"İnsanın kendisine denilmesini veya yapılmasını istemeyeceği bir şeyi karşısındakine dememesi veya yapmaması. Kimsenin kalbini kırmaması¸ onuruyla oynamaması¸ ağzına sahip olması."İnsan hayatının sorumlulukları temelde ikiye ayrılır. Bunların her biri diğerini etkiler ve insan hayatı bu iki sorumluluk alanındaki davranışlara göre şekillenir. Bu iki yön esasında birbirine geçişlidir¸ tamamen bağımsızmış gibi kabul edilmeleri mümkün değildir. Hatta bu geçişkenlik o kadar yoğundur ki¸ bir elmanın iki parçası misali bir bütünü oluştururlar. Bu yüzden biri olmadan diğeri olmaz. Biri varsa diğeri de vardır. Biri eksikse diğeri de eksiktir.
İki görev alanından birincisi Rabbe karşı sorumluluklardır. Diğeri de insanlara karşı görevlerdir. Buna göre insan¸ yaratılış gayesi gereği Rabbini tanımak ve ona kullukla¸ emir ve yasaklarına uymakla mükelleftir. Allah'a isyan¸ emir ve yasaklarına uymamak mâzur görülecek bir durum değildir¸ insanın yaratılış amacına aykırı bir durumdur. Kulun bir de yaşadığı dünyayı paylaştığı insanlar vardır. Ailesi¸ komşuları¸ akrabaları velhâsıl içlerinde yer aldığı kimseler... İnsan hayatı bir şekilde paylaştığı zevâtın hukukunu gözetmek durumundadır. Bu nedenle hiçbir şekilde hiçbir insana zulmedemez.
"Allah'ın Hoşnut Olduğu Bir Kul"
Bu nedenle kul ne zaman gerçekten "Allah'ın hoşnut olduğu bir kul" olur denilecek olursa¸ bunun temel şartı bu iki görevi yerine getirmekten geçer. Bu ikisinden birinin eksik olması durumunda iyi bir kul olmaktan söz edilemez. Çünkü ikisi yerine getiriliyorsa kulluk hakkıyla sergileniyor demektir. Allah'ın hakkı ile kulun hakkı birbirine son derece geçişken olduğundan¸ ikisi gözetilmeden kulluk söz konusu olamaz. Kaldı ki¸ birini gerçekleştirmeye çalışan insan zorunlu olarak diğer hukuku da yerine getirmeye çalışır. Mesel⸠namazına önem veren bir insan¸ Allah'a karşı görevini yerine getirirken kullara zulmetmeye¸ haklarını gasp etmeye çalışmaz. Dolayısıyla biri diğerini olumlu yönde etkiler; etkilemelidir. Velhasıl namazına önem veren insan aynı zamanda iyi ahlaklı olmaya çalışan biridir. O yüzden mü'min hem Rabbine hem de etrafındaki insanlara karşı sorumluluklarına dikkat eden insandır. İki görev hânesinden biri yapılırken diğeri ihmâl ediliyorsa¸ yapılıyor gözükenin hakkıyla îfâ edilmediği anlaşılır. Namazı edâ edip etrafındakilere haksızlık eden kimse namazı şeklen edâ eden biridir.
Allah ve kul hakkının geçişkenliğine ve birbirlerinden ayrılamaz oluşuna en güzel örneklerden biri olarak güzel söz sahibi olmayı gösterebiliriz. Bu¸ insanın hem Rabbiyle hem de kullarla olan ilişkisini düzenleyen hususlardan birisidir. Rabbine karşı en güzel kelimelerle münâcaat eden ve âhiret sermayesini artırmak isteyen insan¸ hangi konuda olursa olsun¸ ağzından dökülen ifâdelerin nezih olmasına ehemmiyet verir. Çevresindekilere hitâbında da kul hakkını ve güzel ahlakı muhâfazayı düşünerek çirkin ifâdeler kullanmaz. Dolayısıyla güzel ifâdeler kullanmak bir yanıyla Yaratıcımızı bir yanıyla da kulları ilgilendiren bir durumdur.
İnsanoğlu kendisini güzel konuşmaya alıştırırsa¸ dilinden her zaman güzel kelimeler dökülür. Ağzından kötü kelam çıkmaz. Kızdığı anlarda kullandığı sözler bile karşısındakinin yüreğini ve onurunu yaralamaz. Kızılan kimse onun kızdığını anlar¸ ancak muhatabını aşağılayan veya tahkir eden ifâdeler kullanmadığı için sitem ettiği kimse nezdinde saygınlığını kaybetmez¸ kızgınlık nefreti doğurmaz. Bu nedenle zaman zaman kızmış ve azarlamış olan hocalarımıza veya ahlakî anlamda bize önderlik yapan güzel kullara karşı gönlümüzde tarif edilemez bir sevgi vardır. Onları andığımızda veya rahmetli olmuşlarsa arkalarından Fatiha okuduğumuzda yüreğimizde tatlı bir ürperti belirir. Çünkü her zaman bizlerin hayrını düşündüklerini biliriz. Kızmalarının Allah için olduğunu gözümüzün önüne getirir¸ Allah onlardan razı olsun¸ deriz.
Şayet insan ağzından çıkan kelimelere dikkat etmez ve her aklına geleni ölçüsüz bir şekilde dile getirirse¸ kendisini zor durumda bıraktığı anlar çok olur. Çünkü şaka olarak kabul ettiği¸ ama esasında hafiflik içeren kelimeleri dillerine pelesenk edenler veya küfürlü konuşanlar hiç olmaması gereken yerde bu kelimeleri ağızlarından kaçırırlar ve kendilerini sıkıntıya sokarlar. Çünkü lisanları o çirkin ifâdeleri kullanmaya alışmıştır. Bazı ileri gelen kişilerin bile bazen konumlarına hiç yakışmayan kelimeler kullanmalarının nedenlerinden biri budur. Çünkü arkadaş meclislerinde birbirlerine bu ifâdelerle hitap etmektedirler ve dillerine sakız ettikleri kelimeleri hiç de uygun olmayan ortamlarda ağızlarından kaçırıvermektedirler.
Toplum içerisinde gezinirken erkekler yanında bayanların bile çok çirkin ve ağır ifâdeler kullandıklarını görebiliyoruz; maçlarda veya protesto yürüyüşlerinde -duyduğumuzda hayâ ettiğimiz - kelimeleri çok rahat bir şekilde kullanmakta ve kızdıkları kimselere karşı küfürler yağdırmaktadırlar. Bazen bu ölçüsüzlük o kadar ileri gitmektedir ki¸ protestocu erkekler ile kadınlar kızdıkları kimsenin ailesi veya namusuyla ilgili en galiz küfürleri rahat bir şekilde savurmaktadırlar. İnsanın kendisine kullanılmasına asla tahammül edemeyeceği böylesi ağır ifâdeleri bir başkası için kullanmasındaki rahatlığı görünce¸ bu gençlerin ülkemizin kaybedilen kuşağı olduğunu anlamamız zor olmamaktadır. Mevcut eğitim sistemiyle yetişen bir kısım gençlerin değerlerinden uzak ve kendilerine yabancı¸ ahlakî ve mânevî güzelliklerden yoksun olarak yetiştirildiğinin en büyük göstergesi bu gösteriler ile spor müsâbakalarıdır. Buralarda kullanılan ifâdeler¸ sarf edilen küfürler ve hakâretler nasıl bir kuşak yetiştirdiğimizin sonucudur. Bu gençliğin yetiştireceği bir sonraki kuşağın nasıl olacağını tahmin etmek bile istemeyiz.
"Sokak Ağzı"
Genel bir ifâdeyle "sokak ağzı" diyebileceğimiz bu konuşma ve hitap tarzının kökenleri öncelikle aileye gitmektedir. Anne babasının birbirlerine olan seslenişlerini veya başkalarından bahsederken kullandıkları kelimeleri belleyen çocuklar bunları hâfızaya almaktadırlar. Okullarda gençlerin mânevî ve ahlâkî eğitimini önceleyen bir eğitim sistemi olmadığından dolayı çocuklar akla hayale gelmedik küfürleri ve ağır ifâdeleri öğrenmektedirler. İnternet ile yazılı ve görsel basının olumsuz etkisini de eklediğimizde gençler her taraftan kuşatılmış olmaktadır. Ortaya ne konuştuğuna dikkat etmeyen¸ gülerek birbirlerinin anne babalarına söven arkadaş grupları çıkmaktadır.
Kötü İfâdeleri Rahatça Kullanan İnsanlar
Sonuç olarak¸ insanın dilinde kötü sözlerin ve sövgülerin gezinmesi¸ kalbinde Allah korkusu ile hayâ duygusunun olmamasının bir sonucudur. Bu aynı zamanda o kişinin dinî yaşantıdan ne kadar uzak kaldığının da bir göstergesidir. Çünkü hayatına İslâm'ın emirlerini hâkim kılmaya çalışan bir mü'minin günah olan ifâdeleri diline pelesenk etmesi söz konusu olamaz. Demek ki¸ din adına hayatında hassasiyet yoktur ki¸ dili¸ ahlakî olmayan ifâdeleri rahatça kullanabilmektedir. Kötü ifâdeleri rahatça kullanan bu insanın durumu¸ kalbinin dışa yansımasından ibarettir. Bu durum onun Allah'tan korkmadığını gösterir. Bu nedenle¸ kim ki ağzından kötü kelimeler ve sövgüler dökülüyor¸ o insanın kalbine Allah korkusu yerleşmemiş demektir. O kişi kötülüğe alışmış biridir. Böylesi bir insan aynı zamanda ibadetlerini yapan birisiyse¸ kulluğu şekilde kalmış demektir. Yoksa hakikaten Allah'a kulluk eden biri olsaydı dili amellerine aykırı olmazdı.
Yapılması gereken şey nefse sahip olmaya gayret etmektir. Peygamber ahlakıyla ahlaklanmaya çabalamaktır. Bu gâyeyle dili kötü kelimelerin her türlüsünden korumaya çalışmaktır. Trafikte araç kullanırken¸ her hangi bir kurumda hakkımız yenirken veya benzeri bir durumda ağzımıza sahip olabilmeliyiz. Çünkü belleğimizde var olan düzgün kelimeler kızgınlığımızı ve merâmımızı ifâde etmeye yetecek miktardadır¸ hatta daha fazladır. O yüzden küfre veya hakarete varan ifâdelere dilimizi alıştırmamalıyız. Çocuklarımıza da bu yönde örnek olmalıyız.
İslâm'ın bizden istediği çok basittir. O da karşımızdakine karşı edepli olmak. İnsanın kendisine denilmesini veya yapılmasını istemeyeceği bir şeyi karşısındakine dememesi veya yapmaması. Kimsenin kalbini kırmaması¸ onuruyla oynamaması¸ ağzına sahip olması.
İnsanları horlamayı¸ kötü lakaplar takmayı¸ hakaret etmeyi yasaklayan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in buyurduğu üzere: "Mümin; insanları kötüleyen¸ lanetleyen¸ kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir."[1] "Müslümana sövmek fasıklıktır."[2] "Bir işte çirkinlik bulunması onu lekeler; bir işte hayâ duygusunun bulunması ise onu süsler."[3]
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün ashabına şöyle der: "Bir kimsenin ana babasına lanet etmesi büyük günahlardandır." Ashâb-ı kirâm hayret ederek sorar: ‘Bir kimse ebeveynine nasıl lanet edebilir ki?' Efendimiz cevap verir: "Biri başkasına kötü söz söyler¸ o da tutar bunun ebeveynine söver."[4]
Allah Rasûlü bir başka gün çevresindeki sahâbelere sorar: "Müflis kimdir?" Ashâb-ı kiram "Bize göre müfliş kendisine ait hiçbir dirhemi (nakit parası) ve malı kalmayan kimsedir." cevâbını verir. Bunun üzerine Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: "Ümmetimden gerçek müflis şudur: Kıyamet gününde namazını¸ orucunu ve zekâtını getirir. Bu arada başkasına sövmesi¸ zinâ iftirâsında bulunması¸ kan dökmesi ve dövmesi ile ilgili kötü amelleri gelir. Bunlara karşılık iyi amelleri (hasenâtı) verilir ve borçları (kul hakları) bitmeden iyi amelleri tükenir. Alacaklıların hatâları kendisine yükletilir ve ateşe atılır."[5]
Nasıl olmamız gerektiğini belirten Rabbimizin iki önemli buyruğuyla sözü bağlayalım: "Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın; belki de onlar¸ kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar; belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın¸ birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; imandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir."[6] "Görmedin mi¸ Allah nasıl bir misâl getirdi: Güzel bir sözü¸ kökü (yerde) sâbit¸ dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti); (o ağaç)¸ rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali¸ gövdesi yerden koparılmış¸ o yüzden ayakta durma imkânı olmayan (kötü) bir ağaca benzer."[7]




[1] Tirmizî¸ 1900.

[2] Tirmizî¸ 1906.

[3] Tirmizî¸ 1897.

[4] Buhârî¸ 5516.

[5] Müslim¸ 4678.

[6] 49/Hucurât¸ 11.

[7] 14/İbrâhîm¸ 24-26.