, her makamın bir makâli olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü bir ayet-i kerimede de açıkça, “vermenin çoğu” hoş görülmemiş, insan dengeye davet edilmiştir:

    “Ve ne ellerini boynuna bağlayıp kilitli tut, ne de sonunu kadar aç[ıp varını yoğunu ortaya dök]; böyle yaparsan, [yükümlü olduğun kimselerce] kınanan, yapayalnız ve yoksul biri olup çıkarsın.” (17 İsra: 29 ESED)

    Bir başka ayet-i kerimede ise müminlere ahirettekilerden ayrı olmak üzere dünyada da nimetlerden yararlanmaları salık verilir. Allah’ın yarattığı güzellikler dünyada inananlara meşrudur; ancak ahirette yalnızca onlara özgü olacaktır:

    “De ki: ‘Allah’ın kulları için yarattığı güzelliği, rızkın iyisini, temizini yasaklayan kim?’

    De ki: ‘Bunlar dünya hayatında imana erenler için [meşru]durlar; Kıyamet Günü’nde ise yalnızca onlara özgü olacaklardır.’ “ (7 A’raf: 32 ESED)

    Bazen de bastırılmış duygularımız tam tersi elbiselere bürünerek arz-ı endam ederler. Kibir ve riyanın tevazu libasına, cehaletin ilim kostümüne büründüğü çokça görülür. İşte bencillik de çoğu kere diğerkâmlık libasına bürünmeyi tercih eder. “Kendim için istemiyorum” der, “kendim için istiyorsam nâmerdim” der, “her şey vatan için, din için, dava için, örgüt için, halk için...” der. Ama emaneti ehline veriniz derken kendini işaret eden adam pozisyonundadır. “Kendim için istemiyorum” demek bazen “hepsini kendim için istiyorum” anlamına da gelebilir.

    O halde en iyisi kendi işleriyle davanın işlerini karıştırmamaktır. Aksi takdirde hazret, kendisi serâpâ davaya keser. Buradaki dava kelimesinin yerine başka kutsalları da koyabilirsiniz. Devlet diyebilirsiniz mesela...

    En iyisi herkes biraz kendine biraz devlete; biraz kendine biraz dine; biraz kendine biraz davaya... çalışsın! Herkes biraz da kendisi için istesin! Böylece kimse kimseye “kutsalları koruyorum” iddiasıyla üstünlük taslamasın! Kimse kimseye fatura kesmesin, caka satmasın!

    Sonra, kendisi için bir şey yapmaktan aciz birinin başkası için bir şey yapabilmesine ihtimal var mıdır? Boğulmuş biri, boğulmakta olan başka birini kurtarabilir mi? Kişinin öncelikli vazifesi kendine yeterliliğidir. Etrafına yardım bir sonraki adımdır. Yük olmamak esastır. Biz milletçe genellikle, kendimiz ayakta duramadığımız halde başkalarını ayağa kaldırmaya çalışmak gibi abes gayretler içinde oluruz. Zaten memleketimizdeki “kurtarıcı” bolluğunun sebeplerinden biri de budur.

    Herkes kendisi için bir şeyler yaparsa memleket için de, din için de, devlet için de, ekonomi için de, kültür ve edebiyat için de aslında çok şey yapılmış olacaktır. Memleketin güzide insanları “nn’oolacak bu memleketin hali?” sorusunun yanına bir de “nn’oolacak şu ali’nin, veli’nin, ayşe’nin, fatma’nın, zehra’nın, receb’in, fatih’in, aysel’in, veysel’in... hali?” sorusunu eklerse düzelmeye başlayabiliriz diye düşünüyorum.

    Nazım “ben yanmasam/ sen yanmasan/ biz yanmasak/ nasıl/ çıkar/ karan/lıklar/ aydınlığa?” diyerek diğerkâmlığa çağırıyor; ama hodkâm olmayı başaramayanın diğerkâm olması mümkün değildir. Benim yanmam için bende biraz “yağ” olmalıdır. Bende bir şeyler olmalıdır ki vatan için, devlet için, din için... verebileyim... Bende bir şey yoksa, zaten ben hiç kimsenin ve hiçbir şeyin işine yaramam. Kerem gibi yanmak için de, Fikret’in gayûr gençleri gibi vatanı omuzlarımızda yükseltmek için de biz bir imkana, güce malik olmalıyız. Akif’in vasfettiği “elleri böğründe yatan miskin adam”ın yerinden kalkıp da insanlığa birkaç ölçek ziya halk etmezden evvel kendisi için bir şeyler yapmayı öğrenmesi gerek.

    Hz. Ömer’in ünlü sözü ülkemizdeki birçok evde ve işyerinde asılıdır: “Bugün Allah için ne yaptın?” Çarpıcı bir sual... Amma aslında şunu da yazmak lazım yanına: “Peki kendin için ne yaptın?” Yani sen “yapan” bir adam mısın? Yoksa sadece seyr eder, ahkam keser, racon keser, fetva verir, eleştirir, laf mı üretirsin?

    Kendin için bir şeyler yapamıyorsan Allah için de yapamazsın. Kendin için namaz kıldın mı mesela? Kendin için helal kazanç peşinde koştun ve muvaffak oldun mu? Kendin için bol kazançlı ahiret yatırımı yaptın mı? Kendini geliştirecek bir okuma, düşünme, anlama, yorumlama faaliyetinde bulundun mu? Düne göre bugün daha ilerideyim diyebiliyor musun? Kendin için; bugün, öldüğünde arkamda kalacak diyebileceğin bir “iz” bırakabildin mi? Çevrendeki insanlara bugün daha güzel davrandın mı? Kötü alışkanlıklarından birini daha terk ettin mi?

    Bugün bir çiçeği kokladın mı, bir çocuğu okşadın mı, öptün mü? Sevdiğin insana bir hediye, bir gülücük, bir bûse verdin mi?

    Kendine bir ödül verdin mi, bir şey ısmarladın mı? Bir dostunu ziyaret ettin mi? Gece çıkıp ayı, yıldızları seyrettin mi? Güneşin doğuşunu ya da batışını seyredebildin mi? Nimetlere şükredebildin mi? Bir dilenciye 50 bin lira verdin mi?

    Bugün kendin için ne yaptın?

  2. #42
    Aglayan_Seccadem

    RE: DELİ DEYİP GEÇMEYİN SAKIN...

    SELAMUNALEYKUM KARDESIM SONER .OK GUZEL YAZMISIN EMEGINE SAGLIK BU SEKILDE DUSUNMEM BIZI AYDINLATMAN NE HOS BENDE SNA KATILIYORUM.BURDAN TUM INSANLARA SESLENIYORUM SONER KARDESIMIZ HAKLI BU MUBAREK GUNDE ONLARIDA DUA MIZDA UNUTMAYALIM OLURMU.HEPINIZE HAYIRLI CUMALAR.ALLAH YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN INSALLAH KARDESLERIM KARDESINIZ


    Ağlayan Seccadem...

  3. #43
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 15.07.06
    Mesajlar: 71
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: DELİ DEYİP GEÇMEYİN SAKIN...

    selamun aleyküm soner kardeşim ewt ilk olarak bu konuyu tartışabilmek için deli kelimesinin anlamını bilmemiz gerek.deli neye göre deli? eğer bir insan hali vakti yerinde ama hiç bir sorumluluğu yerine getirmeden toy bir insan olarak yaşııyorsa bence bu insan delidir.söz gelimi aşıklara mecnun=deli derler sebebi? sebebi ahmak gibi ortalıkta gezerler beyinleri aşık oldukları kişiden bşkasını düşünmez dolayısıyla asli görevlerini ihmal eder. bu yüzden bu kişiye deli muamelesi yapmakta bir sakınca yoktur. Rabbim bir şeye aşırı bağlanıp kendimizi unutmaktan bizi korusun yoksa allah muhafaza bizede mecnun muamelesi yaparlar

  4. #44
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 10.07.06
    Mesajlar: 41
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: DELİ DEYİP GEÇMEYİN SAKIN...

    YARADANIMA SIGINIRIM:INSANI AYNI YARADMI$ NE SARI NE SIYAH NE BEYAZ HICBIR ÜSTÜNLÜGÜ YOKTUR SADECE TAKVÄ ILE ÜSTÜNDÜR;ÖZÜRLÜ ILE SAGLAMIN ARASINDA FARKI INSANIN KENDINE SORABILECEGI EN GÜZEL IBRETLERDEN BIRISIDIR:VICDAN MUHASEBESI YAPMAK KI YAPABILENE ALLAHIM YARDIM EYLESIN SIZLERE TÜM DEN KATILIYORUM ENGÜZEL VEREBILECEGIM CEVABI ZATEN AY$E KARDE$IMIZ VERMI$ ALLAH RAZI OLSUN S;;A ALLAHA EMANET OLUN

  5. #45
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 07.07.06
    Mesajlar: 185
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: DELİ DEYİP GEÇMEYİN SAKIN...

    SELAMUN ALEYKÜM KARDEŞİM BUNU BİZİMLE PAYLAŞTIGIN İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM..

  6. #46
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar[özgür irademizi nasıl kullanalım)

    İnsana’a imtihan gereği cüz-i irade verilmiştir.yani kendi kendine karar verebilme gücü..Meleklere verilmeyen bu özellik insana verilmiştir..(bir de cinlere)Bu bizi meleklerden üstün kılan bir özelliktir şu var ki doğru kullanılmadığı takdirde bedeli çok ağır olan sonuçları doğuran da bu özelliğimizdir.kur’an da bir ayet var:


    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
    لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَ عَمِلُوا
    الصَّالِحَاتِ





    ‘’Andolsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık. sonra da onu en aşağı seviyeye indirdik. Ancak iman eden ve güzel işler yapanlar müstesna.(tin suresi:4-6)’’


    Bu ayetle ilgili daha önce de bir yazı yazmıştım. önemine binaen tekrar yazmak gerekti. Cüz-i iradenin bize yüklediği sorumluluk burada öyle çarpıcı bir şekilde anlatılmış ki adeta insana ancak bu kadar olur dedirtiyor.


    Diyor ki Rabbimiz bize: Evet size meleklerime bile vermediğim’’ özgür irade’’yi verdim. Ama kullanmasını bilmezseniz bu sizin başınıza beladır. Dikkat edin, yalnız dünyanızı değil, ebedi hayatınızı da karartabilirsiniz.

    Önümüze iki seçenek konulmuş:


    1) Bu iradeyi canımızın(nefsimiz)istediği doğrultuda kullanacağız
    2) Bu iradeyi Rabbimiz’in istediği doğrultuda kullanacağız.


    Birincisini kullanmak kesinlikle bizi cehenneme götürür.çünkü nefsimizin rehberi şeytan dır.burada dikkatinizi çekmek istediğim çok önemli bir şey var.o da bizim fıtratımız..biz bir güce sırtımızı dayamaya mecburuz.yoksa bu imtihandan alnım ızın akıyla çıkıp cenneti kazanamayız.bakın üstad(Bediüzzaman )bunu ne güzel izah etmiş:
    ‘’ İnsân, nur-u îmân ile a'lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet'e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i sâfilîne düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünki îmân, insânı Sâni'-i Zülcelâl'ine nisbet ediyor; îman, bir intisabdır. Öyle ise însan, îmân ile insânda tezahür eden san'at-ı İlâhiyye ve nukuş-u Esmâ-i Rabbâniyye îtibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O kat'dan san'at-ı Rabbâniyye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde îtibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayât-ı hayvânî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.’’


    Eğer nur-u îmân, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü'min, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yâni; Sâni'-i Zülcelâl'in masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım gibi mânâlarla İnsândaki san'at-ı Rabbâniyye tezahür eder. Demek Sâniine intisabdan ibaret olan îman; insândaki bütün âsâr-ı san'atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbâniyyeye göre olur ve âyine-i Samedâniyye itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insân, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatâb-ı İlâhî ve Cennet'e lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.




    Aslında açıklamaya ihtiyaç yok ama kısaca açarsak:insan ancak iman sayesinde gerçek değerine kavuşur ve kendisinde varolan üstün özellikler ortaya çıkar.Ancak o zaman yaradan onu muhatap kabul eder ve koruması altına alır..


    Peki insan ikinci yolu seçerse ne olur ?


    Onu da anlatıyor üstad:
    ‘’Eğer kat'-ı intisabdan ibaret olan küfür, insânın içine girse; o vakit bütün o mânidar nukuş-u Esmâ-i İlâhiyye karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni' unutulsa, Sânia müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidar âlî san'atların ve mânevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise; dediğimiz gibi: kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mahiyyet-i insânîyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.’’
    Bizim başka bir alternatifimiz yok.ya Rabbimizi tercih edeceğiz ya şeytanı..tarafsız olmak gibi bir seçeneğimiz,bize verilen özgür iradeyi başka şekşlde kullanmak gibi bir lüksümüz yok.
    Çünkü diyor üstad:


    : Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünki sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp, levâzımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azab çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr'dir, hem Rahîm'dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.








    Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenasını düşünüp, hüzne düşme. Yalnız dünyevî ehemmiyetsiz meyvelerini görüp dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûm'a aittir. Masarıf ve levâzımatını, o tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve O'na aittir. Sen, o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi, ne kadar kıymetdar olduğunu ve ne kadar güzel faideler verdiğini ve o sefine sahibi zâtın, ne kadar Kerim ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret ve anla ki: Vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netaic; bir cihetle senin defter-i a'maline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihya eder.
    İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
    Kat'iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Îman-ı Billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Îman-ı Billah içindeki Marifetullahtır. Cinn ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o Marifetullah içindeki Muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o Muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet elbette Marifetullah ve Muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrâra; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen; nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten mübtela olur. Evet şu perişan dünyada, âvâre nev'-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.’’
    İşte formül ortada.eğer bu fomülü uygularsak iki cihan saadeti bizi bekliyor.yok uygulamaz,kendimizi şeytana teslim edersek bunu hak etmiş oluruz.ve yakınmaya,şikayet etmeye hakkımız olmaz.ne güzel söylemiş üstad’’cannet ucuz değil,cehennem dahi lüzumsuz değil ‘’diye..
    Gelin vaktimiz varken bize geçici olarak verilen’’özgür irademizi’’doğru kullanalım.onu şeytanın değil de Rabbimizin doğru yolunu seçmede kullanalım.kaybedenlerden değil de kazananlardan olalım.


    Selam ve dua ile

  7. #47
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(insan rabbine karşı daima edepli olmalıdır)

    İnsan, kendi iradesiyle ancak kendi iradesinin hâsılası kadar bir iş yapabilir. İnsanın iradesi, kendi elinin ulaştığı dairenin çemberi kadardır.

    Hâlbuki onun mazhar olduğu imkân ve kabiliyetler bütün kâinattaki imkânların hâsıl edemeyeceği kadar büyüktür. Buradan anlaşılmaktadır ki, insan kudret ve iradesiyle elde ettiği şeyin binlerce derece üstünde çok şeye maliktir ve bunların hiçbirisi insanın kudretinden doğmamaktadır. İnsanın neye malik olup olmadığının münakaşası yapılabilir. Mesela o, kendi görmesini, tat almasını, duymasını kendisi temin edebilir mi? Bunları baştan Allah cebri lütfî olarak vermiş ve insana sormamıştır. Bunda insan iradesinin hiçbir dahli yoktur. Bu, öyle büyük bir rahmettir ki Allah, bunları bize istemediğimiz zaman lütfetmiş, sonra bize irade vermiş ve biz, Allah’tan bunların devam ve temadisini istiyoruz. Bunlarda küçük bir arıza meydana gelse çok defa insan bunların üstesinden gelememekte ve bu arızaları giderememektedir. Eğer insanoğlu, bu türlü arızaları izaleye kadir olsaydı, hasta ve pek çok musibetlere maruz kalan insanların çeşitli hastalıklardan ölmesi tasavvur edilemezdi. Hâlbuki pek çok hekim bütün teknik imkânlarla hastanelere düşmüş milyonlarca hastanın başında ellerinden gelen gayreti sergilemelerine rağmen, ölüp giden bir insan karşısında bir şey yapamamaktadırlar.



    İnsan neye maliktir ki!


    İnsan, neye maliktir ki? Lokmayı ağzına koyduktan sonra her şey onun iradesi dışında cereyan etmektedir. Hatta insan bu işte iradesini ortaya koysa karıştırır. Mesela yemek yerken yemek yeme sevk ve insiyakının dışında bir şeyler yapmaya kalkışırsa dilini ısırır. Az çok insanın ağzında iradesi vardır ve bazen dil ısırma gibi hiç hoş olmayan durumlar ortaya çıkabilir. Evet, her şey adeta insanın iradesi dışında olmaktadır. Kendi benliği içinde, kendi iradesinin dışında halledilen bu meseleler bir yere yığılsa, küre-i arz çapında bir büyüklüğe ulaşır. Ayrıca insanın kudret ve iradesi vardır diyerek ondan biraz kudret ve iradeyi süzüversek bu küre-i arz büyüklüğündeki lütuflar karşısında mikroskobik bir şey olur. Öyleyse insan, haddini bilmeli, Rabb’ine karşı daima edepli olmalıdır.


    Allah dilemezse insan hiçbir şeye sahip olamaz ve hiçbir şey yapamaz. İnsanın olacağı şey sadece iradesi kadardır. Ancak o, bu küçük ve sınırlı iradesiyle terazinin kefesine bir kaşık su koyar. Allah lütfuyla bu bir kaşık suyu umman yapar ve karşılığında ona bir umman ihsan eder. Bu, sadece Allah’ın bir lütfudur. Hâlbuki insan, çoğu zaman bunu değerlendirirken “Ben bir kaşık koydum da ondan umman hâsıl oldu.” diyerek yanılır. İnsan kendi ihtiyarı ve iradesi dâhilinde olan işlerinde dahi işin yüzde birine sahip değildir. Böyle zayıf ve aciz olan bir varlık nasıl olur da kendisinden hâsıl olan bütün işlere sahip çıkıp kendine mal edebilir? Bu yanlış düşünceyi izale etmek için Allah’ın verdiği azaları yerinde ve gerektiği gibi kullanamayan insanlara bakılabilir. Bu durum, insana kendi hududunu çizmesi adına çok şey telkin ve ilham eder.


    Bütün fiilleri yaratan Allah’tır. Biz sadece şart-ı adi olarak işe mübaşeret ederiz. Çünkü Allah lütuflarını bu şart-ı adiye bağlamıştır. Bu, kapının açılması için tokmağına dokunmak gibi bir şarttır.


    Evet, insan sa’y ve gayret eder, Cenab-ı Hak da mal, mülk ve her türlü dünyalık imkânı lütfeder. İnsan ilmin arkasından koşar, Allah da ona ilim ihsan eder. Ancak bu her zaman böyle olmayabilir; bazen çok akıllı kimseler, ticarette koşarlar da zengin olamazlar. Zira Allah her zaman verme mecburiyetinde de değildir. Kulunun iradesi kadar verirse bu adaletinin gereğidir; iradesinin üstünde vermesi ise lütfundandır. Kimse de buna itiraz edemez. Çünkü bizler, kulları olarak önceden Allah’a bir şey vermedik ki O, karşılığını verme mecburiyetinde olsun. Yaptığımız kulluk ise şimdiye kadar mazhar olduğumuz nimetlerin bir neticesidir. Bundan sonra bizlere ihsan edilecek nimetlerin bir mukaddimesi değil. Bu sebeple insan elindeki hiçbir şeye kendisinin malik olmadığını bilmeli ve bundan sonra geleceklerin de tamamen Allah’ ın lütfu olduğunun idrakinde olmalıdır.

  8. #48
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(kolayca cennete girebileceğinizimi sandınız)alıntıdır

    Kolayca Cennet'e gireceğinizi mi sandınızبِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
    “أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيب ٌ “


    سورة البقرة {214}


    214- Acaba sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeksizin, kolayca Cennet'e gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine ağır sıkıntılara ve zorluklara uğradılar, öylesine sarsıldılar ki, peygamberleri ile çevresindeki inanmışlar ';Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" dediler. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.


    214- Şimdi bu hidayet gelmekle ey Muhammed ümmeti! Siz, sizden önce geçen ümmetlerin durumu sizin başınıza hiç gelmeden, meşakkatler, sıkıntılar, çekmeden, bütün ilâhî hükümleri amelî ibadetler ile tatbik etmeden, sırf iman ile "dâr-ı selâm" (barış yurdu) olan cennete girivereceğinizi mi zannettiniz? o geçmiş ümmetlerin başına nice sıkıntılar ve çaresizlikler geldi de, sarsıldılar, o kadar sarsıldılar ki, hatta başlarında bulunan peygamber ve onunla beraber iman edenler "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek dereceye vardılar. Ancak iyi biliniz ki, Allah'ın yardımı mutlaka yakındır.


    Siz bu iman ve hidayetten ayrılmadıkça, yakında o yardımı görecek, muradınıza ereceksiniz. Resulullah, Mekke'de müşriklerin karşı gelmesinden sonra, muhacirler ile yurtlarını ve mallarını bırakarak Medine'ye hicret ettiği zaman, öncelikle Yahudilerin düşmanlıklarıyla karşılaşmıştı. Bu sebeple bu âyet indi. Uhud veya Hendek savaşları nedeniyle indiği de rivayet edilmiştir. Bu âyet gösteriyor ki "Ittırat" (düzgün bir biçimde olayların bir birini izlemesi) kanunu gereğince, Muhammed ümmeti, bütün eski milletlerin geçirmiş olduğu birtakım durumlarla yüzyüze gelecek, ayrılıklar görecek, karşı koymalara uğrayacak, sıkıntılar ve zorluklar geçirecek; sarsılmayıp dayananlar, sonunda başarılı olacaklardır. İlk yaratılışta olduğu gibi, Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesinden itibaren de insanlığın yaratılışı hakkın gerçekleştiği noktada yeni bir gelişme sağlamaya başlayacak, "Gerçekten zaman, Allah'ın yeri ve gökleri yarattığı günkü şekline dönmüştür." hadis-i şerifinin anlamına göre Hz. Muhammed'in asrı bütün ölçülere bir başlangıç olacaktır. Bundan sonra da dünyada hakka karşı yine azgınlık ve düşmanlık ortaya çıkacak, geçmiş milletler gibi gruplar meydana gelecek ve bütün bunlar içinde Peygamberin ve ashabının yoluna giden ve kitapla, sünnetle ve cemaat ile korunmasını bilip, Allah'ın birliğine imanı amellerin en özeli kabul eden hak taraftarları fırka-i naciye (kurtuluşa eren grup), "İnsanların içinden kimi vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için kendini feda eder." (Bakara, 2/207) âyetinin delalet ettiği mânâya uygun hareket ederek sabır, sebat ve çabalarla, ilâhî yardıma erecek, hakkın üstün geldiğini görecek ve genel barışı kuracaklardır. Ve başarılı olmak için tarihten ibret alıp ona göre korunmalıdır.


    Hak Dini Kur'an Dili (M. Hamdi Yazır).


    "İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır."


    Bu yardım onu hakedenler için hazır bekletiliyor. Fakat onu ancak sonuna kadar direnmeye devam edenler, sebat edenler hakedebilir. Sıkıntıya ve darlığa göğüs gerenler, sarsıntıya kapılmaksızın bu direnişi gösterenler, zulüm karşısında baş eğmeyenler, yüce Allah'ın bu yardımını dilediği kimselere göndereceğine kesinlikle inananlar, hatta sıkıntı doruk noktasına ulaştığı anlarda bile yalnızca Allah'ın yardımını gözleyenler; başka hiçbir çözüme, Allah'ın katından gelmeyen herhangi bir desteğe kesinlikle ümit bağlamayanlar bu yardıma hak kazanabilirler. Zaten sözkonusu yardım sadece Allah katından gelebilir.


    İşte müminler bu kesin direniş sayesinde Cennet'e girerler, buna lâyık olurlar, buna öncelik kazanırlar. Cihaddan, imtihandan, sabırdan, direnişten, sebattan, sırf Allah'a yönelmekten, bilinçlerinde sırf O'nu yaşatmaktan, O'nun dışındaki herşeyle ve herkesle bağını kopardıktan sonra gelen bir hak ediştir bu.


    “وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “ سورة آل عمران {139}


    "Sakın gevşemeyiniz karamsarlığa kapılmayınız; eğer mümin iseniz üstün gelecek olan taraf sizlersiniz"


    Uğradığınız zayıflıktan dolayı gevşemeyin. Başınıza gelen musibetlerden ve kaçırdığınız fırsatlar yüzünden üzülmeyin. Üstün olan sizsiniz. Herşeyden önce akide üstündür; çünkü, siz sadece Allah'a secde edersiniz. Onlarsa, O'nun yarattıkları şeylerin kimine ya da bazısına secde ederler Hayat metodunuz üstündür; çünkü siz Allah'ın gösterdiği metoda göre hareket ediyorsunuz. Onlarsa Allah'ın yarattıkları insanların hazırladığı metoda uymaktadırlar. Üstlendiğiniz rol üstündür; çünkü siz, bütün insanlığın önderliğini elinizde bulunduruyorsunuz, (bulundurmaya çalışıyorsunuz) topyekün insanlığın öncülerisiniz (öncüleri olmaya çalışıyorsunuz). Onlarsa metodtan uzaklaşmış ve yoldan sapmışlardır. Yeryüzündeki konumunuz üstündür; Çünkü Allah'ın size vadettiği yeryüzünün mirası sizindir, onlarsa yokluğa ve unutulmaya yuvarlanıp gideceklerdir. Şayet gerçek müminlerseniz, üstün olan sizsiniz. Gerçekten inanıyorsanız, gevşemeyin, üzülmeyin! Cihad, imtihan ve arınmadan sonra sonucun sizin olması için yaralar almanız ve yaralanmanız yüce Allah'ın bir kanunudur.


    “إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ” سورة آل عمران {175}


    "O şeytan sizi yardakçıları ile korkutur. O halde eğer gerçekten mümin iseniz onlardan değil, benden korkunuz."


    Dostlarının durumunu olduğundan büyük gösteren, onlara güç ve kuvvet kisvesi giydiren, kalplere onların güç ve iktidar sahibi oldukları, fayda ve zarar dokundurmaya güçleri yettiği duygusunu salan bizzat şeytandır. Bununla arzu ve amacını yerine getirmeyi, yeryüzünde kötülük ve bozgunculuğun gerçekleşmesini, başların kendi önünde eğilmesini, kalplerin kendisine uymasını, kendisine karşı bir itiraz sesinin yükselmemesini, kimsenin kendisine isyan edip şer ve bozgunculuktan alıkoymaya kalkışmayı düşünmemesini dilemektedir.


    Şeytan, batılın yaygınlaşmasında, kötülüğün artmasında ve hiç kimsenin karşı duramayacağı, hiçbir savunmanın engelleyemeyeceği, hiçbir muhalifin yenemeyeceği şekilde; güçlü, kuvvetli, caydırıcı ve zorba olmasından yarar ummaktadır. Şeytan, işin böyle olmasında yarar ummaktadır. Çünkü O'nun dostları, korku ve endişe perdesi altında, terör ve zorbalığın gölgesinde, yeryüzünde onun direktiflerini uygulamaktadırlar. Böylece iyiliği kötülüğe, kötülüğü de iyiliğe çevirirler. Bozgunculuk, batıl ve sapıklığın yaygınlaşmasını sağlarlar. Hakk'ın, doğruluğun ve adaletin sesini gizlerler. Kendilerini yeryüzünde kötülüğün koruyucusu, iyiliğin katili tanrılar yerine koyarlar. Kimsenin kendisine isyan etmesine, karşı çıkmasına, önderlik makamından uzaklaştırmasına müsade etmezler. Hatta hiç kimsenin yaygınlaştırdıkları batılı küçümsemesine ve susturdukları Hakk'ı ortaya çıkarmasına bile göz yummazlar.


    Hileci, aldatıcı ve hain şeytan, dostların arkasına gizlenir, vesvesesine râm edemediği kimselerin gönüllerine onlarla korku salar. İşte burada yüce Allah O'nun hile ve tuzaklarını, hiçbir kisvenin gizleyemeyeceği şekilde ortaya çıkarmakta ve ondan sakınabilmeleri için onun gerçek mahiyetini, hile ve tuzaklarının gerçek durumunu müminlere göstermektedir. O halde şeytanın dostlarından çekinmemelidirler ve onlardan korkmamalıdırlar. O ve dostları, Rabbine sığınan, O'nun gücüne dayanan müminin kendilerinden korkmayacağı kadar zayıftırlar. Kuşkusuz, korkulup endişe duyulacak tek güç, fayda ve zarar dokundurabilen güçtür. O da Allah'ın gücüdür. Allah'a iman edenler yalnızca O'nun gücünden korkarlar. Onlar sadece O'ndan korktukları sürece herkesten daha güçlü olurlar. Yeryüzünde hiçbir güç onların karşısında duramaz olur. Ne şeytanın ne de dostlarının gücü...


    "...Müminseniz onlardan değil benden korkunuz"


    "Eğer size bir iyilik dokunacak olursa bu onları üzer. Eğer başınıza bir kötülük gelse bu yüzden sevinirler."


    Ardarda bu acı deneyimler yüzümüze sert bir tokat gibi çarptığı halde, biz gene ayılmayız. Bir kaç kere değişik kılıklara bürünen tuzakları ortaya çıkardığımız halde yine de ibret almayız. Defalarca, ağızlarından kaçırdıkları ve müslümanların sarfettiği sevginin gideremediği ve onlara dinin öğrettiği hoşgörünün bile silemediği kinlerini yaydıkları halde, dönüp onlara kalplerimizi açıyor ve onlardan hayat ve yol arkadaşı ediniyoruz. Onlara hoş görünme kompleksimiz veya onlar karşısındaki ruhsal yenilgimiz o dereceye varmış ki inancımızda onlara hoş görünmek için dinimizden söz etmemeyi yeğlemiş ve hayat metodumuzu İslâm'a dayandırmamaya başlamışız. Bizden önceki müslümanlarla bu pusuda bekleyen düşmanlar arasında meydana gelen çarpışmalardan söz etmekten korktuğumuz için tarihimizi süslü göstermeye çalışarak, gerçek işaretlerini yok etmişiz. İşte bu yüzden Allah'ın emrine karşı gelenlerin uğradığı cezaya çarptırılmışız. Bundan dolayı alçalıyor, eziliyor ve alay ediliyoruz. Düşmanlarımızı sevindiren sıkıntılara uğruyor ve onların saflarımızda çıkardıkları bozgunculuğa maruz kalıyoruz.


    İşte Allah'ın kitabı, ilk müslüman cemaate öğrettiği gibi, bize de, onların tuzaklarından nasıl korunacağımızı, eziyetlerini nasıl bertaraf edeceğimizi ve göğüslerinde gizledikleri, bazan da ağızlarından kaçırdıkları kötülüklerinden nasıl kurtulacağımızı öğretiyor:


    "Eğer sabreder ve Allah'tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Hiç şüphesiz Allah'ın bilgisi onların yaptıklarını kuşatmıştır."


    Eğer çok kuvvetliyseler güçleri karşısında; aldatma ve dolambaçlı yollara başvurmuşsalar hile ve tuzakları karşısında sabır, azimet ve direnç gösterip sabır ve prensiplere bağlanmamız gerèkir. Yıkılmamalı ve zelîl olmamalıyız. Onlardan beklenen bir kötülükten sakınmak ya da gelecek sevgilerini kazanmak için akidenin bir kısmından veya tümünden vazgeçmemeliyiz.


    Sonra takva; yalnızca bir olan Allah'tan ve O'nun murakebesinden korkma.. Hiç kimse ile, Allah'ın. metodunun gerektirdiği durumların dışında buluşmayan ve Allah'ın ipinden başkasına sarılmayan kalpleri Allah'a bağlayan takva... Bir kalp Allah'a bağlanınca, O'nun gücünden başkasını küçük görür ve azimetinden gelen bu bağları güçlendirir; dolayısıyle kurtuluş istemek veya şeref kazanmak için hiçkimseye teslim olmaz ve Allah ve Resulüne savaş açmış kimselere sevgi beslemez.


    İşte yol budur: Sabır ve Takva... Allah'ın ipine yapışıp sarılmak... Bütün tarihleri boyunca müslümanlar yalnızca Allah'ın kulpuna yapışıp hayatlarında O'nun metodunu gerçekleştirdikleri sürece üstünlük ve zafer bulmuşlar, Allah onları düşmanlarının tuzaklarından korumuş ve kelimeleri hep yüce olmuştur. Aynı şekilde müslümanlar, bütün tarihleri boyunca, gizli ve açık akideleri ve metodlarıyla savaşan tabii düşmanlarının kulpuna sarıldıkça, onların sözlerine kulak verdikçe ve onlardan; sırdaş, arkadaş, yardımcı, haberci ve danışman edindikçe, Allah onlara yenilgi tattırmış, düşmanlarını içlerine yerleştirmiş, boyunlarını onların önünde eğdirmiş ve suçlarının cezasını onlara tattırmıştır. Allah'ın sözünün ebedî ve O'nun sünnetinin geçerli olduğuna bütün tarih şahittir. Kim, Allah'ın yeryüzünde görünen kanununu görmezlikten gelirse, gözleri zillet, yenilgi ve alçaklıktan başka birşey görmez.


    Böylece bu ders ve beraberinde de surenin ilk bölümü sona eriyor. Bununla surenin akışı, çatışmanın zirvesine, tam ve kapsamlı ayrılığın doruğuna ulaşıyor.


    Dersi bitirmeden önce bütün bu düşmanlıklar karşısında İslâm'ın hoşgörüsüne ilişkin bir gerçeği açıklamakta yarar vardır. İslâm, onlardan sırdaş edinmemeyi emrediyor, ancak müslümanları düşmanlık, kin, iğrençlik, desise ve hile ile karşılık vermeye teşvik etmiyor, yalnızca müslüman cemaati, müslüman safları ve müslüman oluşumu koruyor. Sadece çevredekilerden kaynaklanan tehlike karşısında onları korumak ve uyarmak amacı güdülüyor. Çünkü müslüman, insanlarla ilişkilerinde İslâm'ın hoşgörüsüne göre davranır, İslâm'ın nezafeti doğrultusunda bütün insanlara muamele eder ve bütün insanları bu evrensel sevgi ve iyilikle karşılar. Hileden korunur, ancak hile yapmaz. Kinden sakınır, ancak kin beslemez. Dininden dolayı kendisiyle savaşıldığı, akidesinden dolayı işkenceye uğratıldığı ve Allah'ın yolundan ve metodundan alıkonulduğu zaman bütün bunlara başvurabilir. Böyle bir durumda; savaşması, fitneyi bertaraf etmesi ve insanları Allah'ın yolundan ve O'nun metodunu hayatına hakim kılmaktan alıkoyan engelleri ortadan kaldırması istenmektedir. Müslüman intikam için değil Allah yolunda cihad için, savaşır. Kendisine eziyet edenlere duyduğu kinden dolayı değil, beşeriyetin iyiliği için savaşır. Bu iyiliğin insanlara ulaşmasına engel teşkil eden unsurları devirmek için savaşır. Galibiyet, üstünlük ve sömürgecilik için değil... Gölgesinde herkesin adalet ve barıştan yararlandığı sağlam düzeni kurmak için savaşır, ulusal bir bayrak dikmek ya da imparatorluk kurmak için değil...


    Bu, birçok Kur'an ayetiyle hadisin yerleştirdiği ve yeryüzünde bu nasslar doğrultusunda hareket eden ilk müslüman cemaatin tarihinin fiilen tercüman olduğu bir gerçektir.


    Bu metod iyiliktir. İnsanları buna uymaktan alıkoyanlar beşeriyetin en büyük düşmanıdırlar. Bu metodun, bunları kovup beşeriyetin önderliğinden uzaklaştırması gerekir. İşte müslüman cemaatten istenen budur. Bir kere bunu en güzel şekliyle yerine getirdi. Ancak O, her zaman bu görevini yerine getirmeye çağırılmaktadır. Çünkü cihad, bu sancak altında kıyamete kadar sürecektir

  9. #49
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(gerçek mürşid kimdir desem ne derdiniz ama benim yazacaklarım var)

    Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir. Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır. Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir. Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur. Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler. Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun.

    Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:


    Dünya üzerinde öyle mübarek zâtlar var ki, Allah onları insanları karanlıktan aydınlığa çıkarsınlar diye hizmetine almıştır.
    Onlar insanlığın irşadı için, kurtuluşu için görevlendirilmiş velilerdir. Allah'tan başkası önünde eğilmezler ve O'nun rızasından başka bir şey de talep etmezler.

    Onların gayeleri sadece Alemlerin Rabbi Allah'tır. Sözleri O'nu zikirden ibarettir. Güneş gibidirler. İnsanlar için bir ışık, insanlık için bir aydınlık... Yol'dan, Yolumuz'dan haber verirler, rehberlikleri ile önümüzü aydınlatırlar. Hiç bir karşılık talep etmeden, beklemeden...

    O aydınlıktan faydalanabilmek için onları bilmek, tanımak, yaptıkları irşadı anlamak gerek. İrşad nedir, mürşid kimdir bilmek gerek.

    Dünya hayatının en şerefli ve en değerli işi, gönülleri Hakk'a uyarıp, duygu ve düşünceleri Allah ile buluşturmaktır. Çünkü şuur sahibi bütün varlıkların yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir. (Zariyat, 56)

    Bu gayeden uzaklaşıldığı an, hayat manasını yitirmiş, imtihan kaybedilmiş, dünya hayatıyla birlikte ebedi hayat da hüsrana uğramış olur.

    Muhtelif ayet ve hadislerde işaret edildiği üzere, Allah'ın zikri bütünüyle yeryüzünden kalktığı zaman dünyanın da varlık sebebi ortadan kalkmış ve kıyamet vacip olmuş olur. Demek ki, dünyayı ayakta tutan şey Allah'ın zikridir. İşte insanın yüzünü Hakk'a çevirmekten ibaret olan irşadın değeri, bu yaradılış gayesinden kaynaklanmaktadır.

    Böylesine şerefli bir vazifeyi, Allah en seçkin kulları olan peygamberlerine ve onların vârislerine vermiştir. Şayet irşaddan daha değerli ve şerefli bir iş olsaydı, Cenab-ı Hak peygamberlerine o vazifeyi verirdi.

    İrşadın manası ve ehemmiyeti

    Kelime olarak irşad: Hak ve hakikate, iyiye, doğruya tercüman olmak, Allah yolunu göstermek manalarına gelmektedir. Tasavvufî manasıyla irşad ise: Allah'ı kullarına, kullarını da Allah'a sevdirmektir. Belirli bir eğitimi ve metodu olan bu irşadı, şu şekillerde de tarif edebiliriz:

    * Yaratıcısıyla tanışık olmayan ruhları onunla tanıştırmak, Rabbi'yle tanışık olan ruhları da onunla olan münasebetlerinde derinleştirip yükseltmek.

    * Potansiyel olarak insanlık kabiliyetine sahip olan insanı, fiilen insan haline sokmak. Diğer bir tabirle “insan-ı kâmil” yapmak.

    * İnsanın şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirmek suretiyle, şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bertaraf etmek.

    * İnsanı iyiliğe, ibadete, güzel ahlâka, salih amele, istikamete… hasılı Rabbi'nin rızasına yöneltmek suretiyle O'na ulaşmasını sağlamak.

    Mürşidin mana ve keyfiyyeti

    İrşad eden, doğru yolu gösteren rehber zata mürşid denir. Allah'ın, doksan dokuz güzel isminden biri de “er-Reşîd” dir (bkz. Hûd Suresi, 87). Reşîd, mürşid anlamına gelmektedir. Çünkü asıl olarak hak ve doğru yolu gösteren, sonsuz rahmet sahibi Allahu Tealâ'dır. Nebileri ve rabbanî alimleri vasıtasıyla insan ve cinleri ilâhi kitabının nurlu beyanlarına davet etmektedir. İnanan-inanmayan herkese merhamet buyurup, onları ebedi azaptan kurtaracak mürşidleri aralarından çıkarmaktadır.

    Nitekim, her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidleri yetiştirmek farz-ı kifayedir. Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır.

    Tasavvufta kemale ermiş, olgunlaşmış, evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kabiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zata mürşid-i kâmil denir.

    Umumi manada mürşid-i kâmil, kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş bir mana kahramanı, hakikat davetçisi ve gönüllere Hak esintilerini duyuran bir peygamber vârisidir. Ulaşmak isteyenle ulaşılacak olan arasında bir köprü mesabesinde olan mürşidin en belirgin vasfı, Hakk'a yakınlıktır. Onun fizikî alem kadar metafizik alemlere de gönül gözü açıktır. O, Allah, insan ve kainat münasebetini kavrayan, varlığın esrarına aşina bir arif, dünya- ahiret bilgileriyle donanmış bir bilgedir. Hak yolcusunun kalbine kendi hususi mazhariyetlerini yansıtan bir velîdir. İşte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir.

    Bu vadide, gavs ve kutuplardan düz nasihatçılara kadar birçok irşad ehlinden bahsetmek mümkündür. Fakat ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara mürşid denemez. Denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Bir atasözümüzde, “Kendi muhtâc-ı himmet bir dede, bilmez ki gayra nasıl himmet ede” denilir.

    Vaiz-mürşid farkı

    Vaaz ve nasihatle meşgul olanlar, ihlâslı olmak kaydıyla, irşad adına kısmen halka faydalı olabilirler. İlim öğretirler, faydalı ve doğru olanı kitaplardan okuyup anlatabilirler. Bazı konularda hayır ve iyiliğe de sevk ederler. Fakat kendisi kemale ermeyen nefs erbabı bir kimsenin, terbiye ile başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir. Muhataplarını nefs ve şeytanın hilelerinden kurtaramazlar. Hakiki Allah sevgisini veremezler. Terbiye etmeye kalktıklarında, kendilerini de muhataplarını da helâk ederler. Nefs ve şeytanın oyuncağı olurlar. Zaten terbiye ettikleri görülmüş bir şey de değildir. Böylelerinin hali, İmam-ı Gazalî Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakasında akrep olan bir kimsenin boynundaki akrebe aldırış etmeyip, eline aldığı bir yelpazeyle başkalarının burnundaki sineği kovalamasına benzemektedir.

    Sıradan bir irşad eriyle Hakk'a yakınlık kazanmış velî bir mürşid arasında, en az yerden Arş'a kadar manevi mesafe vardır. Velîlik mertebesine yeni adım atmış mübarek bir zatla, gavs ve kutup gibi zirvelere tırmanmış Allah dostları arasında da belki bir o kadar mesafe daha vardır.

    Onun için gavs ve kutup gibi zatlar hem malumdurlar, yani zahirde beşeriyet mertebesindedirler, hem de meçhuldürler ki, sırları gaybü'l-gaybdedir. Hak'dan başka onlara kimse muttali olamamıştır. Kendi evladından ve müridlerinden çok sayıda velî yetiştiren Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin şeyhi Üftade Hazretleri şöyle demiştir: “Beni, ehil, evlad ve etbadan hiç kimse bilememiştir”

    İşte bu gibi kutbiyyetini gavsiyyetle derinleştirmiş bir kâmil, mana atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar, onları Kur'an ve Sünnet malzemesiyle adeta yeniden inşa eder.

    Mürşidlerin makamları

    Kâmil bir mürşidin velîlik makamına ulaşması mutlaka gereklidir. Aksi halde velî olmayan bir zatın taliplerine manevi u***** açması bir tarafa, onlara zarar bile verebilir. Velâyet ise, fenafillâh (Allah'da fani olma) makamıyla başlar. Bu, bir nevi yeryüzünden mesela Süreyya yıldızına kadar olan basamakları çıkmak gibidir. Velî bu mesafeyi bazen adımlarıyla, bazen de manevi bir vasıtayla çekilerek çıkar. Sonunda her türlü yön, mesafe ve mekândan münezzeh olan Allah'a vasıl olur.

    Vuslata eren bir velînin tevhidi ve dolayısıyla da imanı kemale erer. Nefsanî ahlâkından soyunur. Rahmanî ahlâk ile ahlâklanır. Cenab-ı Hakk'ın tecellilerine mahzar olur. Lâkin bu makamda olan bir kimsenin alemi, şu gördüğümüz fizikî alem değildir. Her ne kadar cismi bu alemde olsa da, ruhu Arş-ı A'lâ ve onun üzerindeki manevi alemlerle alâkadardır. Bulunduğu alemin kayıtlarıyla sınırlıdır. O yüzden vecd ve istiğrak halleri galiptir. Çoğu zaman Allahu Tealâ'nın dışındaki her şeye (mâsivaya) şuurları kapalıdır. Avamdan olan halkla onların dünyası apayrıdır. İşte bunun için fenafillâh makamından bekabillâha dönmeyen bir velîye irşad görevi verilmez.

    Bekabillâh, vuslat ile kemale erdikten sonra, bir bakıma çıktığı merdivenlerden geri dönüp, fizikî alemdeki insanların seviyesine inmektir. İrşad vazifesini yerine getirebilmek için bu iniş zaruridir. Zira, velî ile talibin arasında -makam bakımından olmasa da- mertebe açısından bir uçurum olmamalıdır.

    Bir velî, Allah'a vuslat yolunda çıkarken ne kadar çok yükselirse, halkın seviyesine inişi de o kadar fazla olur. Aynı şekilde, fizikî aleme doğru ne kadar çok inerse makamı o kadar yüksek, irşadı o denli kuvvetli olur. Çünkü inişi fazla olduğundan mahluklara yakınlığı artar. Böylece kendisinden çokça istifade edilir. Nübüvvetten başka velâyet makamının da sultanı olan Hz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, çıkışta herkesten yukarı, inişte ise herkesten aşağı indi. Bu yüzden onun irşadı bütün peygamberlerden kuvvetli oldu ve bütün insanların peygamberi oldu.

    Şu halde fenafillâh ve bekabillâh makamlarına ulaşan bütün mürşidler, prensipte kâmil bir velî olmakla birlikte, aralarında yerle gök kadar mesafe bulunabilmektedir. Aradaki bu fark hiç şüphesiz irşada da yansımaktadır. Ayrıca kutbiyyet ve gavsiyyet makamlarının sultanları ile bu makamda olmayanların ahiretteki şefaatleri her halde bir olmayacaktır. Hatta ehl-i keşfin beyanına göre, Gavs, duasıyla sûfi olmayanların da imdadına yetişir, onların son nefeste imanla kabre girmelerine vesile olur.

    Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır. Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler. Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar. Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir. Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır. Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” Cismanî yüzleriyle Allah'ın kullarıyla meşgul olurken, manevi yüzleriyle Allahu Tealâ'ya bağlıdırlar. Dışları halk, içleri Hak iledir. Hadis-i kutside Cenab-ı Mevlâ, “onların gören gözü, tutan eli, işiten kulağı” olduğunu beyan etmektedir. Kim bilir, belki de Hak Tealâ Hazretleri günde kaç kere kalplerinde tecelli edip, “Kalbin nasıl dostum?” diye sormaktadır.

    Dolayısıyla böyle bir kalbe girebilmek kadar büyük bir saadet yoktur. Çünkü o kalbe girmek Hz. Rasulullah'ın kalbine girmek ve Allah'ın rızasına nail olmak manasına gelmektedir. Paha biçilmez değerde bir kristale benzeyen o kalbi kırmak ise, şekavetlerin en büyüğüdür. Çünkü bunun manası da yine hadis-i kutside belirtildiği üzere, Allah ile savaşmaktır.

    Bir mürşide halife olmak

    Kâmil mürşidlerin en tatlı ideallerinden biri de kendilerinden daha büyük mürşidler yetiştirmektir. Bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayıp, onların terbiyesi ile meşgul olurlar. Nihayet belirli mertebe ve makamlara ulaşan talip, mürşidinden icazet alarak halife olur. Yani mürşidlik yapmaya ehil bir kimse haline gelir. Bir mürşidin çok sayıda halifesi olabileceği gibi, hiç olmayabilir de.

    Genel olarak iki türlü hilâfet şekli vardır. Birincisi işaretle verilen halifelik, ikincisi de zaruretle verilen halifeliktir. İşaretle halifelik, silsiledeki meşayih-ı kiramın mana alemindeki ittifakı ve işaretleriyle verilir. Tabii bu silsilenin başı Hz. Peygamber s.a.v.'dir. Cenab -ı Hak kimi seçtiyse, mürşid ona hilafet verir. Makbul ve üstün olan hilâfet şekli budur. Mürid, bu çeşit hilâfeti geri çeviremez. Kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştirebilen) mürşidlerin halifeleri ekseriyetle böyledir. İstisnaları azdır.

    Zaruri halifelik ise, bir ihtiyaç veya maslahata binaen, müridin makamı kemale ermediği halde sadece mürşidin izniyle verilen halifeliktir. Bu tip halifelerin mürşidi hayatta olduğu müddetçe insanlar ondan fayda görür. Eğer kemale ermeden mürşidi vefat ederse, onun işi tehlikeli ve zordur.

    Yukarıda anlatılanların dışında, bir de müridler tarafından halife ilan edilen şahıslar vardır ki, bunların gerçekte mürşidlikle bir alakaları yoktur. Umumiyetle herhangi bir halife bırakmayan mürşide bağlı müridler bunu yaparlar. Belki seçtikleri zat çok iyi, muhterem ve hatta velî bir zat olabilir. Ama yukarıda anlatıldığı gibi, mürşidlik başka bir şeydir. Kâmil mürşid tarafından izin verilmedikçe irşadları muteber değildir. Hz. Peygamber s.a.v.'e kadar uzayan bir icazet silsilesinden de mahrumdurlar. Bu gibi zatlar cemaatin önünde hayırlı hizmetler yapan bir ağabey fonksiyonundan öte geçemez. Hakiki terbiye veremez. Başkalarına halifelik izni veremez. Verse de geçerli olmaz. Fenâ ve bekâ mertebelerine ulaşamadığı için, kendilerine rabıta yapılmasına izin veremez, daha doğrusu vermemelidir. Çünkü böyle bir rabıtanın faydası yoktur.

    Ders vermek üzere kendilerine vekâlet verilen şahıslara ise vekil denilir. Bazı tasavvufî kollarda bunlara halife diyenler de vardır. Fakat söz konusu zatların mürşidlikle bir alakaları yoktur. Mürşidleri vefat eder ya da vekâletten azlederse, bunların vazifeleri sona erer.

    Mürşidlik babadan oğula geçer mi?

    Mürşidlik kesinlikle babadan oğula, kardeşten kardeşe, kan bağıyla veya irsiyetle geçen bir vazife değildir. Mürşidlik, ancak amel edip matlup olan mertebelere ulaşan ve ilmi olan salike Allah'ın ihsan ettiği bir görevdir. Bu saadete nail olan, mürşidin oğlu da olabilir, yabancı birisi de...

    Fenafillâhtan bekabillâh makamına kim döndü ise, Allah'ın izniyle ona vazife verilir. Dönmeyene irşad izni verilse de, böylelerinin mürşidi hayatta değilse irşad vazifesi yapmamaları daha uygundur.

    Kâmil mürşidlerin dikkatle üzerinde durdukları konulardan biri de, bu makamın layık olana verilmesidir. Üftade Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakın çevrede kâmil mürşidlik makamına elverişli hiç kimse kalmasa, dünyanın öbür ucundan layık olan getirilip o makama oturtulur. Tarih boyunca bu hassasiyete sahip olmayanlar kısa zamanda dağılıp gitmişlerdir. Nitekim dergâhların çöküşünü hazırlayan önemli sebeplerden birisi de budur. Geçmişte bazı tasavvufî kollarda, yetişmiş erkek evladı bulunmadığı için beşikteki şehzadeye hilâfet verenler çıkmıştır. Fakat “beşik şeyhliği” diye bir kavramın tarihe geçmesine sebep olan bu kollar, çok sürmeden yok olup gitmiş, isimleri bile unutulmuştur.

    Elbette ki gavslık, mücedditlik gibi manevi zirvelerde dolaşan, çevresine feyz, nisbet ve nur saçan büyük imamların ailelerinden büyük zatların çıkmasından daha tabii bir şey yoktur. Hatta bunlardan bazılarının kıyamete kadar devam etmesi beklenir. Mesela mana gözüyle istikbale bakan Gavs-ı Kasravî Hazretleri'nin, kendi aile ocağından yedi tane gavsın çıkacağını müjdelediği rivayet edilir.

    Bir mürşidin evlatlarının hepsi birden nazarını Hakk'ın rızasına diker ve bu gaye uğrunda ihlâsla amel ederse, Allahu Tealâ onların sa'y u gayretlerini boşa çıkarmaz. Cenab-ı Hak hem sonsuz merhamet sahibi, hem de âdil-i mutlaktır. Ayet-i kerimede buyurulduğu gibi, kim zerre kadar hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre kadar şer işlerse onun karşılığını görür (Zilzal, 7-8). Şah Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin amelini işleyen, onun makamına ulaşır.

    Çoğu kere demircinin oğlu demirci, çiftçinin oğlu çiftçi olduğu gibi, peygamberlerin oğul ve kardeşlerinden peygamber, mürşidin yakınlarından da mürşid çıkmıştır. İbrahim a.s.'ın oğlu İsmail a.s.; Yakup a.s.'ın oğlu Yusuf a.s.; Musa a.s.'ın kardeşi Harun a.s. bunun en güzel örneğidir. Aynı şekilde mürşidlik görevi İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nden oğlu Muhammed Masum Hazretlerine, ondan da oğlu Şeyh Seyfüddin Hazretleri'ne intikal etmiş, sonraki silsilede de bunun birçok örnekleri görülmüştür.

    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    Sahte veya yetersiz mürşidler

    Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir. Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır. Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir. Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur. Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler. Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun.

    Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:

    * Allah'ın emirlerine ve Hz. Rasulullah'ın sünnetine doğru dürüst uymamak. Dinî, şer'î konularda zaaflar göstermek.

    * Kur'an ve hadis-i şeriflere ulemanın verdiği manaların dışında yanlış manalar vermek, olmayacak biçimde yorumlamak.

    * Kadınlarla karışık bir vaziyette oturup sohbet etmek, onlara el öptürmek veya mahremsiz teke tek görüşmek.

    * Sohbet ve toplantılarında rüyaya geniş yer vermek.

    * Haksız yere milletin malını yemek, girdiği menfaat ilişkilerinde muhatabına zarar vermek veya aldatmak.

    * Sun'î zorlamalarla bir kısım keramet gösterilerinde bulunmak. (Bu tipler bazen istidraç yoluyla insanın kalbinden geçenleri de söyleyebilirler.)

    * Kendisinden başka önüne gelen herkese, hatta dindarlık ve salâhiyetiyle tanınan şahıslara bile, kâfir, münafık damgasını vurmak.

    * Şeytanın vehim ve vesvesesiyle bir takım hezeyanlarda bulunmak, kendisine vahiy geldiğini vs... söylemek.

    * İnsanın gönlüne huzur verecek, Allah'ı hatırlatacak nuranî bir simadan mahrum bulunmak.

    Yolu bitirmemiş nakıs mürşide teslim olmak da İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin ifadesiyle öldürücü bir zehirdir. Bir hasta, mütehassıs olmayan, diploması bulunmayan bir hekimin ilacını içerse iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyileşme kabiliyeti de bozulur. O ilaç önce ağrıları durdurabilir. Sinirleri bozduğu, zarar verdiği için ağrı duyulmaz. Fakat bu hal iyilik değil, kötülüktür. Bu hasta hakiki bir hekime giderse, hekim önce o ilacın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedaviye başlar.


    Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
    Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş...

  10. #50
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(nefis ve terbiyesi)

    Hz. Âişe (r.anh) Resûlullah’a (s.a.v), “İnsan rabbini ne zaman tanır?” diye sorduğunda, Peygamber Efendimiz, “Nefsini tanıdığı zaman; zira nefsini bilen rabbini bilir” buyurmuştur. (Aclûnî)
    Nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis) ile mücadele iki yolla olur:
    1- Riyazet
    2- Mücahede




    Nefs, Arapça bir kelime olup birçok manayı ihtiva eder: Ruh, akıl, insanın bedeni, bir şeyin cevheri, kulun kötü huyları ve çirkin-kötü his ve huyların mahalli olan latife veya cism-i latif olarak vb. tanımlanmıştır.

    İmam Gazalî nefsi, insanın zatı ve mahiyeti olarak tanımlamış ve şöyle demiştir: “Eğer bu nefis, süflî (aşağılık) arzularak karşı gelir ve kötülük yaptığı zaman sahibini kınarsa, buna nefs-i levvame (sahibini kınayan, sorgulayan nefs) denir. Bu nefs kötülüklerden arındığında da ona, nefs-i mutmainne denir.”

    Allah Teâlâ insanda üç şey yaratmıştır: Akıl, kalp (ruhani) ve nefs. Bunlar görülmez. Varlıklarını eserleri ile, yaptıkları işlerle anlarız. Bunlar, madde değildir, yer kaplamazlar; en, boy, derinlik gibi unsurları yoktur.

    İnsanın en büyük düşmanı nefsidir. Daha sonra kötü arkadaş ve şeytan gelir. Kötü arkadaş ve şeytan da nefse tesir ederek insana zarar vermeye çalışırlar. Bu sebeple nefsin, emmarelikten (kötülüğü emredici vasfından) temizlenmesi gerekir.

    Şeytan, verdiği vesveseye insanın uymadığını görünce, bundan vazgeçer, başka bir vesvese verir. Âlimler, şeytanı köpeğe benzetmiştir. Köpek kovalanınca kaçar ise de, başka taraftan yine gelir. Nefs-i emmare ise kaplan gibidir, saldırması ancak onu öldürmekle biter. Nefsimiz de ölünceye kadar yakamızı bırakmaz. Bunun için nefsi tanımak ve zararlarından korunmak gerekir.

    Hz. Âişe (r.anh) Resûlullah’a (s.a.v), “İnsan rabbini ne zaman tanır?” diye sorduğunda, Peygamber Efendimiz, “Nefsini tanıdığı zaman; zira nefsini bilen rabbini bilir” buyurmuştur. (Aclûnî)

    Nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis) ile mücadele iki yolla olur:

    1- Riyazet
    2- Mücahede

    Riyazet, nefsin arzularını yapmamak demektir. Mücahede ise, nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Nefsimiz, iyilik ve ibadet etmemizi istemez. Nefse, günahlardan kaçmak, ibadet etmekten daha güç gelir. Onun için bazı büyükler günahtan kaçınmanın daha sevap olduğunu söylemişlerdir.

    Nefs, dünya zevklerine, lezzetlerine düşkündür. Bunların iyi, fena, faydalı, zararlı olduklarını düşünmez. Onun arzuları dinimizin emirlerine uygun olmaz. İslam’ın yasak ettiği şeyleri çiğnemek nefsi kuvvetlendirir. Nefis fena, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır. Kalbin nefse aldanmaması için, kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zayıflatmak gerekir.

    Aklı kuvvetlendirmek, dini bilgileri okuyup öğrenmekle olduğu gibi kalbin kuvvetlenmesi yani temizlenmesi de, dinimizin emir ve yasaklarına uymakla olur. Bunun içir de ihlas gereklidir. İhlas işleri, ibadetleri, Allah Teâlâ emrettiği için yapmaktır.

    İslam’ın emir ve yasaklarına uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi nefsi zayıflatır. Bu sebeple nefis, kalbin dinimize uymasını istemez. Aklına uymayıp, nefsine uyanlar bu sebeple yoldan çıkmaktadır. Allah Teâlâ’nın, kullarının ibadetlerine ihtiyacı olmadığı için, kulların işleyeceği günahlar da O’na zarar vermez.
    İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

    İnsanda kötü vasıfları toplayan nefisle cihad etmek, onu kırmak gerekir. Hadis-i şerifte, “Senin en büyük düşmanın, seni çepeçevre kuşatan nefsindir” buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz bir savaştan dönünce de, “Küçük cihaddan büyük cihada döndük” buyurdu. Eshab-ı kiram, “Ya Resulallah büyük cihad nedir?” diye sual edince, Peygamber Efendimiz, “Nefisle cihaddır” buyurdu. (Deylemi)

    Nefis, baş olmak sevdasındadır. Başkasının emri altına girmeyi kabullenemez. Dinin bütün emir ve yasakları nefsi ezmek, taşkınca isteklerini önlemek içindir. Dine uyuldukça nefsin istekleri azalır. Nefs, temizlenmedikçe, üstünlük sevdasından vazgeçmez.

    Nefsi temizlemek için en tesirli ilaç, kelime-i tevhidi söylemek, zikre devam etmektir. Zaten sadat-ı kiremın zikir ve vird üzerinde bu denli ehemmiyetle durmasının nedeni de budur.

    Nefsi kötülüklerden temizlemelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “En üstün cihad, nefs ile yapılan cihaddır” [İ.Neccar]

    Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Gençlik, ömrün en kıymetli zamanıdır. İnsanın sıhhatli, kuvvetli olduğu zamandır. Bu zaman, her gün geçiyor, azalıyor, ihtiyarlık yaklaşıyor. Yazıklar olsun ki, en şerefli, en lüzumlu iş olan, marifetullahı kazanmayı, hayal olan ömrün sonuna bırakıyoruz. En şerefli olan zamanlarını, en zararlı, en kötü şey olan nefsin arzularına kavuşmak için sarf ediyoruz. Peygamber Efendimiz, “Yarın yaparım diyen, aldandı” buyurdu. Allah Teâlâ, insanları ve cinleri kendi rızasına, sevgisine kavuşmak için yarattı. Nefislerimizin arzuları peşinde koşan bizler, ne zaman aklımızı başımıza toplayacağız? İnsanın, Allah Teâlânın marifetine kavuşmasına mani olan en kuvvetli düşman nefsin arzularıdır. Bu arzular bitip tükenmez. Hepsi de çok zararlıdır. Maksudun, mabudundur, buyuruluyor. Maksadın, arzun ne ise, mabudun da odur. “Nefslerinin arzularını ilah edinenler” âyet-i kerimesi, bunun vesikasıdır.

    Nefse uymaktan kurtulmak, dünya nimetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefs, Allahü teâlâ ile kul arasında en büyük perdedir. (Ebu Bekir Tamistani)

    İbadetlerin en kıymetlisi, nefse uymamaktır. (Sehl b. Abdullah Tüsteri)

    Her işte, nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre girebilir veya haram işlemeye başlar.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    “Hasislik, nefse uymak ve kendini beğenmek felakete sürükler.” [Taberânî]

    “Akıllılık alâmeti, nefse hakim olmak ve öldükten sonra gerekenleri hazırlamaktır. Ahmaklık alameti, nefse uyup, Allah’tan af ve merhamet beklemektir.” [Tirmizi]

    Büyüklerden biri buyuruyor ki:

    İslamiyet, nefsin arzusu olan şehvet ve gazabın yok edilmesini değil, her ikisine hakim olup, dine uygun kullanılmasını emreder. Süvarinin atını ve avcının köpeğini yok etmesi değil, bunları terbiye ederek, kendilerinden faydalanması gerektiği gibidir. Yani, şehvet ve gazap, avcının köpeği ve süvarinin atı gibidir. Bu ikisi olmadıkça, ahiret nimetleri avlanamaz. Fakat, bunlardan faydalanmak için, terbiye ederek, dine uygun kullanılmaları gerekir. Riyazet, bu iki sıfatı yok etmek için değil, terbiye edip dine uymalarını sağlamak içindir.

    İslam dini, rahat ve huzur içinde yaşamak için gereken şeylerden ve dünya lezzetlerinden faydalı olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde ve kullanılmasında, akla ve dine uymayı emrediyor.

    İslam dini, insanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını emreder. Bunun için, akla uymayı ister. Nefse uymayı yasak eder. Akıl yaratılmasaydı, insan hep nefsine uyar, felaketlere sürüklenirdi. Nefs olmasaydı, insan, yaşaması ve medeni hayat için çalışmasında kusur ederdi. Nefs ile cihad sevabından mahrum kalırdı.
    Seyyid Gavs Abdülhakim el-Bilvânisî Hazretleri, mürşidi Ahmed el-Haznevî Hazretlerinin şöyle anlattığını zikrediyor:

    -Bir defasında Hazret Muhammed Diyâüddin ile birlikteydim. Seyahatten dönüyorduk. Kalabalık bir topluluk vardı. Sâlikler, müritler, dervişler, sufiler, halifeler hep bir arada idi. Hazret ise en öndeydi. Ben arka taraftaydım. Bir ara Hazret’in “Molla Ahmed!...Molla Ahmed!...” diye seslendiğini işittim. Atım dermansızdı, güçlükle yol alabiliyordu. Hemen attan indim. Koşarak Hazret’in yanına vardım. Bana :

    -Molla Ahmed!...Allah’a yemin ederim ki, kalbinde zerre kadar nefis alameti olan kişi yine de Allah’a yaklaşamamış demektir, dedi ve atını sürüp gitti.

    Özetleyecek olursak, bu konuda en güzel söz Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'nin şu sözüdür: "Nefse, ihlastan daha ağır gelen bir şey yoktur, zira nefsin ihlastan hiç nasibi yoktur!"

Sayfa 5 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci ... 34567 ... SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. İmam Ebu Hanife'nin(r.h) Akidesi
    Konu Sahibi FiSeBiLiLLaH Forum İslam Alimlerimiz - Büyüklerimiz
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 14-04-2011, 14:32
  2. Evrensel mucizeler
    Konu Sahibi bawercan Forum Allah (c.c) Hazretleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 21-07-2010, 22:22
  3. huzunlu bir davus aksami
    Konu Sahibi memili Forum Tanışma Köşesi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 03-02-2009, 02:59
  4. Dunyada TÜRKlere sorulan İlginç Sorular ve tabi cevapları:):)
    Konu Sahibi tufan_78 Forum Fıkra, Mizah Bölümü
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 23-05-2008, 22:34
  5. rabıtanın bırakılması üzerine....
    Konu Sahibi FATMA-ZEHRA Forum Tasavvûf
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 05-01-2008, 16:19

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •