1 den 2´e kadar. Toplam 2 Sayfa bulundu

Konu: Talebeler

  1. #1
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 31.08.08
    Mesajlar: 53

    Talebeler

    TALEBELER


    Yeryüzünün bir köşesinde bir çiçek açtığı zaman, hemen o dakikada, çok uzak olmayan bir yerde böcekler uçar. Böceklerin adresi nasıl ele geçirdiğine kimse akıl erdiremez. Belki bir kısmında koku, bir kısmında ışık rol oynuyordur bu hadiselerin. Ama yapılan laboratuar deneylerinde, koku, ışık, zaman bildirecek ayrıntılar gibi düşünülebilen bütün ipuçları yok edildiği halde, belli bir çiçeğin açtığı dakikada, o çiçeğe ait böceklerin de, ondan bütünüyle habersiz bulundukları yerden, ona doğru uçuşa geçtikleri görülmüştür. Bu tabiat kanununa uygun bir şekilde, Risale-i Nur’ların telif edilmeye başlamasıyla hemen hemen aynı anda, bu eserlere doğru karşı konulmaz bir yöneliş ortaya çıktı. Önce civar köylerdeki, sonra git gide uzak belde ve şehirlerdeki insanlar, yeni yazılan eserleri gün gün takip etmeye başladılar. Artık bundan sonrası, telif edilen her yeni risaleye ulaşmak ve onu başkalarına ulaştırmak için, sonu gelmeyen bir yarıştı. Bu çapta bir ilgi, olağan şartlar altında, serbestçe yayılan ve geniş şekilde tanıtımı yapılan eserler için makul karşılanabilirdi belki; ama o günün imkânsızlıklarına, bir de “eserlerin yayılmaması için” uygulanan takip, baskı ve ceza yöntemleri eklendiğinde, ortaya, görmezlikten gelinemeyecek bir sonuç çıkmaktadır:


    Bu çiçekler açtığı anda ona doğru uçuşa geçen böcekler, kendilerini sadece bir çiçeğin değil, pek çok tehlikenin de kucağına göz göre göre atmakta idiler.


    O insanların iştiyak ve gayretlerini düşünürken, henüz Risale-i Nur Külliyatının mevcut olmadığı bir dönemden söz ettiğimizi dikkatten uzak tutmamalıyız. Ortada, basılmış bir eser olarak, sadece Haşir Risalesi vardı. Geri kalan risaleler, telif edildikçe üçer beşer sayfalık mektuplar halinde elden ele dolaşıyor ve çoğaltılıyordu. Ama o insanlar, bu elyazısı mektupların istikbalde büyük bir inkılâp vücuda getireceğine ve insanlığın dertlerine deva teşkil edeceğine dair büyük bir inançla bu dâvâya gönül veriyorlardı. Bu bahis üzerinde ne kadar durulsa azdır.


    Bu arada, Bediüzzaman da, eserleri etrafında toplanan talebelerin nitelikleri etrafında, bir Risale-i Nur talebesi modeli vücuda getirerek, istikbalde gelecek talebelerin önüne bir nümune olarak koymuştur. Barla Lâhikasının takdiminde, Bediüzzaman, Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin şahıslarında, Risale-i Nur talebesinin üç özelliğini tasvir etmektedir:



    Bu iki zat hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hassası [özelliği] var ki, bu iki zat üçünde de birinciliği kazanmışlar.


    Birinci hassa: Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar [sahip çıkıyorlar]. Bir Söz yazılsa, ken*dileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Adeta ceset*leri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir [mirasçılardır].


    İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye [hayat gayeleri] içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiye*sinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin [doğal görevlerinin] en mühimi, hakaik-i imaniyeye [iman hakikatlerine] hiz*met olduğunu telâkkileridir.


    Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden [Kur’ân’ın kutsal eczanesinden] aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sure**tinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan [kuşku ve kuruntulardan] hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetme*leridir.




    Sayılan özellikler, aslında, üçüncü maddede ele alacağımız hareketin niteliklerini de şekillendirmektedirler. En başta, “Risale-i Nur’a kendi malı gibi sahip çıkmak” şeklindeki tanım, Bediüzzaman’ın, talebelerini, kendisinin olmayacağı bir zamana hazırladığını açıkça gösteriyor. Birgün gelecek, belki de o gün pek yakında gelecek, Bediüzzaman da, her fâni gibi bu dünyadaki hayatını bitirip aramızdan ayrılacaktır. İşte, Risale-i Nur talebesi, “Risale-i Nur’a kendi malı gibi sahip çıkmak” suretiyle, başından beri bu sonuca hazırlanmıştır.


    İkinci özellik, bir Risale-i Nur talebesine, bir hayat gayesini, uğrunda pek çok ömürlerin rahatlıkla ve pişmanlık duymadan feda edileceği bir ideali gösteriyordu. İnsanların büyük çoğunluğu, bir geçim teminini hayat gayesi olarak yeterli görürken, Nur talebeleri, bu kadar verimsiz ve gelip geçici bir meşgaleyle oyalanamazdı. Bir elinde Kur’ân’ı, diğer elinde kâinatı tutan bu eserler, Kur’ân’ın muhatabı ve kâinatın en üstün varlığı olan insana, fâni bir hayattan çok daha ileri seviyede hedefler gösteriyordu. Bunu yaparken de, insanın damarlarına işleyen ve onun bütün varlığını etkileyen bir üslûpla insana hitap ettiği için, Risale-i Nur’u eline alan, “Artık birşey için yaşadığımı zannediyorum” diyebiliyordu. Bediüzzaman da, Barla yıllarından itibaren, talebelerine her fırsatta bu hizmetin bir iman hizmeti olduğu dersini tekrarlamış, “En mühim vazife imana hizmettir; iman saadet-i ebediyenin anahtarıdır” diyerek, onların başka şeylerle mesailerini dağıtmalarına fırsat vermemiştir. Şu kadar var ki, iman hizmeti, sosyal veya siyasal olaylar gibi dikkatleri üzerinde toplayan bir hizmet değildir. Gerçi bir insanın kalbine iman nurunun girmesi, bir gönülde Allah aşkının filizlenmesi, bir dünyanın kurulmasından veya kurtulmasından daha geride bir iş değildir; fakat böyle hadiselerin biri değil, bin tanesi bir araya gelse, bir gazete haberi bile etmez! Lâkin Risale-i Nur talebeleri, manşetlere çıkmaya değil, gönüllere girmeye çalışan fedailerdir; onlar, tıpkı arkasında bıraktığı bir avuçluk balın dünya üzerinde nasıl bir ağırlık teşkil edeceğini düşünmeksizin görevini yapan balarısı gibi, kendilerine gösterilen hedefe doğru koşarlar ve uçarlar. Onlara bu hedefi gösteren ise, yaratılışları, yetenekleri, bir de kendilerine Kur’ân ve kâinatı bir arada okutan Risale-i Nur’dan aldıkları dersleridir.


    Bediüzzaman’ın, örnek bir Risale-i Nur talebesine ait özellikler arasında saydığı üçüncü vasıf, Risale-i Nur hizmetine rengini veren bir esas üzerine bina edilmiştir. Barla yıllarından itibaren çeşitli zamanlarda telif ettiği risalelerinde, Bediüzzaman, bu esası, “şefkat” olarak tanımlamaktadır. Bu da Risale-i Nur’un genel yapısından beklenebilecek bir sonuçtur; çünkü bu eserlerin bulunduğu yerden bakıldığında, kâinatı baştan başa rahmete boyanmış halde görmemek imkânsızdır. Bu bakış açısı, doğal olarak, gerek Müellifte, gerekse bu eserleri okuyanlarda, bir hayat felsefesi halinde yerleşmiş ve onların hayat tarzlarında belirleyici unsur haline gelmiştir. Ancak, baştan başa rahmetle boyanmış bir kâinatta, kâinatın en üstün eseri insanı yoldan çıkarmak ve ebedî bir saadetten yoksun bırakmak için şeytan ve izcileri tarafından serilen tuzaklar da, özellike zamanımızda, saymakla tükenecek gibi değildir. Hergün nice insanların ömürleri, bu tuzakların peşine takılmış bir şekilde, nice meşgaleler ve eğlencelerle tükenir, gider. Ve hergün, nice insanların ömürleri, hiç umulmadık bir zamanda ve hiç istenmeyecek bir şekilde noktalanıverir. İşte o an, yıllar boyu bastırılmış acıların, uyuşturulmuş ıztırapların birden bire uyanıp bütün şiddetiyle yaşandığı, bir insan ömrünün bir büyük pişmanlıkla sonuçlandığı andır. Ebedî bir âlemde ebedî bir mutluluğu kazanmak için bu dünyaya gönderilen insan, nice Boğaz villalarını, nice saltanatları, nice dünya egemenliklerini gölgede bırakacak bir mülk ve saltanat fırsatını eliyle itmiş, daha da kötüsü, kendisini Yer ve Gökler Rabbine dost yapacak nice imkânları hebâ ederek bunların yerine kendisini ebedî bir felâketin kucağına atmıştır.


    Hergün nice hayatların böyle pişmanlıklar içinde noktalanışını bizim görmemize yine hayatın meşgaleleri ve eğlenceleri engel olur. Burada, gaflet perdelerinin tümünü birden delip geçecek keskin bir bakışa ihtiyaç vardır ki, hebâ olan şeyin bir insan ömrü olduğunu, bir insan ömrünün de bir kâinat demek olduğunu görsün, hissetsin ve bilfiil yaşasın. Güz mevsiminde solan çiçeklerin ve ölen böceklerin acısını onlarla beraber insana yaşatan bir yaklaşım, bir insanın yaşadığı ebedî felâketin şiddetini de doğru bir şekilde ölçülmesine imkân verecek bir yaklaşımdır. Bir başka Risale-i Nur talebesi, Zübeyir Gündüzalp, böyle bir durumda hissedilmesi gereken şeyi, bir cümle ile özetler: “Teessür ve ıztırap karşısında kalpten bir parça kopsaydı, “Bir genç dinsiz olmuş” haberi karşısında, o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.”


    Başka bir insana ait bir haberin bir kalbi zerrelerine kadar parçalayabilmesi için, çok yüksek yoğunlukta bir şefkate ihtiyaç vardır. Nitekim Bediüzzaman da Risale-i Nur talebesinin üçüncü önemli özelliği olarak şefkat vasfını sayar. İnsanları ciddî bir şekilde etkisi altına alan inkâr cereyanları, imanları yaralayan ve iman sahiplerini ebedî tehlikelerin kucağına atan saldırılar, tereddütler, şüpheler, vehimler, kuruntular karşısında, başkalarının derdini kendisine dert edinmiş bir Nur talebesinin yapacağı tek birşey vardır: yardıma koşmak, dertlilere devâ ulaştırmak, inkâr ve gaflet içinde bunalan dünyaları Kur’ân’ın nuruyla aydınlatmak, imanları kurtarmak—Nur talebesinin bütün gayreti budur; bu gayret de, yüksek bir derecedeki şefkatin sonucu olarak, son derece yüksek bir dereceye ulaşmış ve bir iştiyak halini almıştır. Böyle bir iştiyak derecesine ulaşan bir hizmet, artık ne bir hobi seviyesinde kalır, ne de kerhen yerine getirilecek bir yükümlülük olur. O, kuşun uçuşu, balığın yüzüşü, arının bal yapışıdır. Bir Risale-i Nur talebesi için o kadar doğal bir faaliyettir bu hizmet; lezzeti de, ücreti de kendi içindedir.




    Bir Risale-i Nur talebesinin başta gelen özellikleri arasında Bediüzzaman’ın saydığı bir başka özellik de, onların “fazilet naşirleri” olmalarıdır. Risale-i Nur, zaten, Kur’ân’ın irşadını takip ederek, insana, kâinattaki güzellikleri görmeye programlanan bir bakış açısı kazandırmıştır. Bu eserler baştan başa bir Esmâ-i Hüsnâ, yani, Güzel İsimlerin şerhidir. Çiçekte, böcekte, dağda, yıldızda güzelliği bulup çıkaran bir mü’min bakışı, insana baktığında, herhalde çok daha yoğunlaşmış bir güzellik yumağıyla karşılaşacak, iman sahibi bir insanda, özellikle iman hizmetinde bulunan bir mü’minde ise, bu gözlemleri çok daha fazla yoğunlaşacaktır. Risale-i Nur Müellifinin mektuplarında böyle bir yoğunlaşma bütün açıklığıyla görülmektedir. Onun talebelerinden beklediği de bundan başkası değildir. “Sakın birbirinize karşı tenkit kapısını açmayınız,” der Barla mektuplarından birinde. “Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdetâ, herbiriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz.” Bediüzzaman, bilâhare telif ettiği İhlâs Risalesinde, bu hususu “kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmek” şeklinde, bir hizmet prensibi olarak formülleştirecektir.


    Üstadlarından gelecek her satırın yolunu dört gözle bekleyen insanlarda, bu satırlar da etkisini göstermekte gecikmiyordu. Bediüzzaman’ın bir Nur talebesi modeli olarak gösterdiği ve “büyük bir âlim” vasfıyla andığı Sabri Efendi, kendisiyle beraber model olarak gösterilen diğer Nur talebesi Hulûsi Beye baktığında, zekî ve âlimâne sualleriyle birçok risalenin telifine vesile olan bir zat görüyor ve bu konudaki duygularını da nezaketin, hürmetin, ve nicedir özlemini çektiğimiz bir Osmanlı beyefendisine yaraşır kibarlığın timsali olan şu satırlarıyla dile getiriyordu:


    Kur'ân-ı Azîmüşşânın, ne derecelerde zengin bir hazine-i rahmet-i İlâhiye bulunduğu vâreste-i arz olup, o hazine-i kudsiyenin muhtevi bulunduğu envâ-ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesile bizim gibi muhtaç olanlara da verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserisinde tam bir muharriklik vazifesini deruhte eden Üstad-ı Sâni Hulûsi Beyefendimi, teşbih ve tabiri caiz*se, saatçilerde bulunan yıldızvâri sekiz-on ağızlı saat anahtarlarına benzeti*yorum ki, o müteaddit ağızlı anahtar, âlemde mevcut her saati tahrik eder, işletir. Mümâileyh beyefendim de, aynen o halde olup, emsâli görülmemiş ve duyulmamış birçok mesâil-i mühimme-i hakikiyeyi Hazret-i Kur'ân ve dellâl-ı Kur'ân'dan istiyor.

  2. #2
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 31.08.08
    Mesajlar: 53

    Bediüzzaman’ın öz kardeşi Abdülmecid Efendi ise, “Azizin azizi, Hazret-i Seydanın muhterem tilmizi,” sözleriyle hitap ediyordu Nurun Birinci Talebesine. “Sizden gelen mektuplar saf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından, okuyanlara ışık veriyor.”


    Sabri Efendinin ifadelerini cevaplandırırken, Hulûsi Bey de ondaki tevazu sıfatını gözden kaçırmıyordu:


    Bana liyâkatimin çok fevkinde hüsn-ü zan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazı Sabri kardeş, bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müf*lis, ümmet-i Muhammed'den (a.s.m.) bir abdim. Dualarınıza çok muh*tacım.


    Sabri Efendinin özelliği, diğer Nur talebeleri tarafından da teşhis edilen ve onun “mütevazı Sabri” olarak anılmasına yol açan bir vasıftı. Ahmed Hüsrev de (Altınbaşak) onu böylece anıyor, diğer Nur talebelerinden söz ederken de, Üstadının yaptığı gibi, onların belirgin faziletlerini birer sıfat olarak adlarının yanına ekliyordu:


    Her hususta sitayişe lâyık Hulûsi, ona refik olacak bir kabiliyette bulunan mütevazı Sabri, hizmet ve gayretleriyle sadıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa.


    Hulûsi Bey ise, Ahmed Hüsrev’in faziletleri arasında “Kur’ân hizmetini dünyevî ve maddî menfaate sarahaten tercih edişini” açıkça görmekte ve “Cenab-ı Hak böyle Hüsrev’lerin adedini çoğaltsın ve daim arttırsın” niyazında bulunmaktaydı.




    Risale-i Nur talebelerinin gerek birbirleriyle, gerek Üstadları ve Risale-i Nur ile ilişkileri dikkate alındığında, onların en ziyade dikkati çeken özellikleri arasında, ihlâs, muhabbet ve tesanüt unsurlarını da ihmal etmemek gerekiyor. Barla’daki ikametinden hemen sonra ihlâs üzerine bir risale telif eden ve bu risalenin Nur talebeleri tarafından her on beş günde bir okunmasını tavsiye eden Bediüzzaman, mektuplarında da hemen hemen her vesile ile ihlâs üzerinde durmuş ve bunu, iman derslerinin hayatî bir parçası haline getirmiştir. Risale-i Nur Müellifinin talebelerine verdiği iman dersinde, “birşeyi sadece Allah için yapmak, onun sonucuna hiçbir surette karışmamak, Allah’ın rızasından başka maddî veya manevî, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık beklemeksizin Kur’ân ve iman hizmetinde bulunmak” şeklinde bir prensip egemendir.


    Eğer Allah’ın rızasından başka herhangi bir amaç, bir hizmetin yerine getirilmesine neden olursa, bu “illet” tanımına girer ki, o hizmetin manevî niteliğini bütünüyle kaybetmesine yol açar. Sonunda insan, bir işi kimin rızası için yaptıysa ücretini de ondan istemek gibi bir sonuçla karşı karşıya kalır ki, bu da manevî bir iflâstan başka birşey değildir.


    Bunun daha aşağısında, “müreccih” olarak tanımlanabilecek nedenler vardır ki, bunlar çeşitli seçenekler arasında alkışın, şöhretin, yahut başkaca bir maddî veya manevî menfaatin söz konusu olduğu tarafa doğru insanın tercihini yönelten unsurlardır. Böyle bir unsur, bir hizmeti belki bütünüyle iptal etmez, ama ihlâsı da pek sağlam bırakmaz.


    Bunun da ötesinde belki bir teşvik söz konusu olabilir ve bu da pek çoğumuzun gözünde mâsum birşeydir ve riya ile, gösterişle ilgisi yoktur. Ancak, Bediüzzaman’ın ihlâs tanımında, Allah’ın rızasından başka herhangi bir müşevvik, yani bir teşvik edici unsur, ne kadar mâsum da olsa, en azından hizmetin saflığını bozmaya aday birşey demektir:


    Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer O yar ise, herşey yardır. Eğer O yar değilse, bütün dün*ya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle amel-i uhrevîde [âhirete ait işlerde] illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kı*rar. Eğer müşevvik ise saffetini izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet ola*rak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, “Bana arkamdan hayırla yad edilmeyi nasip et” [Kur’ân, 264] buna işarettir.



    İman dersleri bir yandan Allah’ın rızasına hiçbir şeyi ortak etmemeyi insanlara öğretirken, bir yandan da o imanın insanlar üzerindeki eserlerini ortaya çıkarıyordu. Bu dersin talebeleri şan, şöhret, alkış ve çıkardan kaçıyorlardı; fakat bu anlayış, onları birbirlerinin faziletlerini yaymaktan da alıkoymuyordu. Alkıştan kaçmak ve alkışlamak birbirine ters davranışlar gibi görünse de, “fazilet” sözcüğü, sanırız, aradaki farkı ortaya çıkarmaya yetecektir. Bu, insanların birbirlerine övgü yağdırmasından çok ötede, aynı kaynaktan feyiz alan kimselerin, bütün faziletlerin kaynağı olan Allah imanın eserini tıpkı göklerde, yerde, çiçeklerde, kelebeklerde seyredercesine, birbirlerinin üzerinde seyretmeleri, bulup çıkarmaları ve âleme neşretmeleri anlamını taşıyordu. Bu işin temelinde de, gözden asla uzak tutulmaması gereken bir değer vardı:[/SIZE][/COLOR]

İşaretlemeler

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •