Sayfa 3 Toplam 7 Sayfadan BirinciBirinci 12345 ... SonuncuSonuncu
21 den 30´e kadar. Toplam 62 Sayfa bulundu

Konu: Necip FAZILDAN...

  1. #21
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1

    Kendisinden başka hiçbir tarafa gönül ve kafa nisbeti kabul etmediğimiz bu yol, Peygamberler Peygamberinin kum tepelerine çizip yanlarına çapraz hatlar çektiği düz yolun ta kendisidir. Ve adı «gerçek İslâmiyet»tir.

    «Kurtuluş Fırkası» diye isimlendirilen bu yolun çapraz çizgileriyle «Akıncı Güç»ün hiçbir ilişkisi olamaz. Bu çapraz yollar günümüzün küfür nirengi noktası olan malűm partilere karşı olsalar da, hiç birinde kendi ruhumuzun tümüyle tercümanı olmak kıymet ve haysiyetini görmediğimizi ilân ve beyan ederiz.

    Hangi birlik ve topluluktan olduğumuzu göstermenin arefe günündeyiz.

    Hareketimiz geliş yolunu tıkamak değil, geliş yolunu tıkayan ve karartan yolları tıkamak noktasında... Kısaca PAZARLIKSIZ OLARAK KİM ALLAH VE RESŰLU DİYORSA BİZ ONDAN, O DA BİZDENDİR. Ve kim yolumuzu en şaşmaz ve tâviz vermez istikamet bilgisiyle gösteriyorsa liderimiz odur.

  2. #22
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1

    Hareketimiz geliş yolunu tıkamak değil, geliş yolunu tıkayan ve karartan yolları tıkamak noktasında... Kısaca PAZARLIKSIZ OLARAK KİM ALLAH VE RESŰLU DİYORSA BİZ ONDAN, O DA BİZDENDİR. Ve kim yolumuzu en şaşmaz ve tâviz vermez istikamet bilgisiyle gösteriyorsa liderimiz odur.

  3. #23
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1



    ÜSTAD’IN DİLİ (*)
    Selim Gürselgil
    “Mesele konuşan her insan, hemen takdir eder ki, bugün Müslümanların muhtaç oldukları ve sahiblenecekleri dil, Üstad’ın dilidir. Bu dilin, mevzulara has teknik ifadesi. Ne arkaik dil, ne uydurukça!”
    (*)
    Facia, Cumhuriyetin ilk yıllarında kopar, kısa bir zaman içinde de ne korkunç bir abes belirttiği anlaşılır ve hızı kesilir. Kısaca evin, sokağın ve pazarın, okumuşun, okumamışın ve köylünün bilmediği dil Türkçe sayılamaz.
    Üstad Necip Fazıl’ın her alanda olduğu gibi, “dil üzerine” de ortak şuur olması gereken fikirleri, camiamızca hâlâ el değmemiş bir alacakaranlıkta bulunuyor:
    “Bir millete yapılabilecek en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır. Dil, ufak tefek aşılar kabul etse de, bir uzviyetten olanca kanın çekilip yerine başka bir kanın ikamesini intihar sayar. Nitekim bizdeki Dil Kurumu –şimdi kapandı- adlı ruh mezbahasının yaptığı iş, makasla kesercesine nesil kopuntuları meydana getirmekten başka bir şey olmamıştır.”
    “Bütün İslâm büyüklerince kabul edilmiş bir gerçektir ki, Hazret-i Ali, insanoğlunun en büyük lisanı olan Arapça’da mânâların kahramanı olduğu gibi, bir lisanın iskeleti demek olan gramer ilminin de kurucusudur.”
    “Osmanlıca diye ayrı bir lisan yoktur. Lazca, Çerkezce, Arnavutça gibi ayrı bir dil. Osmanlıca tek ve kısa hecelerden örülü ve mücerred mefhumlara yabancı bir lisan çarşafı üzerine Arap ve Fars mânâ meyvelerinin silkelenmesinden meydana gelmiş gerçek Türkçedir. Bu meyveleri dil çarşafından ayıklayıp atacak olursanız, meydana gelecek lisan, içinde hiçbir gıda cevheri bulunmaz bir küsbe olur. Ve böyle bir lisanın milleti her türlü fikir ve idrak cehdine uzak bir sürü olmaya mahkûm...”
    Milletimiz, düşünce kabiliyetini İslâmiyetten almıştır.”
    “Şimdi ‘sebep’ yerine ‘neden’ kelimesi kullanmaktaki saçmalığa bir laboratuvar tecrübesi ile misal verelim. Osmanlıca dedikleri veya diyecekleri bir cümle:
    - Bais oldukları uydurma dil belâsının öz âmili gizli bir saik belirtirken bu müessiri anlamamaktaki sebep nedir?
    İşte onların Türkçesine tercümesi:
    - (Neden) oldukları uydurma dil belâsının öz (neden)i gizli bir (neden) belirtirken, bu (neden)i anlamamaktaki (neden) nedir?
    Ayrıca ‘Müsebbib’e ‘Nedenci’ ve ‘Sebebiyet’e ‘Nedenlik’ demek gerekiyor.
    ... diyebilen bir kişi, en aziz ve basit halk mefhumlarını baltalamakta, akıldan yana budala, histen yana odun, insaftan yana vahşi, milliyetten yana piç (çıkarılmış!), insandan başka her şeydir.”
    “Dil vatandır ve ortalık vatan hainleriyle doldurulmaktadır.”
    “Maraz içten gelmemiş; plânlı bir şekilde Moskoftan, Yahudiden, Yahudi maşası dönmeden ve ‘Dilaçar’ markalı Ermeniden gelmiştir. Düşünün ki, dilimizi Ermeni açıyor ve “Dilmen” isimli dönme temsil ediyor!
    Nihayet her kıymetin iflas belirttiği günümüzde, Ecevit modeli bir mektep ve kültür kaçağının elinde bayraklaşma ve hükümetleşme.
    Suikastin endüstri merkezi, kurucusunun gayesinden ayrı olarak içimizde “Ermeni Taşnaksiyon Komitesi” rolünü oynayan Türk Dil Kurumu.”
    “Gerçek bir kurtuluş hamlesinin, bu vatanda, ağzı taşlarla örtülü bir kuyu gibi kapatmakla mükellef olduğu ilk dernek, Türk Dil Kurumu’dur.”
    “Aslında ‘akademik’ ve kitaplık bir bahis olduğu halde, günümüz insanlarını birbirini tanıyamaz ve maksatlarını anlatamaz hale getiren ve bu bakımdan ‘aktüalite’lerin en feci çehresini taşıyan ve silip süpürdüğü mücerret düşünce ölçüsüyle bütün belâlıların önünde gelen dil faciamızı küçük fıkralar çapında ele aldık.”
    “Filozof, ‘madem ki düşünüyorum, demek varım!’ diyor. Düşünce aleti dil olduğuna göre, bize de ‘madem ki dilimi tutturamıyorum, demek yokum’ demek düşüyor.”
    “Edebiyatımıza bakalım:
    Tevfik Fikret’ler ve Halid Ziya’lar elinde Arap ve İranlı’ya taş çıkartıcı ağdalı ve yamalı dil, nihayet posa şairi ve Türkçülük davulcusu Mehmet Emin ve peşinden hikâye ve romanda ilk keyfiyet habercisi Ömer Seyfeddin ve Refik Halid gibi kalemlere geçerek ‘Hececiler’ adlı devşirmelerle yürütülür ve sade dil cereyanı temelleşmeye başlar.
    Benim neslim, (3-5 yaş farklarla Ahmed Hamdi, Ahmed Kudsî, Peyami Safa, Ahmed Muhip, Cahit Sıtkı, Sait Faik nesli), işte bu cereyanın ilk cevhersiz örnekleri arasında ilk keyfiyet getiricileri.”
    “Neticede bütün bu oluşlar, hiçbir surette uydurma dil ihtiyacına yol açmaz, böyle bir abesi hayal ettirmez ve her tabakasiyle halk ağzına, ev ve sokak diline uymaktan ve Enderun lehçesi özenti ve yapmacıklara uzak kalmaktan başka bir şey düşünmez. Tabiî ve samimî olmayı hedef tutar.
    Facia, Cumhuriyetin ilk yıllarında kopar, kısa bir zaman içinde de ne korkunç bir abes belirttiği anlaşılır ve hızı kesilir.”
    “Kısaca evin, sokağın ve pazarın, okumuşun, okumamışın ve köylünün bilmediği dil Türkçe sayılamaz.
    Ecevit yapısında insanlara
    ‘ânı’ kelimesinin anırmaktan beter olduğunu anlatamazsınız!
    Yeni daima girebilir, fakat yerleşmiş eski kovulamaz! Eğer gaye millî ruhu törpülemek ve fikir yivlerini silmekse o başka! Ve işte bugünkü hâl!”
    “Bugünkü siyasî tefekkür zeminimiz, bir türlü tam akordunu bulamayan bir curcuna ifadesi içindedir. Devamlı bir ‘kakafoni’ çığlığı yükselmekte ve hiçbir fert bağlı olduğu esası petekleştirememektedir. Orkestra şefleri istedikleri kadar değneklerini nota sehpasına vursun; onların nisbetleri merkezinde düğümleyici bir nota yoktur önlerinde... Aralarında selim hisle davrananları olabilir; geriye kalanlar ise ‘kakafoni’ye tempo tutmaktan gayrı bir işe yaramaz.
    Bunlar sadece fikir nağmelerinin cahili olmakla kalmazlar; mücerret seslerin öz mânâlarına da kıyarlar.”
    (15 Ocak 2004, Vakit Kültür-Sanat)
    (*Salih Mirzabeyoğlu’nun “Dil ve Anlayış” isimli eseri
    * Burak Türker imzâsıyla...
    "Fikrin F'si" İsimli Eserden...

  4. #24
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1



    FİKRİN F’Sİ
    Selim Gürselgil

    ELİF: GÜNDEM BÜYÜK DOĞU


    ÜSTAD’IN ÇOCUKLUĞU (*)Üstad, Çemberlitaş’ta, Sultanahmet’e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta doğdu.
    Büyük babası İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisliği’nden emekli, Maraşlı Kısakürekzade Hilmi Efendi; Abdülhamid’e atılan bomba hadisesinin tarihi muhakemesini yapmış zat. O devrin parasıyla, emekli aylığı olarak 80 altun alıyor.
    Aşçı ve yamakları, birçok uşak, dadı, kadın hizmetçi, zenci köle, arabacı ve birer fayton kupa arabasıyla Şahin ve Mazlum isimli kestane dorusu iki pırıl pırıl at.
    Bu konakta; büyüklerin, çocuklar yedikten sonra sofraya oturduğu zamanlarda da, Necip Fazıl, hem küçüklerin, hem büyüklerin sofrasında baş köşededir. Konak halkını suspus hizaya getiren büyük babası tarafından, ona izin sonsuz. İsterse avaz avaz haykırabilir, büyük babasını dahi susturabilir.
    Anlaşılıyor ki, bu konağın ruhu Hilmi Efendi, onun ruhu da Necip Fazıl’dır. Çünkü onun biricik oğlunun biricik oğludur. Babadan oğula, içinde yaşattığı soy idealinin onca en mükemmel nümûnesidir.
    Torununun sağ kolunu açar ve orada gördüğü “ben”i, kendi babasınınkine benzetir ve öper; torununun elinin parmaklarını kendi el ayalarına yerleştirir ve mafsal yerlerindeki kırışıklıkları tıpkı kendi babasınınkilere eş bularak öper, öper.
    Babasının ismi Ahmed Necib’dir. Torununa da o ismi verir.
    Zekasına gelince; bu noktadan mes’uddur. Her vesileyle haykırır:
    - Gel benim akl-ı evvel (akılda birinci) torunum!
    “Üstad’ın Doğumu”
    Torunlarının “Cici Anne!” diye hitab ettiği Üstad’ın büyük annesi, Hilmi Efendi’nin zevcesi Zafer Hanım, şanlı bir İstanbul hanımefendisidir. Eski Haleb Valisi, Hariciye Müsteşarı, Zabtiye Nazırı Salim Paşa’nın kızı.
    Yavuz Sultan Selim devrinde Maraş’ta hükümet süren ve Osmanoğulları’ndan daha eski bir familya olan Zülkadir Oğulları’na bağlı Kısakürek’ler kolu. İçlerinde birçok büyük din adamı bulunan Kısakürek oğullarının son vardığı halka, Mevlânâ Bektut Hazretleri, Zülkadiroğlu’dur. Hilmi Efendi de Mevlânâ Bektut’tan gelen kolun daima babadan oğula, ana dalı üstünde.
    Çocukluğunda, Hilmi Efendi’nin biricik oğlu sıfatiyle hayale sığmaz haşarılıkların kahramanı ve “Deli Fazıl” lakablı babası saldırganlıkta o hale gelmiş ki, nihayet aile dostları içinde hikmet sahibleri:
    - Kanı bir yanardağ gibi kaynayan bu çocuğu kurtarmak için, demişler; hemen tezinden, bu küçük yaşında evlendirmekten başka çare yok!..
    Ve başlamışlar kendilerine denk ailelerden kız istemeye.
    Aksaray’daki fakir evin önünde mükellef bir konak arabası durur. Kızı kaptıkları gibi konağa götürürler.
    Necip Fazıl, halasının gelinlik odası diye süslenen, yaldızlı çıtaların çerçevelediği siyah kadife tavanlı salonda doğar.
    O kadar cılız ve çelimsizdir ki, doktor, sağ elinin şehadet parmağıyla orta parmağını çenesinin altına geçirip, onu mangal maşası gibi tutar ve bu vaziyette yıkar.
    Haline bakanlar:
    - Yaşamaz bu çocuk! derler.
    Tarih: 26 Mayıs 1320-1904 Rebiülevvel.
    “Akl-ı Evvel Torun”
    İki yaşında, Sarıyer’deki köşkün üst katında, beşikten yuvarlandığını ve en önde “Büyük Baba”, bütün ev halkının patpat, merdivenlere koştuğunu hatırlar Üstad.
    Annesine büyüklüğünde bu hatırasını anlattığı zaman gözleri dehşetle açılmış annesi:
    - Hayret! Tamamiyle doğru! Bütün köşk birbirine girmişti. Nasıl da hatırlayabiliyorsun?
    Üstad ilâve eder:
    - Köşkün arkasında, bahçe tarafında, çamaşırlık bir yer vardı. Rafında da bir tabak içinde beyaz bir madde. Duvara dayalı merdivenlerden çıkıp kaymak sandığım o maddeden yemeğe başladım. Meğer kireç kaymağı değil miymiş? Yine bütün köşk birbirine girmişti.
    - Evet, evet, der annesi; olur şey değil, sendeki hafıza!
    Alnında, 60 küsur yaşında hâlâ, o günlerin hatırası, sirkeye batırılmış soğuk bezler hissetmektedir Üstad.
    Büyük babası ona en küçük yaşlarda okuyup yazmayı öğretir. Dört-beş yaşlarında, o zamanın ağdalı diliyle günlük gazeteleri, su gibi okuyup, anlar, hattâ anlatır.
    Hilmi Efendi kitab odasında bir sedirde. Sedire çömelmiş, gözlüğü önünde, dırıltılı bir şarkı söyler gibi Fuzûli Divanı’nı okuyor, Necip Fazıl da odaya girip yanına sokuluyor. Onu kürkünün içine alıp öpüyor Hilmi Efendi ve sonra bir kâğıt çıkarıp üstüne birtakım yazılar yazdırıyor ve:
    - Yaz bakalım şuraya; diyor, büyük babanın ismini yaz!
    Özene bezene, kağıda bir “Hilmi” konduruyor, “Akl-ı Evvel Torun”. Fakat sonundaki “ye” harfi biraz çarpık oluyor; bunu beğenmiyor, “Büyük Baba”, duruşundaki tereddüdü anlıyor ve gülümseyerek ne yapacağına bakıyor, “ye” harfinin kuyruğundan imza çizgisi gibi bir şey çekip, düzeltiyor, yine “Akl-ı Evvel Torun” ve kağıdı uzatıyor. Torununun çirkinliği sezişi ve düzeltişi o kadar hoşuna gidiyor ki, “Büyük Baba”nın, onu göğsüne basıyor ve iftihar gözyaşları döküyor. Ve soruyor, “Akl-ı Evvel Torun”:
    - Büyükbaba, Hazret-i Peygamber mi daha kuvvetliydi, Hazret-i Ali mi?
    Beş-altı yaşındaki çocuk saffetinin içinden fışkıran bu sual, Hilmi Efendi’ye hem çocuklara, hem de büyüklere verilebilecek cevabların en güzelini verdiriyor:
    - O kimseyle ölçülmez, O’nda Peygamber kuvveti vardı!

    (3-9 Ocak 2003, Cuma-Hikmet)

    * “Sedat Gürsel” imzası ve “Akl-ı Evvel Torun” başlığıyla...
    Kaynak: Fikrin F'si, Gaye Genç Adam Yayınları, s. 7-9

  5. #25
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1



    FİKRİN F’Sİ
    Selim Gürselgil

    ELİF: GÜNDEM BÜYÜK DOĞU

    ŞAİR NAMZEDİ (*)
    Bütün bu hayallerin gerisinde artık uzaklarda, çok uzaklarda, Anadolulu bir ses: Yangın var!!! Yangın kundağı onun gözünde gazlı bir bez değil “kundak” kelimesinin iltikasiyle, yüzü buruş buruş, katıla katıla ağlayan bir çocuk... Alevler içinde unutulmuş bir çocuk. Ve işte korkunun en dokunaklı timsâli!..

    Oniki yaşına kadar süren bir ölçüsüz, abur cubur okuma hastalığı Üstad’da o hâle gelmiştir ki; on, onbir yaşına doğru (Pol ve Virjini), (Graziyella), (Ladam-o-Kamelya), (Zavallı Necdet) gibi hissîlik ve edebîlik iddiasındaki eserlere kadar tırmanan alâkası, nihayet hastalığa dönmüş, gecelerini ve gündüzlerini bir ağ gibi sarmıştır. Sonraları (Pol ve Virjini)’yi Heybeliada’da Papaz mektebi tarafındaki çamlar altında sabahtan akşama kadar okuyup gözleri yaş dolu, oracıkta kaldığını, güneş battıktan sonra onu arayıp bulduklarını ve zorla eve götürdüklerini söyler…
    Bakın, “Şair namzedi” çocuk hayâli nasıl patlayasıya şişirilmiştir:
    Meşhur dedektiflerin yardımcıları vardır ya; o da “Büyük Baba”nın torunları arasında, küçük halanın oğullarından birini kendine muavin yapmış, konağın arkasındaki Binbirdirek mahzenlerinde, faili meçhul cinayetlerin gizli kaatillerini aramaya çıkar.
    (Mişel Zevako)lardan öyle bir te’sir kalır ki üzerinde, bazan geceleri Sultanahmed tarafındaki bir dostunu ziyarete giden büyükbabasının arkasında, en arkada fener taşıyan bir uşak, beline sobanın uzun maşasını kılıç diye takmış, kendini muhafız bir şövalye farzederek yürür.
    Bir gün bir düğünde, çalınan sazlardan garib bir vecde düşer. Kendini beyaz bir at üzerinde dörtnala gelip düğün evine giderken görür ve sonra telli pullu gelini atının terkisinde, kaldırım taşlarından kıvılcım fışkırtarak kaçırır.
    Üstad’ın çocukluğunda; derin, yırtıcı, kanatıcı hassasiyetinin başlıca iki te’sir kutbu, bekçilerle satıcılardır. Gecenin en beklenmez saatinde paket taşlarının üstüne inen, ucu demirli sopa sesleri ve bir haykırış:
    - Yangın var!.. Azabkapısında, Güngörmezlerdeeeee!
    Azabkapısı… Ne korkunç isim… Altı köşeli çivi başlarına çarpılan kafalardan, kanlı saç yoluntuları yapışmış demir çaprazlı, içinden bir evcik geçecek kadar geniş ve yüksek kapı… Güngörmezler. Damları birbirine yapışık eğri-büğrü evlerin sınırladığı yılankavi sokaklar. Cin yatağı ahşab eve sokulan kundak. Kundakta buruş buruş bir çocuk yüzü. Çocuk katıla katıla ağlıyor… Şeytan alevlerin yaylanışına bak!.. Birden çöken dam ve bir ateş püskürtüsü; kıvılcım tipisi… Ve bütün bu hayallerin gerisinde artık uzaklarda, çok uzaklarda, Anadolulu bir ses:
    Yangın var!!!
    Yangın kundağı onun gözünde gazlı bir bez değil “kundak” kelimesinin iltikasiyle, yüzü buruş buruş, katıla katıla ağlayan bir çocuk… Alevler içinde unutulmuş bir çocuk. Ve işte korkunun en dokunaklı timsali!..
    “Daüssıla”Şimdi bütün bunları biz, gayeleri kendilerinden ibaret hoş ve renkli hikâyeler diye anlatmıyoruz. Bir “Fikir Adamı”nın ruhunun ne yollardan ve nasıl pişmeğe başladığını ve nelere istidad kazandığını göstermek ve her şeyi ORAYA bağlamak için kısa kısa noktalıyoruz.
    Marazî bir hassasiyet…
    Acıtan bir hayâl…
    Ve bu arada dehşetli bir korku…
    O yaşta bile anlaşılmaktadır ki; Necip Fazıl başka türlü, ayrı yaratılışta bir insandır ve hissettikleriyle öbür insanların duydukları arasında müthiş fark…
    “Büyük Baba”nın kitab odasındaki sedirde geçirdiği bir hastalık içinde, gece yarısı birdenbire uyanmıştır. Ateşinin düştüğünü hisseder, başındaki sirkeli bezi atar ve yatakta doğrulur. Günlerdir uyumayan “Çilekeş Anne”, bir koltuk üzerinde sızmış, dalmıştır.
    Gökler dolusu sessizlik… Çok uzaklarda tek tük köpek havlamaları…
    Birdenbire kendini öyle hafif, derin, eşya ve hadiselerin nabzını tutan öyle ince bir idrak duygusu içinde bulur ki, acaba bu dünyada benim kadar duyan ve anlayan ikinci bir mahlûk var mıdır, diye düşünür. Sanki hayatın düğümleri lif lif çözülmüş, muammaların anahtarları eline teslim olunmuştur.
    Küçücük çocuğun ermişlik vehmiyle, o gece sabaha kadar uyumaz.
    Her şeyi unutsa o geceyi unutmayacaktır, Üstad.
    (10-16 Ocak 2003, Cuma-Hikmet)

    (*) “Sedat Gürdal” imzasıyla, “Şair Namzedi Küçük Çocuk” şeklinde değiştirildi.


  6. #26
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1



    FİKRİN F’Sİ
    Selim Gürselgil

    ELİF: GÜNDEM BÜYÜK DOĞU


    BÜYÜK GEMİYE HAZIRLIK
    Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki meccânî emniyet ve bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat…
    Namzed ve harb sınıfları Bahriye Mektebi’nde geçen beş senesi, Necip Fazıl’ı çocukluğunun son basamaklarından alıp, delikanlılığının ilk basamaklarına çekici nazik devre…
    O güne kadar muhasebesi, her unsuriyle hassasiyetini gıcıklayan bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örtülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassenin sınırını tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret… Ona konaktaki çocukluğundan kalan ve ilerideki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda BÜYÜK VELİ’nin eşiğine yüz süreceği âna kadar mücerred, mübhem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarına devamlı fısıltısını akıtır. Oniki yaşından yirmi küsur, hatta otuz yaşına kadar süren, kendine gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırında, şu veya bu bahanenin çarkına tutunmuş, döner, döner ve kendini hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeğe çabalarken, bu fısıltıyı hiç kaybetmez. Madde içi hayatta perende üstüne perende atarken, madde ötesi hayatın, ruhunda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlamakta; ve arada bir bu nöbetçinin selamını alıp yine kendisini sürükleyen çarklara takılmakta, ona:
    - Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!
    Diyememektedir.
    Üstad’ın hayatı, başındanberi muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akmıştır. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini aramaktadır. BİRİNİ…
    O, kim mi?
    Allah’ın Sevgilisi…
    Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tacı…
    Tek dava O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktadır.
    Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki meccânî emniyet ve bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat…
    Necip Fazıl’ın hayatı budur!
    Talebelik Devresi
    Şiire Bahriye Mektebi’nde başlar.
    Vesilesi şiir kitabı ÇİLE’nin başında yazılı…
    Talebelerden, hayatlarının en çarpıcı vak’asına dair birer vazife isteyen Edebiyat Muallimi’ne, “Büyük babamın ölümü” isimli bir nesir verilir, onun taşkın takdirleri kazanılır; ve sonra şiire başlanır. Derken Edebiyat Muallimi’nin eline bir şiir sıkıştırılınca, onun şu hitabına çarpılır:
    - Yooo! Artık çizmeyi aşıyorsun! Bu yaştaki çocuk şairliğe kalkamaz! Bekle, sabret!
    Din dersi hocası, onun, İslâmiyet’in bütün insanlığı nasıl kuşatacağına dair bir tahassüs ve tahayyül yazısını o kadar sever ki, onu sınıfta okutur, yüzüne dikkatle bakar ve istikbâlde ondan çok şey beklediğini söyler.
    Bu, Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’dir. Demokrat Parti devrinde Diyanet İşleri Reisliği’nde bulunan ve makamiyle vicdanı arasındaki muhasebe neticesinde kalbi çatlayıp ölen Ahmed Hamdi Aksekili…
    Diyanet İşleri Reisliği’nde Necip Fazıl’la oldukça sık temasta bulunan merhum, talebesine o zaman biçtiği kıymeti, Allah’ın gerçekleştirmiş olduğu fikrindedir.
    Tarih hocası Yahya Kemal!..
    Yine hocalarından Hamdullah Subhi’nin sınıfa girip, talebelere:
    - Türk dili ve şiirinin en usta yontucusu!
    Diye takdim ettiği Yahya Kemal!..
    Bir de İbrahim Aşkî Bey…
    Bahriye Mektebi’ndeki hocaların en yaşlısı, derin irfan sahibi, ancak birkaç tanıdığı arasında ma’ruf ve herkesçe meçhul hususî kıymet… Necip Fazıl’a bilmeden, isteklisi olduğu dünyadan, belki derme çatma, fakat ilk dersleri veren zat. Edebiyat derslerindeki vazifelerinde onda bir şeylere dikkat çekmiş olacak ki:
    - Sen oku, der; her şeyden evvel oku! Ama okumaya başlamadan evvel bil, ne okuyacağını bil!
    Sonra sınıfa dönüp hitab eder:
    - Talebe ne demektir? Taleb etmekten, istemekten gelir bu isim… Taleb etmek de bir ilimdir, bir ilk ilim… İlim isteyebilmek için de bir ilk ilim ister. Muallim de böyledir; bir taraftan öğretirken, bir taraftan da talebesi ona öğretir.
    (17-23 Ocak, Cuma-Hikmet)

  7. #27
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1



    FİKRİN F'Sİ
    AYDINLAR ARİSTOKRASİSİ
    Selim Gürselgil

    Nedir şeref? Bir münevverin gözüne görünmek, şereftir! Fakat o şereften göze görünmeyecek kadar kaçınmak, bir asalet nişanı, bir aydınlanma içgüdüsü olsa gerektir... Böyle kimseler görüyoruz, bugün İslâmcılar arasında. Başka hiçbir tarafta, böyle sessizce yükselen güneşler görmüyoruz.
    Hakikat nedir? Bir “münevver”in -şeytanın değil- gör dediğini görmek, hakikattir. Münevverler, “Sefillerin En Sefili-Esafil-i Safilîn” dedikleri şu karanlık dünyamızı aydınlatan nûrlu bakışlardır. Münevver sözü “nûr”dan gelmiştir. Nûr ise, Allah’ın bir ismi, Allah Resûlü’nün bir sıfatı, Kur’ân’da bir sûre; ki buna nisbetle “münevver”, aydın...
    Bir münevver yaşardı, bundan bir buçuk asır kadar önce; bugünkü dünya haritaları tepetaklak olduğu için başımızın üstü gibi görünen, şu aşağı âlemde: Atası Puşkin’in vefat yıldönümünde milletinin arasına inmiş ve “Batı Çıkmazı” adında o büyük nutku irâd etmiş o büyük Rus, Dostoyevski... O sezmiştir, bize sorarsanız ilk, güneşin battığı taraflarda kurulan düğünün, cenaze havasını; insanlığın o en büyük musîbetini, “Garp mikrobu”nu!
    Bizde ise, ondan yüz yıl sonra hâlâ, güyâ onun mukallidi cüceler, Osmanlılar’ı gece-gündüz birbirini boğazlayan ve fırsat buldukça Viyana kapılarında boğazlanacak adam aramaya koşan bir topluluk sanıyorlardı. Hattâ birisi, kaç şehzade boğazlandığını saymaya kalkmıştı! Evet, sert adamlardı Osmanlılar; ama Romalılar gibi barbar ve gaddar bir kavim değildiler. Hakk’ın önünde eğilmesini bilirlerdi; isterse o “hak”, kendi soylarından olmayan birinde tecelli etmiş olsun... İnsandılar, domuz eti yemezlerdi!
    Sanıldığının aksine, ince ruhlu insanlardı Osmanlılar... 16’ıncı veya 17’inci yüzyılda İstanbul’a yolu düşmüş İtalyalı bir papaz, burada hiçbir evin gece bile kapılarının kapatılmadığını, her şeyin emniyet altında olduğunu, hiç kimsenin bir şeyinin kaybolmadığını gıbta ile anlatmıştır... 19’uncu yüzyılda Urfa’daki misyoner hastahanesinde çalışan bir Amerikalı’nın hatırâtından ise, buraya “bütün modernliğine rağmen” Türkler’in uğramak istemediğini, zoraki yolları düştüğünde de, tedavi masrafını ödemek için, herbirinin adetâ kavga ettiklerini öğreniyoruz... Batı Emperyalizmi’ne ve şimdiki siyasî düzenine tohum eken Romalılar, ne sanatta, ne “asalet” duygusunda, ne “sosyal adalet” anlayışında, hiçbir zaman Osmanlılar’ın tırnağı bile olamadılar!Dr. Hikmet Kıvılcımlı, bu gerçeği farkeden birkaçından biriydi. Komünizme inanmıştı Kıvılcımlı; ama hakikat karşısında kara gözlükler takınmamıştı. Onun, “İstanbul’un Fethi”ni devrimler tarihinin başlangıçı sayan ve Osmanlılar’ın getirdikleri yüksek hak ve adalet ölçüsünü, Batı’da “inkılâb ruhunun dinamiti” olarak inceleyen makaleleri ise, kaleme alındığından 50 yıl sonra, nihayet yoldaşlarının çekmecesinden çıkarılabildi de, geçen yıl ilk defa “Bilim ve Ütopya” dergisinde yayınlandı. Kâinatın Efendisi ve Râşid Halifeler devrine bakışı da, böyle ışıklar saçardı Kıvılcımlı’nın; “büyük devrimciler” derdi Onlar’a... İstismar niyeti mi güderdi? Niyeti onun olsun; hakikati tesbit etmek, ne şeref!
    Nedir şeref? Bir “münevver”in gözüne görünmek, şereftir! Fakat o şereften göze görünmeyecek derecede kaçınmak, bir asalet nişanı, bir aydınlanma içgüdüsü olsa gerektir... Böyle kimseler görüyoruz, bugün İslâmcılar arasında. Başka hiçbir tarafta, böyle sessizce yükselen güneşler görmüyoruz. Onlar anlıyorlar, Üstad Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu İdeolocyası’nda biçtiği ideal rejim karakterini, “Aydınlar Aristokrasisi” diye tarif etmesini; ve Eflâtun’dan bu yana, beş’eriyetin müşterek dehâsından fışkırmış en büyük devlet (saadet) özlemini dile getirmesini!..
    Oysa, Üstad’ın niçin Yeniçeri Ocağı’nın ilgâ edilişini tasvib ederken, Tanzimat Fermanı’nı reddettiğine takılanlar, “biz bu işlerden pek anlamayız!” dercesine küçük adımlarla dolaşıyorlar podyumlarında. Minnâcık akıllarıyla, gökyüzünde “çelişkiler” buluyorlar; gündüz ağarıp gece kararmasını, “tarihin sürekliliği” ile bağdaştıramıyorlar. Sanki, bir mantık zinciriydi tarih! Sanki, “tarihin sürekliliği” diye bir hak ve hakikat ölçüsü vardı! Bir de, İbn-i Haldun pazarlıyorlar, bu kadarcık iz’anla... Güzel çocuklar ama bunlar, yapma bebekler kadar güzel; bilgide çoğaldıkça, düşüncede bunca ufalmağa uğraşmasalar, pembe yanakları bile okşanabilir!
    Ama biz burada, “eleştirmek” zorundayız: Yeniçeri Ocağı’nın ilgâ edilişini tasvib ederken, diğerini de içine alıcı, bir büyük hayrı murad ettiği sezilir Üstad’ın. Ne yazık ki kökü kazınamamıştır, kapıdan kovulup bacadan içeri alınmıştır ve on senede bir hortlayıp, milleti uykusunda basan bir “sosyal hastalıktır”, diye hayıflanır... “Münevver düşmanı”nın ve “sahte kahraman”ın kim olduğunu öğretir, bu eserinde bize... İslâm İnkılâbı’nın temel mes’eleleridir bunlar... Mânâları anlaşılmadığı için, bir 80 sene daha, Batı’nın tekme ve yumrukları altında geçirmeye râzı olunamaz... Eyvah, büyük marifette “çelişkiler” bulan küçük akılcağıza! Eyvah, lâf pazarında kendini göstermeye çalışan günün adamına! Kendisi ıztırab çekme hassasını kaybettiği için, başkalarının ıztırabını da duymaz ve umursamaz olan; Göthe’nin “homongolos”u (insan müsveddesi), Coys’un “sokak kızı” tiplemesi!
    Bizse O’nu, zamanın zındanında, o kartal bakışı, boğa duruşu, aslan oturuşu ile seyredenler olduğumuz için, bir münevvere saldırmanın, topyekûn insanlığı kör etmeye yeltenici “insanlık suçu” olduğunu bilir ve işte böyle te’lin ederiz!
    (11-17 Temmuz 2003, Cuma-Görüş)
    *Abdülhamid Yıldız imzâsıyla...

  8. #28
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1

    Hareketimiz geliş yolunu tıkamak değil, geliş yolunu tıkayan ve karartan yolları tıkamak noktasında... Kısaca PAZARLIKSIZ OLARAK KİM ALLAH VE RESŰLU DİYORSA BİZ ONDAN, O DA BİZDENDİR. Ve kim yolumuzu en şaşmaz ve tâviz vermez istikamet bilgisiyle gösteriyorsa liderimiz odur.

    Eskilerden hiçbir ümidimiz yok ve gözümüz pazarlıksız İslâm aşkının yeni gençliğinde...

  9. #29
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 09.02.09
    Mesajlar: 6.615
    Blog Mesajları : 1


    Geldik işte! Şu dağların ardında, aradığın! Burda başlar, hayat yolculuğu!”
    “Ya otuz yıl? Yaşamamış mı, hiç gelmemiş mi dünyaya? Hatırası, hayalleri… Dünü, yarını…!”
    “Saati işlemiş, o durmuş; bunca sene. ‘Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuş…’ Derin bir pişmanlıkmış, aykırı bir duruş!”
    “Sen tut, Istanbul’u, Sorbon’u bırak; Şemdinlili Kürt Hoca’nın izini sür, koş gel buralara.”
    “Düz mantıkla anlaşılmaz elbet. Yaşamak gerek. Kavramlar dünyasının kurbanı sen! Beğenmezsin ıhlamur kokulu dağları, cağıl cağıl akan suları.
    Bilmezsin, kuzuyu doğar doğmaz kucağına almayı, alnına kına sürmeyi. Ezanla karşılamayı hayatı, ‘İlk O’nu duysun!’ diye adını vermeyi.
    ‘Mecburi hizmet’ dersin, ‘doğu görevi’ diye kestirip atarsın. Işık doğudan gelir, Büyük Doğu’dur adı.
    …………………….
    “Duyuyor musun?”
    “Neyi?”
    “Nuh’un gemisi karaya oturuyor sanki. Tufan Günü yakınlarda bir yerde, Cudi’de. İşte ayak bastığın yerde kuruldu, Hak Batıl terazisi.
    İbrahim, on yedisinde bir bilekti Harran’da. Eyyup, çıktı doruğa sabrıyla, Urfa’da.
    Anladın mı şimdi, Maraşlı Şair’i çekeni? Kapanmayan bir dertti. Solgundu benzi, sararmıştı rengi. Seyyid Taha’nın fendi, Sorbon’u yendi.”
    “Onun için getirdin buralara! Yüzleşeyim Anadolu’yla, helalleşeyim toprağıyla.”
    “Vasiyeti vardı, lakin getirmediler yerine. ‘Taha’nın yanına gömün!’ diye.”
    “Köyüne gidelim Taha’nın!”
    ………………………
    “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Hanemize neşe kattınız. Demek, Üstad’ın izini sürersiniz. Ne iyi ettiniz de geldiniz!
    Sıradışı kitabını burda düşündü, uzaklardan gelen sese kulak verdi. Adını da şu minderde koydu kitabının.
    ‘Son Devrin Din Mazlumları olsun adı.’
    Piranlı Hoca çekilirken dar ağacına, yirmi ikisindeymiş şair, bilmezmiş o zamanlar. Bohem hayatıymış sürdüğü. Nice sonra berraklaşınca zihin, anlamış o vakit:
    ‘İnananı çizin!’
    Silistreli’ye yapılan, gitmezmiş hayalinden. Ayırmazmış hiçbir şey, Sonsuzluk Emeli’nden.
    Erbilli gatakulliye gelmiş, Menemen’in bağrında. Onulmaz bir yaraymış, Yirmi Beş’in baharında.”
    “Herşeyi paylaşmış sizinle. Siz Kürt, o Türk!”
    “İnsan anlaşmaz, söz ile kelam ile. Lakin anlaşır insan, lisan-ı hal ile. Bir Büyük Medeniyettir birlikte kurduğumuz. Yalnız O’nadır yalnız, Bir Olan’a kulluğumuz!”
    “Kalk gidelim, yol uzun. Yaylalardan aşalım, ırmaklardan geçelim. Rastlarız bir çobana, talim ederiz ayrana, içeriz kana kana, şükrederiz Yaradan’a!”
    ………………………
    “Duyuyor musun?”
    “Yine neyi?”
    “İstiklal rafa kalktı, kaldı ‘Mahkemeleri.’ Yüz binler Hakk’a yürür, kanla dolar bentleri. Fırat ile Dicle’nin ahını kimse duymaz, götürürler bir anda hesabını sorar sormaz.”
    “Şu Şair’in derdine bak, bir eli yağda bir eli balda geçerken ömrü, vurmuş kendini dağlara, yaralıymış belli, gönlü.”
    ……………………….
    “İşte göründü Maraş, emir gelir Sütçü İmam’dan: Sonuna kadar savaş!”
    “Uzunoluk dedikleri, demek burası. Kısakürek şaire ilham katan, Maraşlının duası. Bir kere çıkıp dönmeyen evine, yiğitlerin yuvası.
    Şair olmaz mı insan, havasına suyuna…! Zarifoğlu Cahit’tir, Beyazıt bir Erdem. Kapılan rüzgarına….”
    ……………………....
    Arvaslı’yla kesişir, yolları Anadolu’da. Tek satır yazmaz, dünyasından kopunca.
    ‘Bak incele, var mı edebe ters. Sonra girerim vebale, lanet okur bana herkes!’
    Sağlam bir bağdır, Arvaslı’ya uzanan. Bağlum’a düşer yolu, odur mezarını kazan. Islatır gözyaşları kefenini, bezini. Van’dan gelen nefestir, haykırırken sesini.”
    ……………………….
    ‘Konuşturman, vurun. Sokun tabutluklara. Ola ki konuşursa, foyamız çıkar meydana.
    Sen misin tek başına, çılgınca eleştiren. Dokunulmaz kılmadık mı, çıkmasın sakın ortaya.
    Sonra benden sorarlar, hesabını On İki Ada’nın,
    Milli Şef’tir adımız, sarsılmasın itibarımız!’
    ………………………
    “İşte duydun duyacağını.
    Paşakapısı, Üstad’ın ruh iklimi okulu. Şu kodeste geçti, yıllarının pek çoğu. Şu pencereye konardı Yusufcuk, şu meydanda gördü Ali’nin idamını,’Boynunda yafta.’
    Volta atarken maltada, geleceği kurardı. Çıkar çıkmaz soluğu Cağaloğlu’nda alırdı.
    Sesler kenetlenir, harfler dize gelir, kaçardı uykusu Malatyalı Rotaryen’in. Sireni hiç susmazdı, Mecidiyeköy Şube’nin.
    Kireci yeni vurulmuş duvarları özlerdi. Şimdi bütün mahkumlar kapısını gözlerdi. Hayat devam ediyor, mapushane damında. Ömür ‘Nihayet!’ diyor, bir bahar sabahında.
    ………………………...
    ‘Ölüler, yaşayanlardan daha fazla konuşurmuş.’ Bunu gördüm naaşında. Sığmadı yüz binler sığmadı, Fatih’in avlusuna.
    Bir birliğin eseri, arkana düşen erler; Şemdinli’den Eyüp’e fethe yürür neferler!
    Yaşarken çok bekledin, işte şimdi hayalin! Haliç’e bakan yamaç! Bu senin pürmelalin!
    ………………………..
    “Selam sana ey şair! İşte yanıbaşındayım!
    Görmek nasip olmadı, dinledim lakin sözünü.
    ‘Çile’sini sen çektin, gittin Öte Diyar’a.
    Yanmaktadır günbegün, Bağdat ile Diyala!

    Tarık Sezai KARATEPE

  10. #30
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.04.08
    Mesajlar: 3.575
    Blog Mesajları : 14

    Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
    Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!...


    nfk




Benzer Konular

  1. üstad Necip Fazildan...
    Konu Sahibi Hiç Forum Şiirler
    Cevaplar: 144
    Son Mesaj: 16-08-2012, 05:53
  2. NECİP FAZILDAN.................
    Konu Sahibi nihal Forum Güzel Sözler
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 11-02-2008, 02:41
  3. NECİP FAZILDAN....
    Konu Sahibi nihal Forum Şiirler
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 20-11-2006, 13:28
  4. NECİP FAZILDAN....
    Konu Sahibi nihal Forum Şiirler
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 18-11-2006, 13:31

İşaretlemeler

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •