Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 2 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci 1234 ... SonuncuSonuncu
11 den 20´e kadar. Toplam 80 Sayfa bulundu

Konu: kalbden kalbe mesajlar(padişahın işi ne?)

  1. #11
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(hizmet allah için olmalı)alıntıdır

    Kamu hizmeti, geniş anlamıyla devlet idaresinden toplumun çekirdeği olan aile idaresine kadar bütün hizmetleri içine alır. Bu açıdan, hayır maksatlı vakıflar ve dernekler de kamu hizmeti gören önemli kurumlardır.

    Kamu hizmeti görmek, insanlara yardımcı olmak, hele de bu hizmetleri idare etmek gerçekten çok kıymetli bir iştir. Allah katındaki sevabı ve mükâfatını hesap etmek mümkün değildir.

    “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydası olandır” hadis-i şerifi, “hayırlı” bir insan olmayı murat edenlere, bunun yolunun hizmetten geçtiğini haber vermektedir.



    Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v) bu tavsiyelerini ve bizzat uygulayarak gösterdikleri hizmet anlayışını baş tacı eden müslümanlar, insanlara ve hatta hayvanlara hizmet gayesiyle çeşitli müesseseler kurmuşlardır. Bu müesseselerin en başında vakıf gelir.



    Vakıflar, tarih boyunca İslâm toplumlarının hayat damarları olmuştur. Günümüzde de, geçmiş devirlerdeki kadar kapsamlı olmasa da, birçok alanda hizmet veren hayır maksatlı vakıf ve dernekler önemli hizmetler görmeye devam etmektedirler.



    Ne var ki, güzel hizmetleri gerçekleştirmek için bir organizasyon çatısı altında yola çıkan insanlara da, toplumumuzun karşı karşıya bulunduğu çeşitli mânevî hastalıklar bulaşabilmektedir. Bunun sonucunda da hiç hesapta olmayan durumlar karşımıza çıkabilmektedir.



    İnsanların yararı için organize edilen hizmetleri yürüten görevliler, aslında başka insanlara göre iki kat daha dikkatli olmak zorundadırlar. Zira insanlara hizmet demek, başkalarına ait hakların söz konusu olduğu alanlarda iş yapmak demektir. Bu da işin içine Cenâb-ı Mevlâ’nın asla affetmeyeceği kul haklarının girmesi mânasına gelir.



    Üstelik, kamu hizmetlerinde hakların ihlâli şahıs adına değil, toplum adınadır. Dinimizde kamu alanına giren her şey Allah hakkı olarak değerlendirilir. Yani Allah’ın emaneti olarak üstlenilen bir kamu yetkisi ile kulların haklarını çiğnemek demek olur ki, bu en büyük günahlardan sayılmıştır.



    Günümüzde hizmet organizasyonlarında vazifeli olanların, özellikle idarî vazifesi olanların içine düştüğü tehlikeyi daha açık anlatalım.



    Hizmetleri idare etmek için mütevelli heyetleri seçilmekte ve her bir heyete de bir başkan tayin edilmektedir. Mütevelli heyetlerinde görevli olanlar, özellikle başkanlığa tayin edilenler, başlangıçta her şeyi Allah’ın bir lutfu kabul ederken, zamanla bu hakikati unutabilmektedirler.



    Hizmetler yavaş yavaş “ben merkezli” olmaya başlıyor; istişareler yozlaşabiliyor, âdeta başkanın veya birkaç ahbabının vermiş olduğu kararı meşrulaştırma organı haline gelebiliyor. Hizmetlerin muhatap kitleye mümkün mertebe yaygınlaştırılması gerekirken, sınırlı sayıda insanların tekelinde kalabiliyor. Sonuç hiç kimseyi sevindirmiyor. Ne hizmetler arzu edilen seviyede verilebiliyor, ne de fedakârlığa hazır gönüller hizmete katılabiliyor.



    İşin daha da acı olan tarafı şudur: Özellikle vakıf ve derneklerde topluma hizmet eden insanların büyük bir kısmı, hizmetlerini herhangi bir maddî menfaat karşılığında yapmazlar. Hatta birçoğu sadece mesaisini vermekle kalmaz, kendi cebinden harcamalarda da bulunur. İşte bu fedakâr insanların zarara uğramaları ve başkalarını zarara uğratmaları ne kadar acıdır!



    Bu nasıl olur, bu kadar fedakâr insanlar kendilerine ve başkalarına nasıl zarar verebilir?



    Nasıl ferdî amellerimizde elimizi boşa çıkaran riya, kibir, ucb gibi hastalıklar varsa, hizmet gayesi ile yapılan organizasyonlarda görevli kişileri verimsizleştiren, zarara uğratan ve başkalarının zarar görmesine sebep olan bazı mânevî hastalıklar da vardır. Bu mânevî hastalıkları ve tedavi yollarını kısaca zikredelim.



    Hizmet ehli insanları pusuda bekleyen birinci hastalık “benlik duygusu”dur. Bu duygu çok masum şekillerde ortaya çıkar. İyi ve güzel işler yapma arzusu çok olur. Fakat kendisi olmadan bu iyiliklerin ve güzelliklerin ortaya çıkamayacağını düşünür.



    Benlik duygusunun bir başka görünümü de, hizmet içinde yer alan insanın, Allah Teâlâ’nın bu iyilikleri başkalarına değil de kendisine nasip ettiğini düşünerek, ayrıcalığı olduğu zannına kapılmasıdır. Bu zanna kapılan kişi yürütülen hizmetlerde nefsini pay sahibi görür. Ayrıca çevresinde meydana gelebilecek bütün iyiliklerde kendi imzasının bulunmasını arzu eder. Bazan bununla da yetinmez; kendisinin içinde bulunmadığı hizmetleri ya kabul etmez veya bir şekilde engel olmaya çalışır. Bu davranışını da iyilik yapmak olarak telakki eder.



    Benlik duygusundan kurtulmanın tek yolu, şu âyet-i kerimeyi bakış açımızın esası hâline getirmektir:



    “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise
    nefsindendir.”



    Âyet-i kerimeyi iyi anlayan insan, başarılarda kendisini pay sahibi görmek yerine, karşılaşılan eksikliklerde kendisine pay arar; iyiliklere hissedar olmaya çalışmaz. Çünkü iyilik ve güzellik namına ne varsa, tamamen Allah’a aittir.



    İkinci önemli hastalık “baş olma duygusu”dur. Hayırlı hizmetlerde genellikle hiç kimse doğrudan baş olma sevdası ile öne çıkmaz. Nefis bunu masum niyetlerin arkasına gizler. Fakat insan olmanın bir gereği, nerede olursa olsun, içindeki baş olma arzusu her an devreye girebilir. Bir de çevredeki insanların “başkanım”, “sayın başkan” gibi iltifatları bu arzunun depreşmesine sebep olabilir. Sonuçta hiç hesapta olmayan şu hal ile karşılaşılır: Kendinizi her şeyden sorumlu ve her şeyi yapmaya yetkili görmeye başlarsınız. Sizden habersiz kuş uçmaması gerektiğine inanırsınız. Düzgün işler yapılsa bile, eğer sizden habersiz yapılmışsa mutlaka bir eksiklik olduğunu sanırsınız.



    Baş olma arzusundan kurtulmanın çaresi de, yaptığımız hizmetlerin bize ait olmadığına, yukarıda meâli verilen âyet-i kerime hükmünce, onların gerçek sahibinin Allah olduğuna kesin olarak inanmaktır.



    Bu hizmetlerde istihdam edilen insan, hikmet nazarıyla bakarak emin olmalıdır ki, lâyık olduğu için değil; tamamen affına vesile olsun diye ikram edilen bir lutufla, aralanan bir merhamet kapısıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Şöyle tefekkür etmek lâzımdır: “İşin içinde ben olmasaydım, hizmetler daha iyi yürüyebilirdi. Meydana gelen aksaklıkların kaynağı belki de benim nefsimdir.”



    Bir hizmetin hangi noktasında bulunursak bulunalım, sık sık Allah’a müracaat edip, eksikliklerimiz sebebi ile kimsenin zarara uğramamasını dilemeli ve bu hizmetler için daha hayırlı insanların istihdam edilmesini samimi olarak temenni etmeliyiz.



    Hayır maksatlı vakıf ve dernek gibi kamu hizmetinde bulunanların yakalanabileceği üçüncü önemli hastalık, istişareyi terkedip, kendi başına karar vermektir. Oysa insanlara hizmet için yetki ve sorumluluk alanlar, doğru kararlar verebilmek için ellerinden gelenin azamisini yapmalıdır.



    Bu konuda Hz. Ömer (r.a) örneğini unutmamak gerekir. O, hükmünü Kur’an ve sünnette bulamadığı konularda hemen karar vermezdi. Sahâbe-i kirâm ile uzun istişareler yapardı. Bu istişarelerin bazan haftalarca sürdüğü nakledilir. Sonunda genellikle ittifakla karara varırlardı. Hz. Ömer (r.a), istişarenin sağlıklı olması için sahâbe-i kiramdan birçok kimsenin Medine dışına yerleşmesine dahi izin vermemişti.



    “Heyeti toplayamadım, toplantıya gelmediler; ben de hizmetler ortada kalmasın diye kararımı verip uyguladım” gibi mazeretler, istişare yapmamayı meşru kılmaz. Ne yapıp edip, başkalarının da hizmetlere sahip çıkmasını temin etmek en büyük hizmettir. Diğer hizmetler bundan sonra gelir.



    Evet, kamu hizmetlerini idare ederken meydana gelebilen bu önemli hastalıklar herkes için söz konusu olabilir. Çünkü Allah Teâlâ kullarını imtihan eder. Önemli olan, rehavete kapılmamak ve niyetleri sürekli kontrol etmektir. Âcizliğinin farkında olana Allah yardım eder; beklemediği yönlerden ona destek verir.



    Bahsettiğimiz bu hastalıkları önemsemeyen insanlara gelince, onlar kendilerine acımıyorsa, insanlara acımalıdırlar. Hiç kimsenin işgal ettiği hizmet noktasını nefsine yedirmeye, kendi benliği için insanları harcamaya hakkı olamaz.



    Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v) şu ikazlarını dikkate almamak nasıl mümkün olabilir:



    “Müslümanlardan bir topluluğun idaresine gelen kişi onları aldatır da ölürse, Allah Teâlâ cenneti ona haram kılar.”



    ‘Allah Teâlâ’nın bir topluluk üzerine idareci kıldığı hiçbir kul, o topluluğu samimi olarak koruyup gözetmedikçe cennetin kokusunu dahi
    alamaz.”



    “Allahım! Kim ümmetimin herhangi bir işini üstlenir de onlara zorluk çıkarırsa, sen de ona zorluk çıkar! Her kim de ümmetimin herhangi bir işini üstlenir de onlara yumuşak davranırsa, sen de ona yumuşak davran.”



    Kamu hizmetlerinde idarecilik yapanlar bu hadis-i şeriflerle derin bir nefis muhasebesine çağrılırken, idare edilenler de itaatle mükellef tutulmaktadır:
    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülü’l-emre de itaat
    edin” âyet-i kerimesindeki ülü’l-emr, en genel mânasıyla müslümanların çeşitli işlerini üstlenen idarecilerdir. Dolayısıyla çeşitli hizmet kademelerindeki idarecileri de bu kapsamda görmek gerekir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v) şu hadis-i şerifleri edinmemiz gereken ahlâkı bildirmektedir:



    “Başı kuru üzüm gibi Habeşli bir köle de olsa, üzerinize başkan olarak görevlendirilenin emrini dinleyin ve ona itaat edin.”



    Bu itaatin mahiyetinin ve çerçevesinin de yine sünnet-i seniyye ile belirlendiğini hatırlatalım.



    Evet, vakıf ve dernekler gibi toplum hizmetleri sahasında bize verilen görevleri, hangi kademede olursak olalım, Allah’ın emaneti olarak kabul etmeli ve elimizde bulundukları sürece bu emanete ihanet etmemek için çırpınmalıyız.

  2. #12
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(BİRLİK VE BERABERLİK AHLAKIMIZ)

    İnsanoğlunun tabiatında olumlu-olumsuz birçok özellik vardır. Bu özellikler sadece kişilerde değil, milletler, kavimler, kabileler ve cemaatler de çeşitlilik arz eder. Hatta öz kardeşler arasında bile zıt özellikler görülebilmektedir.

    Bir yaradılış tecellisi olarak insanların dış görünüşü nasıl farklı farklı ise, manevi, ruhi yapısı itibarıyla da her bir insan bir başkasından farklı özelliklere sahiptir. Buna bir de içinde bulunduğu aile ve çevre etkileri ilave olduğunda insanlar arası bireysel farklılıklar kaçınılmaz olur.



    Kiminin mizacı sert, kiminin yumuşaktır. Kimisi aceleci, kimisi yavaş, kimisi mutedildir. Bir yanda saatlerce konuşmaktan usanmayanlar, diğer yanda saatlerce dinlemekten bıkmayanlar... Bir tarafta karıncayı bile incitmekten çekinenler, diğer tarafta her davranışı bir yıkım olan canavar ruhlular... Bir yanda sevgi dolu yüreklerle mütebessim yüzler, diğer yanda katılaşmış gönüllerle asık suratlar... Kısaca, çeşit çe şit, farklı farklı şahsiyetler, karakterler...

    İnsanların bu farklılıkları tabii olarak sevgi ve nefrette, duygu ve düşüncede, anlayış ve fikirlerde de farklılık demektir. O kadar ki, aynı fikir akımına, aynı meşreb ve cemaate mensup olanlar arasında bile farklı tavır ve düşünceler, yaklaşımlar görülebilir.

    Zekâ, feraset, akıl, basiret, tecrübe, bilgi ve kültür farklılıkları göz önünde bulundurulduğunda bir kısım yaklaşım farklılıkları ve ihtilafların olması tabiidir, hatta gerektiği gibi değerlendirildiğinde zenginlik ve dinamizmdir. Görüş farklılığı tefrika ve fitneye dönüşmediği, hak ve hakikatin zuhuruna mani olmadığı müddetçe kesinlikle bir tehlike, bir sorun yoktur. Ama durum bunun aksine olursa, işte asıl tehlike ve sorun o zaman başlamış olur.

    Görüş farklılığı fitneye, oradan da tefrikaya dönüştüğünde birlik ve beraberliği yok etmekte, düşmanlık ve kin ateşini tutuşturmakta, bir tefrika bir diğerini, bir fitne de başka bir fitneyi doğurmaktadır. Türlü sapmalar, doğru yoldan ayrılmalar işte böyle olmuştur. İnsanlık tarihi bu gibi fitne ve tefrikaların acı örnekleri ile doludur.

    Bundan dolayıdır ki müberra dinimiz İslâm, Cahiliyye Devri insanı ve toplumunun sıfat ve işlerinden olan ayrılıkçılık ve fitneyi şiddetle yasaklamış ve inananları “...fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür.” (Bakara, 217) ayet-i celilesiyle uyarmıştır.

    Tarih kitaplarında yer alan adını bildiğimiz-bilmediğimiz pek çok millet ve devlet bugün artık yok. Bunların tarih sahnesinden silinmelerinin birçok muhtelif sebepleri var. Ancak bu sebeplerin biri var ki, açık bir şekilde diğerlerinin önüne geçmekte, en önemli çöküş sebebi olarak öne çıkmaktadır. İşte bu sebep tefrikadır. Yani ayrılık, ayrılıkçılık, birbirine düşme, bir ve beraber olmamadır. Elmanın içine girmiş kurt gibi toplumu ve milletleri içten içe çürüten tefrika, devletlerin yıkılmasına ve hatta milletlerin yok olmasına sebep olmuştur.

    Kendi tarihimize baktığımızda da aynı durumu çok net bir biçimde görürüz. Dış saldırılar, savaşlar, tabii afetler, göçler, açlık, kıtlık gibi felaketler karşısında dimdik ayakta kalmayı başaran ecdadımız, ne hazindir ki tefrika sebebiyle birbirlerine düşmüşlerdir. Birliği sağlayamadıkları için sonunda devletleri de yıkılıp gitmiştir.

    Bazen de aynı kavimden, aynı dinden olan insanlar savaş meydanlarında karşı karşıya gelmi ş ler , birbirlerinin kanını akıtmışlardır.

    Tefrika, ayrılık, ayrılıkçılık sadece geçmişte kalmış bir hastalık değildir. Yakın tarihte yaşanan pek çok hadise, bizim toplum bünyemizdeki bu zaafı başkalarının nasıl aleyhimize kullandıklarını göstermeye yeter. Geriye dönüp baktığımızda ırk, coğrafya, mezhep, ideoloji, siyasi fikir, dünya görüşü gibi konuların insanlarımızı kışkırtıp çatışmaya dönüştürecek bir araç, malzeme olarak kullanıldığını açıkça görmekteyiz. Hatta ne gülünçtür ki, bu zaafımız bazen spor, müzik, sanat gibi alanlarda bile kendisini göstermektedir.

    Toplum bünyesini kolayca sarıp zayıf düşüren, hatta öldüren tefrika mikrobunu yok edecek, açtığı yarayı onaracak tek deva mücella dinimiz İslâm'dır. Kelime manası bile barış olan ve insanlığa dünya saadeti de sağlamak için gönderilen İslâm, bu konuda olabilecek en radikal, en ileri adımla “Müminler kardeştir.” hükmü koymu ştur. Zira yeryüzünde birbirine zarar verme ihtimali en düşük insanlar, aynı kandan gelen kardeşlerdir. Dinimiz bu hükmüyle gerçek sevgi ve muhabbete dayalı toplumsal barışı kurarken, bir taraftan da bütün müslümanları bir aile olarak tarif etmiştir.

    . . .

    Din, toplum hayatının en derin ve en güçlü gerçekliğidir. İlk insanın bir peygamber olması, her topluma bir hidayet rehberi gönderilmesi hasebiyle insanlığın asıl geleneği ilâhi vahiydir, yani dindir. Dinin akıl, duygu ve sezgi yönüyle insanı kuşatıcılığı hem kişiliğine hem topluma yön verir, istikamet kazandırır.

    İlâhi vahyin son noktası olan İslâm, layıkınca yaşandığında insan ruhunun en derin taraflarına sirayet ederek gerçek ve fıtrî bir hayat anlayışı, yaşama sevinci ve zorluklara mukavemet gücü verir. Fertleri, sınıfları, toplumları, ırkları ve kavimleri gerçek anlamda birleştirecek değerler düzenini ancak İslâm dini sunar. Bu sadece bir çıkar ortaklığı biçiminde şekillenen bir düzen değil, insanlık onuruna yaraşır yetkinlikte sevgi, saygı ve huzur ortamıdır.

    Mücella dinimiz İslâm'ın öngördüğü insanların ortak noktalarda birleşmesini temin edecek esaslar, Allah ve Rasulü s.a.v.'in emir ve yasaklarıdır. Bunlar bütün insanlığın müştereken bağlanabilecekleri kaidelerdir. Ancak onlara riayet sayesinde birlik sağlanabilir, tefrikaya düşülmez. “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, tefrikaya düşmeyin.” ( Âl -i İmran, 103) buyurularak , birlik ve beraberliğin korunması vurgulanmaktadır.

    Gerçekten Allah'ın emirlerine uyulmayan cemiyetlerde huzur olmaz. Belki görünürde bir düzen vardır. Fakat bu çıkar ortaklığından kaynaklanmaktadır ve ortam müsait olduğunda, kolayca düzenin yerini kaos alabilmektedir. Yüzeydeki huzurun altında sürekli bir dip kaynama vardır. O kadar ki, çocuklar ancak yetişkin nezaretinde sokağa çıkabilir, komşu komşudan emin değildir.

    Bazı organları hasta olan bir vücut nasıl zayıf ve güçsüz düşer, direncini kaybederse, düşmanlığın çoğaldığı ve birlik beraberliğin olmadığı toplumlar, ne kadar güçlü gözükürse gözüksün, kısa zamanda güçsüzleşir.

    . . .

    Bir toplumun kendi içinde ayrılığa düşmesi düşmanlar için bulunmaz fırsattır. Hatta eğer tefrika yoksa oluşacak zemin hazırlamak, küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar çıkarmak dün de bugün de netice veren bir stratejidir ve yaygın olarak uygulanmaktadır. Birlik ve dirliğimizi bozacak bu tür tuzaklara karşı uyanık olmak, müslüman ferasetinin gereğidir.

    Günümüzde de kanayan bir yara olarak devam eden tefrika arızasını tamir için bakınız kendilerini din yolunda insanlığın hizmetine adayan büyük insanlar nasıl bir reçete sunmuştur:

    Benim fikir ve görüşüm doğrudur veya daha güzeldir demeye hakkınız var, fakat sadece benim görüşüm doğrudur demeye hakkınız yoktur.

    Her söylediğiniz doğru olsun. Fakat başkaları hakkında bildiğiniz her doğruyu söylemeniz doğru değildir. Başkalarının kusurlarını görmemek ve müsamahakâr olmak gerekir.

    Düşmanlık etmek isterseniz, kalbinizdeki düşmanlığa düşmanlık edin. Onu kalbinizden kaldırmaya, çıkarmaya çalışın.

    Kendi elimizle yıkılışımızı, tükenişimizi hazırlamak istemiyorsak, düşmanımızın, nefs ve şeytanın oyununa gelmememiz gerekir. Farklı düşünce ve anlayı ş, farklı olarak yaratılışın neticesidir. Böyle oluşunda bizim fark edemediğimiz çok gizli hayırlar ve hikmetler vardır. İnsanların ittifakı müsamahanın, gönüllerde mürüvvet ve sevginin mayalanmasıyla olacaktır.

    Aynı dinin mensupları, aynı kaynaktan beslenen kardeşler olarak, tenkitlerimiz yıkıcı, kırıcı ve küstürücü değil, yapıcı olmalı ve diğer kardeşlerinizin meziyetlerini takdirle karşılamalı ve bu hasletleriyle sevinmeliyiz.

    Tefrikadan uzak birlik ve beraberliğimizin aleme ilan edildiği zamanlardan biri de bayramlarımızdır. Bayramlar İslâm kardeşliğinin canlanmasına, birlik ve beraberliğin pekişmesine, sevinç ve kederlerin paylaşılarak toplumca el ele, gönül gönüle dirlik ve düzenimizin devamına vesile olmaktadırlar. İşte bu şuur içinde bayramlarımızın idrakine varmamız gerekir.

    Rahmetli şairimiz M. Akif'in mısralarıyla noktalarken,

    “Girmeden tefrika, bir millete düşman giremez,

    Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

    Rabbimiz'in tevfik ve inayeti ile...

  3. #13
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 16
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: KALBDENKALBE MESAJLAR (GENÇLERE HAYA YAKIŞIR)

    s.a haya imandandır.İman ise Cennettedir.Arsızlık cefadandır,cefa ise Cehennemdedir-hadis
    haya imanın dallarından bir daldır-hadis
    haya duygusu kaybolan kimsenin kalbi ölür-ha Ali

    evet canım kardeşim haya bzim kaybolan değerlerimizden bir tanesi.bu konu üzerinde durup nasıl bir çözüm bulmalı?sorusuna cevap aramalıyız.Rabbim hayasızlıktan bizleri uzak eylesin.slm ve dua ile

  4. #14
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    KALBDENKALBE MESAJLAR(ÖODERN DÜNYANIN İHTİYARLIKLA İMTİHANI)

    Modern Dünyanın İhtiyarlıkla İmtihanı


    Denilir ki Hz. İbrahim'den evvel saç-sakal ağarması yoktur. Allah, bu türden ihtiyarlık alametlerini, Hz. İbrahim'in niyazı üzerine vermiştir. Ateşin yakmadığı peygamber şöyle arz etmiştir: “Yâ Rabbî, bu dünya fânî. Gidiciyiz, fakat gideceğimizin yakınlaştığını birtakım hâllerle anlayayım”… Ondan beridir ki yaşlanmak, ölümün kapımızı usul usul çaldığına işarettir. Ölümü kabulü olarak gören bir kültür için ihtiyarlık alametleri, en fazla hoş gelir, safa gelir ve içeri buyur edilir. Fakat her kültürün inşa ettiği bir bakış vardır. Bu yüzden ölüm, hayat, yaşlanmak, beden gibi gerçeklikler herkes tarafından aynı algılanmaz ve herkes algıladığını yaşar.

    Zygmunt Bauman, geleneksel ile modern zaman arasındaki ayrımı yaparken dikkatin ölümden hayata doğru çevrildiğinden bahseder. Dikkatin ölüme odaklanması, geleneksel dönemde “öte dünyaya” yönelime yol açıyordu. Bu, Hıristiyan dünyada kendini çeşitli şekillerde gösteriyordu, “çilecilik” bunun örneklerinden biridir. Ancak Aydınlanmayla birlikte insan aklının merkeze alınması, “yaşadığımız” dünyada “türümüzün” nelere muktedir olduğunu gö(ste)rmek için kaçırılmaz bir fırsattı. Muktedir olabilmek için, iktidar alanının – ki bu “öteki olmayan” dünya idi- bilinmesi ve yeniden tanımlanması gerekiyordu. İşte bu noktada insanın dikkati ölümden hayata doğru kaydı. İnsanoğlu “ölümlü” gözlerini hayata dikti.

    Bu kırılma noktasıydı. Buradan sonra bakışlar değişti, tanımlar ve algılar değişti. Elbette ki bu, her kültür için aynı zamanda gerçekleşmedi. Batının “aydınlığı” Doğudakilere daha geç ulaşacak ve etkileri farklı bir biçimde yaşanacaktı.



    Modern tıp bilimi, iktidar alanının en sadık muhafızlarından. İnsanın, işte bu kadarlık bir yere, ait olduğunu göstermek için her “Allah'ın” günü yeni bir bilgi ile aydınlatıyor dünyamızı. Tıp, konu edindiği şeyi sorunsallaştırarak bilgisini üretiyor, sonra da onu tanımlayarak sınırlarını çiziyor ve üzerinde iktidarını kuruyor. Bu tanımı kabul edip tanımın gerektirdiklerini eylemeye başladığında da insan, yönetilebilir bir “özne” oluyor.

    İnsandan can(lılığ)ın, yani hayatın çekildiğine işaret eden yaşlılık da artık tıbbın konusu. Her ne kadar üzerinde kesin bir anlaşmaya varılmış olmasa da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler (UNO) tarafından yaşlılığın başlangıcı 60 yaş olarak belirlenmiştir. Fakat “Yaşlı kimdir?” sorusuna gelince, verilen cevapların çeşitliliği, birçok konuda olduğu gibi yaşlanmanın da tek boyutlu olmadığını gösteriyor. İnsanın sahip olduğu birçok özellik toplumsal ve kültürel süreçler içerisinde farklı anlamlara işaret edebiliyor. Bir kültürde genç olmakla yaşlı olmak arasındaki fark, biyolojik değişimlerden ibaret kalmıyor. Toplumsal ve kültürel beklentiler ile kişinin içinde bulunduğu yaş, bir tür “konum sağlayacı” ya da kişiye “yerini bildiren” bir kriter oluyor.

    Şifahi toplumlarda yaşlılar, saygıyı en çok hak eden kişilerdi. Zira kültür bir sonraki kuşağa onlar vasıtasıyla aktarılmaktaydı. Bilgelik, gelenek ve mülkiyet hakları yaşlılarda toplanırdı. Bir sonraki kuşak için yaşlılar; artık hükmü kalmamış, zamanı geçmiş bireylerden ibaret değildi. Onların deneyimleri, bir ağacın güçlü kökleri gibiydi, ki ancak o köklerin sağlamlığıyla yeşerip göğe uzanıyordu dallar.

    Sanayileşmeye ve modernleşme ile birlikte değişen dünya ve hayat algısı, yaşlıların toplumsal konumunu kökünden sarstı. Modern toplumlarda yaşlılık, ortalama ömrün uzunluğundaki çarpıcı artış ve yaşla ilgili değerlerde yaşanan kültürel ve toplumsal değişimlerin birleşiminden doğan bir sorun olarak ortaya çıktı. Bu süreçlerle birlikte vurgu, “bilgelik ve gelenekten” ziyade “başarıya” kaymıştı. Başarı ise üretmekle eş değerdir. Oysa, yaşlılılar “erken emekli” olmaktadırlar. İşlevsel açıdan bakıldığında yaşlılar üretemediklerinden, “toplumsallıktan” giderek uzaklaşmaktadırlar. Bu, onları, bir anlamda “görünmez” kılmaktadır. Elbette, sayfiye yerlerinde ya da huzurevlerinde ömürlerinin geri kalan kısmını geçirebilirler; ama spotlar onlara çevrili değildir. Toplumun gözü, genç ve başarılı olanların üzerindedir.

    Öte yandan Avrupa'da, refah devleti olmanın gerekliğini yerine getirebilmek için erken emeklilik düzenlemeleri ve emekli aylıklarının artışı gibi uygulamaları içeren yaşlılara yönelik sosyal politikalar sonucu, toplumun hali hazırda üretmekte olan kesimi, onları bir yük olarak algılamaya başlamıştır. Somut olarak da hesaplanan ve “bağımlılık yükü” olarak adlandırılan bu durumun ilerleyen dönemlerde gelişmiş ülkelerin ekonomilerindeki büyümeyi önemli ölçüde frenleyeceği öngörülmektedir. Fakat, modern zamanda yaşlıları “sorunlu” kılan sebepler, üretim ilişkileri ve ekonomi dairesiyle sınırlı değildir.



    Ölümle irtibatı kesilen modern insanın, gözünün gördüğüyle yetinmesi gerekiyordu. Bu yüzden, insanın içine gömüldüğü gündelik hayatta estetik değerler ön plana çıkmaya başladı. Zaten, sahiplenilen yerin güzelleştirilmesi gayet fıtri bir meyildir; bir şeyi sahiplenmek de öyle. Beden de insanın sahiplendikleri ve üzerinde tasarruf edebileceğine inandıkları arasındadır. Bu çağda, her daim yeni deneyimlere açık, yani üzerinde geçmişin izlerini taşımayan genç bedenler makbuldür. Genç olan başarılı olduğu gibi güzeldir de..

    Sosyologlar tarafından geç 19. yüzyılın ürünü olarak belirtilen gençliğin, 20. ve 21. yüzyılda yıldızı parlamıştır. Tarihçiler, gençliğin izlerini 16. yüzyıla kadar sürebildiklerini iddia eder. Gençliğe ayrılacak zamanın olmadığı yüzyıllarda, bir çocuk göz açıp kapayana kadar yetişkin oluyordu: daha dün sokakta oynarken, ertesi gün dünya evine girilebiliyor; 17 yaşında bir krallık tahtına oturulabiliyor; henüz yaş yirmiye varmamışken beş-altı savaş atlatılmış olabiliyordu.

    Tarihçilerin tespitini kabul edecek olursak “gençliğin”, 16 yüzyıl boyunca göz ardı edilmiş olmasının intikamını aldığını düşünebiliriz. Üstelik bu hareket, kendisi için çok da uygun bir isim bulmuştur: anti-aging. “Yaşlanma karşıtlığı” olarak çevrilebilecek bu terim, insan zihninde savaş, sömürgecilik ve diğer muzır kavramlarla yaşlanmayı aynı kefeye koymaktadır. Sırtını modern tıbbın sarsılmaz temellerine yaslayan özneler, artık yaşlanmayı “ölümcül bir hastalık” olarak tasavvur etmektedir belki de… Oysa ki olan şu: kişisel görünüş ticarileştirilmektedir. Cenneti parselleyip tapusunu dağıtmak ne kadar kabul edilemez ise; yaşlanmayı düşman belletip “genç beden imajını” kutulayıp satışa çıkarmak da o kadar karşı durulması gereken bir haldir. Kişi, bu yolla kendisine yabancılaştırılmakta ve er ya da geç aynada karşılaşacağı görüntüsü bilinçaltına bir kabus olarak işlenmektedir. Merak konusudur: Acaba, Orta çağda, “orta yaş krizi” var mıydı?



    Yaşlı bir dünyada yaşıyoruz. Toplumlar da giderek yaşlanıyor. ABD, Kanada, İngiltere, Almanya ve İtalya, Birleşmiş Milletler tarafından toplumları “yaşlı” olarak sınıflandırılan ülkeler arasında. Çünkü nüfuslarının % 7sinden çoğu 65 yaş üzerinde. 65 yaş üzeri nüfusu %4'ten az olan ‘genç' ülkeler Mısır, Hindistan ve Meksika'dan ibaret. Türkiye, Brezilya ve Güney Afrika ile birlikte “erişkin” toplumlar arasında. Yani nüfusumuzun %4 ile 7si 65 yaş üzerinde. Diğer “erişkin” toplumlu ülkeleri bilmiyoruz; ama Türkiye kendini hala genç sanıyor. Somut açıdan bakıldığında bu yanılgı şuna götürüyor: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yaşlı vatandaşları için sosyal politikalar üretemeyecek kadar rehavet içindedir. Batı'da yaşlılar görünmez, ama –yapılan araştırmalara göre- mutlular; maalesef Türkiye'de yaşlılar giderek görünmezleşecekler ve üstelik mutsuzlaşacaklar. Çünkü bu dünyada cennet, sadece gençlere vaat ediliyor.

    Türkiye gibi kadim kültür mirasçısı bir ülkede anti-aging sektörünün rant sağlaması; “hızlı yaşa, genç öl”, “benim tek referans noktam var, o da kendimdir” gibi narsistik söylemlerin baskın hale gelmesi ve tarihin şahidi olan yaşlıların muteber olduğu sohbet geleneğinin zayıflaması toplumun da bir rehavet içinde olduğunun göstergesidir.

    Elbette ümitvarız; fakat yadsınamaz bir gerçek varsa o da şu ki: “sonsuz bir şimdi”nin peşinde çoğumuz. Bu yüzden, taşıyamıyoruz Hz. İbrahim'in duasını üzerimizde ve belki de bu yüzden yakıyor “gençlik” ateşi hepimizi

  5. #15
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(gençlerimizie kurulan yeni tuzaklar)alıntıdır

    Ülkemizde misyonerlik faaliyetlerinin gün geçtikçe artması, ilk olarak akla şunu getiriyor: Misyonerler çocuklarımızı ve gençlerimizi hıristiyanlaştırmak için çok uygun bir zaman ve zemin bulmuş olmalılar. Öyle olmalı. Zira çocuklarımızın ve gençlerimizin çoğu, toplum tarafından nadasa bırakılmış boş arazi gibiler. Böyle olunca da eli eren, canı isteyen bu verimli topraklara istediği tohumu ekmeye çalışıyor. “Misyoner” kelimesi sözlükte “önemli, özel veya kutsal bir dava için görevlendirilmiş vasıflı, özel kişi” demektir. Yabancı dilden gelme bu sözcük kısaca “görevli” anlamına gelir. “Misyonerlik faaliyetleri” deyiminden ise, müslümanları ve hıristiyan olmayan başka toplumları hıristiyanlaştırmaya yönelik çabalar kastedilir. Misyonerlik faaliyetlerinde yapılan iş basit bir hıristiyanlık propagandasından ibaret değildir. Hatırı sayılır maddi ödüller ve psikolojik baskılarla, umulmadık kanallar ve kişilerle topluma, özellikle de gençlere musallat olurlar. Bu durum ülkemizde de böyledir. Aslında bu faaliyetler yeni başlamış da değildir. Ancak son zamanlarda büyük bir artış göstermesi, meselenin hafife alınmayacak kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. KURT PUSLU HAVAYI SEVER

    Ülkemizde misyonerlik faaliyetlerinin gün geçtikçe artması, ilk olarak akla şu soruyu getiriyor: Misyonerler çocuklarımızı ve gençlerimizi hıristiyanlaştırmak için çok uygun bir zaman ve zemin mi buldular? Bu zaman ve zeminin oluşmasında sosyal ve ekonomik faktörler mi etkili oluyor? Evet, bu faaliyetler günden güne bir örümcek ağı gibi büyüyüp genişlemektedir. Özellikle yurt dışındaki vatandaşlarımızın da bu konudan muzdarip olduklarını biliyoruz. Görünürde ilk önemli sebep, ülkemizde yaşanmakta olan ekonomik kriz denilebilir. İşsiz, yarınlarına umutla bakamayan, yarı aç bir gençliği bir takım ekonomik ödül ve vaadlerle kandırmak kolay olabilir. Ancak bu gerekçe yakın zamanda oluşmuş bir anlık durum değildir. Yani insanların umutsuzluğunu sadece ekonomik sebeplerle izah etmeye çalışmak yeterli değildir. Bir toplumda umutsuzluk tohumları yeşertmek için önce manevi değerleri bastırıp, maddi ihtiyaç ve ihtirasları ön plana çıkararak ortam hazırlamak gerekir. Ülkemizde de modern ekonomik anlayışların maddiyatçı ruhu hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Denilebilir ki, bunda başarılar da elde edilmiştir. Maddiyatçılığı eleştirerek karşı koymaya çalışan pek çok kişi de, yazık ki davalarında samimi olamamış ve başaramamışlardır. GENÇLİĞİMİZİN KALBİ KİMİN? Misyonerler, daha ziyade kaliteli okul veya kolejlerde okuyan evlatlarımıza veya zor ekonomik şartlarda yaşam mücadelesi veren gençlerimize ulaşmaya çalışmakta, önce niyetlerini beyan etmeyerek onlara insancıl görünümlü gayelerle iş ve pırıltılı bir gelecek vaadetmekteler. Peki bu gençlerimizin misyonerlere kanmamaları için gerekli itikadi temelleri var mı? Yazık ki bu soruya evet cevabı vermek mümkün değil. Çocuklarımızın ve gençlerimizin çoğu toplum tarafından nadasa bırakılmış boş arazi gibiler. Böyle olunca da eli eren, canı isteyen bu verimli topraklara istediği tohumu ekmeye çalışıyor. Çünkü inanma ihtiyacı fıtrîdir ve mutlaka giderilmesi gerekir. Misyonerler çabalarından verim alabilecekler mi bilemeyiz. Ancak işin bizi ilgilendiren yanı, doğrudan kendi vazifemiz olan gençlerimizi kimseye kaptırmamak olmalıdır. İş gerçekten bize düşüyor, çünkü küçük bazı istisnaların dışında ciddi bir toplumsal hassasiyet göremiyoruz. Yasalarımız ise misyonerliği suç kabul etmiyor. Resmi makamların sorunu bu denli görmezlikten gelmesinin bir nedeni, Avrupa Birliği’ne girişi hızlandırmak olabilir mi, bilmiyoruz. Avrupa’ya çok hoşgörülü olduğumuzu mu kanıtlamaya çalışmaktayız? Böyle bir ihtimali, yani Avrupa Birliği bizi bir an önce kabul etsin diye gençlerimizin hıristiyanlaştırılmasına göz yumma ihtimalini düşünmek bile utanç verici. TELEVİZYON MU, TELE-MİSYON MU? Konuya ilişkin sebepleri ararken, kendimizi eleştirmekten kaçınmamalıyız. İletişim araçları, özellikle televizyon, kültürel etkileşimde çok önemli bir işleve sahiptir. Daha da ötesi, hemen her kesime hitap edebilen, mesajlarını ustalıkla, sabırla veren çok güçlü bir misyoner gibidir. Yabancı dizilerde melek gibi rahibelere, rahiplere hayran olurken, yerli dizilerde ve haber programlarında halkı kandıran, sömüren, menfaatçi, özü sözü tutarsız bazı hoca veya üfürükçüleri müslüman din adamı olarak tanımakta ve onlardan nefret etmekteyiz. Okuyucularımızın çoğunluğu buna itiraz edebilir. Ama bir de çocukları düşünelim. Diğer yandan dinî bilgi ve şuur vermeye çalışan bazı akıldaneler ise, televizyon kanallarında her gün yeni bir vesvese ile karşımıza çıkarak zihinleri bulandırmakta. Mesela bu yıl boyunca yapılan “erkekler kaç kadınla evlenmeli” tartışmaları artık nefret uyandırmıştır. Çocuklara yönelik çizgi filmler de misyonerlik faaliyetleri için biçilmiş kaftan gibidir. Daha geçen gün sevimli çizgi film kahramanı Pinokyo, boynundaki haç kolyeyi arkadaşlarına dokundurarak büyücünün yapmış olduğu sihri bozdu ve sevgili arkadaşlarını kurtardı. Aldığımız pek çok çocuk kitabı ve dergisinde de dikkatle baktığımızda benzer şeyler görürüz. Diyelim ki yabancı yazarların bu propagandayı yapması doğaldır. Peki bizim yazarlarımızın, senaristlerimizin çoğu neden din adamlarımızı ve dinî değerlerimizi hedef alıyorlar, bunu açıklamak zor iş. İHMALİN BEDELİ Bazı alanlarda Avrupa standardına çıkmakta mahiriz. İyi müzik klipleri yapılıyor, moda üretmekte üstümüze yok, artık konforlu arabalar da yapabiliyoruz. Ancak manevi değerlerimizi diri tutmada ve yeni nesillere sunmada, en azından elimizdekilere sahip çıkmakta inanılmaz derecede beceriksiziz. Bize sunulanlara kızıyoruz, eleştiriyoruz, yine de izliyoruz. Son dönemlerde İslâm adına gençlerimize yeterince güzel örnekler gösteremedik. Onların zihin ve gönül dünyalarını kendi değerlerimize göre inşa edemedik. Müslüman imajı hâlâ olumlu çağrışımlar yapmıyor. Aksine hep kötü, korkutucu mesajlar aldı yavrularımız. “Müslüman, iyi insandır” hükmünü biraz da kendi ellerimizle biz yok ettik. Diğer taraftan tam olarak neyi ifade ettiği anlaşılamayan ve sınırları olabildiğince geniş tutulan “irtica”dan kaçınmak için, acaba çocuk ve gençlerimizin dini eğitimlerini ihmal mi ettik, sorusunun muhatabı da biziz. Bu durumda bizim boş bıraktığımız alanı misyonerlerin doldurmaya çalışmasından tabii ne olabilir? GÜÇ BİZDE, UMUT İÇİMİZDE Yüce Rabbimiz’in, güzel dinimizi kendi koruması altına aldığını biliyoruz. O halde her şeyden önce “eyvah gençler elden gidiyor” paniğinden kurtulmamız gerekiyor. Bize düşen, sabırla, umutsuzluğa düşmeden yeni nesillere dinimizi kendi hayatımızla örnek olarak, sevdirerek anlatmak. İkinci olarak şunu görmeliyiz: Büyük maddi refah yakalamış olmasına rağmen, hıristiyan alemi çok büyük bir manevi çöküntü ve tükeniş yaşıyor. Aile kurumu çöktüğü için nüfusu artmayan, büyük çoğunluğu alkol ve uyuşturucu bağımlısı, her türlü suça meyilli, manevi bağları yok denecek kadar azalmış bir insan kitlesi onlar. Bu misyonerlik faaliyetlerinin siyasi boyutu bir tarafa bırakılırsa, aslında onlar kendilerini kurtarmak için “taze kan” arayışı içerisindeler. Madem dinleri insanlığı barış ve huzura kavuşturacak, önce kendi bünyelerinde bunu sağlasınlar. Biz, vaad ettikleri insan sevgisinin, barışın ne olduğunu daha dün Bosna’da, Kosova’da gördük. Halen dünyanın dört bir yanında görmeye de devam ediyoruz. Evet, gençliği bir suç ve sapıklık makinasına dönüşmüş hıristiyan camiası, geleceklerini kaybetme paniği yaşamaktalar. Uzun yıllardır uyguladıkları “beyin göçü” kurtaramadı. Şimdi bununla yetinmeyip, “kalp göçü”ne talipler. Diğer bir vazifemiz de, misyonerlerden önce çocuklarımıza onların iç yüzünü kendimiz anlatmak. Yavrularımızın ön bilgileri olduğu zaman misyoner faaliyetlerini daha farklı değerlendirebileceklerdir. Böylece misyonerlerin propagandalarının önü, karşıt propaganda ile kesilmiş olur. Kendi dinimizi öğretmenin ve mümkün olduğunca güzel örneklerle yaşatmanın yanı sıra, diğer dinleri de tanıtmak bir direnç oluşturur. Propagandaların arka plânında yer alan diğer sosyal ve siyasal faktörler hakkında da çocuklarımızı onların anlayacağı bir dil ile bilinçlendirmeliyiz. Mesela Haçlı Seferleri’nin ne demek olduğunu, bu savaşların çağa göre maske değiştirdiğini ve nasıl korunacağımızı anlatmalıyız. Bir kez daha hatırlatmak gerekiyor: Bunlar kurumların veya sistemlerin görevidir diyerek pasif davranmak, ancak bize gençlerimizi kaybettirir. Biraz daha duyarlı olalım, gözümüz onların üzerinde olsun. İşte o zaman, bir okyanusun ortasındaki küçük bir adayı binlerce azgın dalga nasıl aşındırıp yok edemiyorsa, derin temelleri, köklü bir geçmişi, rahmanî koruması olan manevi değerlerimizi de kimse yok edemez

  6. #16
    Yasaklı Kullanıcı
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 03.06.06
    Mesajlar: 350
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar(gençlerimizie kurulan yeni tuzaklar)alıntıdır

    kardeş sağol ALLAH razı olsun

  7. #17
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 20.06.06
    Mesajlar: 2.053
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar(gençlerimizie kurulan yeni tuzaklar)alıntıdır

    ablam eline koluna diline sağlık rabbim nurunu daim etsin inş. ne güzel yazı. RABBİM ÇOCUKLARINA VE TALABELERİNE İSLAM IŞIGINDA ŞEHİTLİK VERSİN İNŞALLAH...

  8. #18
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    kalbdenkalbe mesajlar(çarşamba günü öyle bir aya giriyoruzki)

    RECEP AYI ve FAZİLETİ
    Recep ayı, kamerî ayların yedincisi, üç ayların ise başlangıcıdır. Ramazan-ı Şerifin müjdeleyicisidir.
    Recep ayının içinde iki mübarek gece bulunmaktadır. Birincisi, Recep ayının ilk cuma gecesidir.
    Receb ayının ismi, tazim ve hürmet manasına gelen “ra-ce-be” kökünden gelir. Bu ayda tevbe edenlere rahmet saçıldığı ve ibadet edenlerin üzerine nur yağdığı için, bu aya yukarıdan dökülüp akmak manasına gelen “asabb” da denir.
    Bir görüşe göre de Receb cennette bir nehirdir. Bu nehrin suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı, buzdan daha soğuktur. Bu nehirden sadece Receb ayında oruç tutanlar içebilir.
    Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur: "Receb ayı Allah'ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Süyûtî)





    Tasavvuf ehli der ki: "Receb ayı üç kelimeden meydana gelir: “râ›”, “cim” ve “bâ” harfleri. Râ harfi, Allah Teâlâ'nın rahmeti; cim harfi “kulun cürüm ve günahlarI”; bâ harfi ise “Allah Teâlâ'nın iyiliği, ihsanı” manalarına işarettir. Receb kelimesi ile sanki Allah Teala (c.c), “Kulumun günahlarını rahmetim ile iyiliklerimin arasına aldım” demiş olmaktadır!

    Receb ayının yirmi yedinci günü, Cebrail’in (a.s) Rasûlullah’a (s.a.v) ilk defa vahiy ve peygamberlik getirdiği, aynı zamanda Rasûlullah’ın (s.a.v) isrâ ve Mirâc hadisesinin gerçekleştiği gündür.

    Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:

    "Beni iyi dinleyin; Receb ayı, savaş hislerinin duyulmadığı Allah'ın (haram) ayıdır. Kim inanarak ve sevabını sadece Allah'tan bekleyerek Receb ayında bir gün oruç tutarsa Allah Teâlâ'nın en büyük hoşnutluğunu kazanmış olur!" (el-Fetteni, Tezkire)

    Denilir ki: Allah Teâlâ (c.c) yılın aylarını dört ay ile süslemiştir. Şu ayet-i kerime bu hususa işaret eder:

    "Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah'ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin…" (Tevbe 9/36)

    Bu haram ayların üçü peş peşe ve biri de tek başına olup Receb ayıdır.

    Nakledildiğine göre Beytülmakdis'de bir kadın Receb ayında her gün İhlâs suresini okuyarak gününü geçirirdi. Ayrıca bu kadın yine Receb ayında kaba yünden dokunmuş elbise giyerdi. Bir gün kadın hastalandı. Oğluna, vefat ederse giyindiği yün elbise ile kendisini defnetmesini vasiyet etti. Kadın vefat edince, oğlu kendisini daha değerli bir kumaş ile kefenledi. Bir gece annesini rüyasında gördü.

    Kendisine şöyle diyordu:

    “Ben senden razı değilim, çünkü sen benim vasiyetimi yerine getirmedin!”

    Kadının oğlu korku içinde uykudan uyandı ve yün elbisesini aldı, onunla defnetmek için kabrini açtı. Fakat anasını kabir içinde bulamadı ve şaşırıp kaldı. Bu esnada şöyle bir ses işitti: “Receb ayında bize ibadet edeni, tek başına ve yalnız bırakacağımızı mı sanıyordun?”

    Enes b. Mâlik (r.a) Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    "Kim haram aylarda üç gün oruç tutarsa; kişi için dokuz yüz senelik ibadet sevabı yazılır." (İhyâ)

    Enes b. Mâlik (r.a) bu hadis-i şerifi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir:

    “Eğer bu hadis-i şerifi Rasûlullah’tan (s.a.v) işitmediysem şu iki kulağım sağır olsun!

    Rivayet edildiğine göre; Receb ayının ilk cuma günü gecenin üçte biri geçince bütün melekler Receb ayında oruç tutanlar için istiğfar ederler.

    Deylemî, Hazret-i Aişe’den (r.a) şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim:

    “Cenab-ı Hak (c.c) şu dört gecede hayırları yağmur gibi yağdırır:

    - Kurban bayramı gecesi.
    - Ramazan bayramı gecesi.
    - Şaban'ın on beşinci (Berât) gecesi.
    - Receb ayının ilk gecesi." (Deylemî; Firdevsü’l-Ahbâr)

    Yine Deylemî Ebû Ümâme el-Bâhilî’den (r.a) rivayetle Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu nakleder:

    "Şu dört gecede dualar reddedilmez:
    - Receb ayının ilk gecesi.
    - Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berât gecesi.
    - Cuma gecesi.
    - İki bayram (Kurban ve Ramazan bayramları) gecesi." (Deylemî; Firdevsü’l-Ahbâr)

    RECEP ORUCU

    Hz. Peygamber (s.a.v), Receb-i Şerif ayında çok sık oruç tutmuştur. İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: Resulullah (s.a.v) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz, "Gâliba hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak)'' derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz, "(Galiba) hiç tutmayacak'' derdik.'' (Buharî)

    Ebû Hureyre (r.a) Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    "Kim Receb ayının yirmi yedinci günü oruç tutarsa, o kişi için altmış aylık oruç sevabı yazılır." (İhyâ)

    Enes b. Mâlik (r.a) anlatır: Resûlullah’tan (s.a.v) işittim, şöyle demişti:

    “Cennette recep isimli bir nehir vardır. Sütten daha beyaz ve baldan daha tatlıdır. Kim recep ayında bir gün oruç tutarsa Allah (c.c) o kimseye bu nehirden su içirecektir.” (Süyûtî)

    Resûlullah (s.a.v) recep ayında tutulan orucun fazileti hakkında bir diğer hadislerinde ise şöyle buyurmuşlardır:

    “Bir kimsenin recep ayında bir gün oruç tutması, bir senelik oruç tutması gibidir (o denli sevabı vardır). Yedi gün oruç tuttuğunda ise kendisine cehennemin yedi kapısı kapanır. Sekiz gün oruç tuttuğunda da cennetin sekiz kapısı ona açılır. On beş gün oruç tuttuğunda, semadan ona bir münadi, “Geçmişte yaptığın bütün günahların bağışlandı. Kötülüklerin iyiliğe çevrildi. Haydi, yeni ameller işlemeye koyul” der. Kim bu ayda iyilik ve ihsanı artırırsa Allah da ona karşı ihsan ve nimetini artırır.

    Nuh’un (a.s) gemisi recep ayında yüzmeye başladı. Nuh (a.s) bu ayda oruç tuttu ve beraberindekilerinin de tutmasını emretti. Nuh’un (a.s) gemisi muharremin onuna kadar tam altı ay bu halde seyretmeye devam etti.” (Beyhakî)

    RECEP AYINDA KILINACAK NAMAZ

    Resûlullah (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

    “Recep ayında öyle bir gece vardır ki, o geceyi ihya edene yüz senelik ecir ve mükâfat vardır. Bu gece, recebin bitmesinden üç gün önceki gecedir.
    Bu gecede, (her iki rekâtta bir selâm verilerek) on iki rekât namaz kılıp ardından yüz kere ‘Sübhanallah, vel-hamdülillah, vela ilâhe illallahü vallahü ekber’ diye dua eden ve yine yüz kere istiğfarda bulunan, Resûlullah’a (s.a.v) yüz defa salâvat getiren, sonra da kendi nefsi için ister dünyevî ister uhrevî olsun duada bulunan ve oruçlu olarak sabahlayan kimsenin duasını Allah (c.c) kabul eder.” (Beyhakî)

    REGAİB KANDİLİ

    Üç ayların ilki olan Receb’in ilk Cuma gecesi Regaib Kandilidir. Yüce Allah’ın ilâhî ihsan ve manevî hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, samimî kalple Allah’a yönelenlerin affedilmelerinin ümit edilmesi ve müminlerce gönülden arzulanması sebebiyle bu geceye “Regâib” denilmiştir.

    Amellerin hasat edileceği üç ayların bu ilk kandilinde Yüce Mevlâ'dan af ve mağfiret dilenilir, ihsan ve ikram beklenir.

    Bu gece, Hz. Âmine Validemiz'in (r.a) Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) hamileliğini farkettiği gece olduğu için de ayrı bir öneme sahiptir.

    Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesidir. Madde ve mana arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, nefis muhasebesine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Nefis muhasebesi, varlığımızın özünde var olan ve kimliğimizin temelini teşkil eden ahlâkî değerlerimizi kaybetme tehlikesinden bizi uzak tutacak, en emin yoldur. Nefsiyle muhasebesini hakkıyla yapanlar ve iç dünyasına yönelenlerde görülen ilk değişim, bütün kötülükleri reddedip, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın ıstıraplarını yüreklerinde hissetmeleridir.

    İşte Regaib Kandili, sözünü ettiğimiz nefis muhasebesinin yapılması bakımından bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şu halde bu gece hatalarımız varsa onları terketmeli, kötü duygu ve düşüncelerimizi kalplerimizden atmalıyız. Allah ve Resulü’nü bize unutturan şeyleri bir tarafa bırakmalıyız.

    Gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınmalı, birbirimize, anne ve babamıza, yakınlarımıza sevgiyle ve iyilikle yaklaşmalıyız

  9. #19
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 16.06.06
    Mesajlar: 11
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: kalbdenkalbe mesajlar(çarşamba günü öyle bir aya giriyoruzki)

    3 aylar herkese hayırlar getirsin allah ramazan ayına kavuşmayı nasip etsin zerdacım açıklayıcı sunumun için teşekkürler

  10. #20
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 19.07.06
    Mesajlar: 28
    Teşekkür ve Beğeni

    DELİ DEYİP GEÇMEYİN SAKIN...

    SELAMÜN ALEYKÜM;

    ARKADAŞLAR;

    DELİLER(AKLİ DENGESİ YERİNDE OLMAYANLAR)'İN KALP GÖZLERİ AÇIKTIR KARŞISINDAN GELEN KİŞİLERİN HANGİ NİYETLE GELDİĞİNİ BİLİRLER.CENAB-I ALLAH ONLARIN KALP GÖZLERİNİ AÇMIŞTIR.
    BİLHASSA DELİLERLE ALA ETMEK YERİNE ONLARI DAHA ÇOK SEVELİM VE ONLARA İYİ DAVRANALIM.
    ONLAR YENİ DOĞMUŞ ÇOCUKLAR GİBİ TEMİZ VE SAFDIRLAR MELEKLER ONLARA GÖRÜNÜRLER.
    UNTMAYALIM Kİ ONLAR CENAB-I ALLAH'A BİZLERDEN DAHA YAKINDIRLAR.

    EĞER YANLIŞ BİRŞEYLER SÖYLÜYORSAM BENİ LÜTFEN UYARIN KARDEŞLERİM.
    ALLAH'A EMANET OLUN KARDEŞLERİM.

Sayfa 2 Toplam 8 Sayfadan BirinciBirinci 1234 ... SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. İmam Ebu Hanife'nin(r.h) Akidesi
    Konu Sahibi FiSeBiLiLLaH Forum İslam Alimlerimiz - Büyüklerimiz
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 14-04-2011, 14:32
  2. Evrensel mucizeler
    Konu Sahibi bawercan Forum Allah (c.c) Hazretleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 21-07-2010, 22:22
  3. huzunlu bir davus aksami
    Konu Sahibi memili Forum Tanışma Köşesi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 03-02-2009, 02:59
  4. Dunyada TÜRKlere sorulan İlginç Sorular ve tabi cevapları:):)
    Konu Sahibi tufan_78 Forum Fıkra, Mizah Bölümü
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 23-05-2008, 22:34
  5. rabıtanın bırakılması üzerine....
    Konu Sahibi FATMA-ZEHRA Forum Tasavvûf
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 05-01-2008, 16:19

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •