Selamun Aleyküm Kardeşlerim;

Uzun bir süredir aranızda bulunmadığımı, aranızda bulunamama süremin uzunluğundan dolayı fark etmemiş olabilirsiniz Bu süreç içerisinde çok fazla okuyarak ve çok fazla araştırarak Rabbin izni ile kendimi geliştirmiş olduğumu düşünüyorum. Ve okduğum kitapları sizlere tavsiye etmek istiyorum. Bunlardan ilki Peygamber Efendimzi (s.a.v)'in hayatını kaleme alan bir kitap. Fakat bu türlerinden çok daha farklı bir tarzda ve kaynaklara çok fazla önem vererek ele alınmış bir konu. Roman tadında, okuyanı sıkmayan ve peygamberimizi duygusal dünyasını ve psikolojisini anlamamızı sağlayan güzel bir eserdir. Okumanızı Tavsiye ederim. Okuduğunuzda bana hak vereceksiniz inşaAllah




Abdurrahman ŞARKAVİ

Size siretle (Hz. Muhammed’in hayatıyla) ilgili yeni bir kitap sunmuyorum. Çünkü siret konusunda eski/yeni kaynaklardan oluşan hayli zengin bir literatüre sahibiz.

Bu çalışmamla siret konusunda dile getirilmemiş bir gerçeği ortaya koyacak yeni bir kaynak oluşturduğumu da söylemiyorum.

Bütün arzum, yüreği, insanlığın acılarını, müşkilâtlarını ve özlemlerini kuşatacak kadar geniş bir insanın hayat hikâyesini tasvir edebilmektir. Bu insanın getirdiği ilâhî buyruklar, zengin ve güçlü bir medeniyet oluşturmuş ve dünya insanlığını asırlar boyu besleyerek dinamik nesilleri sürekli ilerleme yoluna sevketmiş, insan ve hayatın doğasında yeni ufukların keşfedilmesini sağlamıştır.

TADIMLIK
SUNUŞ

Size siretle (Hz. Muhammed’in hayatıyla) ilgili yeni bir kitap sunmuyorum. Çünkü siret konusunda eski/yeni kaynaklardan oluşan hayli zengin bir literatüre sahibiz.

Bu çalışmamla siret konusunda dile getirilmemiş bir gerçeği ortaya koyacak yeni bir kaynak oluşturduğumu da söylemiyorum.

Bütün arzum, yüreği, insanlığın acılarını, müşkilâtlarını ve özlemlerini kuşatacak kadar geniş bir insanın hayat hikâyesini tasvir edebilmektir. Bu insanın getirdiği ilâhî buyruklar, zengin ve güçlü bir medeniyet oluşturmuş ve dünya insanlığını asırlar boyu besleyerek dinamik nesilleri sürekli ilerleme yoluna sevketmiş, insan ve hayatın doğasında yeni ufukların keşfedilmesini sağlamıştır.

İnsanlığın ilerleme ve gelişme tarihinde İslam Medeniyetinin payını hiç kimse inkâr edemez. Orta Asya’nın ovalarında, reyhan çiçeklerinin kokularıyla coştukça coşan İbni Sina’nın hikmet ve felsefe günlerini unutmak ne mümkündür! Kurtların, hokkabazların ve altın kubbelerin altındaki suratsızların hüküm sürdükleri Güney ve Batı Avrupa’nın suskun ve karanlık şatolarının kapılarını çalan ışık dolu İslam Medeniyetinin o parlak günleri inkâr edilebilir mi? İbni Rüşd ve İbni Haldun’un düşüncelerinin Akdeniz sahillerindeki geri kalmış insan kitlelerini önüne katıp silip süpürdüğü günleri hiç kimse yadsıyamaz! Kahire, Buhara, Bağdat, Tunus, Kurtuba, Taşkent, İşbiliyye ve Fas gibi Hz. Muhammed’in ilâhî buyruklarından aldıkları sönmek bilmeyen ışıkla karanlıkları yırtan nur medeniyetlerinin o görkemli günleri görmezlikten gelinebilir mi?

Yukarıda hatırlatmaya çalıştığım medeniyeti oluşturan ilâhî buyrukların sahibi olan insanın hayat hikâyesini öğrenmek isteyenler, bu sunuştan sonra kitabımızın satırlarına dalabilirler. Ancak bu sunuşu onlar için yazmadım. Çünkü onlar, bu kitapta bir peygamber değil bir insan portresi görmek istemektedirler ve bu kimseler, eserimizi rahatlıkla okuyabilirler. Bundan dolayı da kendilerine müteşekkir oluruz. Umulur ki bu kitapta, harika bir insanın hayat hikâyesini bulurlar...

O insan ki -bütün olumsuzluklara rağmen- azgın ve zorba güçlerle sonuna kadar savaşmış ve ne yaptıysa insanlığın kardeşliği, adalet, özgürlük ve çilekeş yüreklerin onurunu savunmak için yapmıştır.

O, bütün hayatı boyunca sevgi ve rahmet için, insanlığın daha güzel bir geleceğe sahip olabilmesi için çalışmıştır... Ama sadece kendi peygamberliğine inananların değil inanmayanların da daha güzel bir dünyada yaşayabilmeleri için.. O’nun mirası, sadece ona inananların değil bütün insanlara aittir.

Daha önce de söylediğim gibi bu yaklaşımda olan kimseler, sunuş bölümünün kalanına bakmaksızın doğrudan kitaba geçebilirler. Her ne kadar kitabımı onlar için yazdıysam da bu sunuşu onlar için yazmadım...

Bu sunuşu, bazı çevrelerde kitabı dinî ölçülerden sapma olarak niteleyerek suçlayan kimseler için de yazmadım. Mistisizme ve pasifliğe kaçmakla suçlayanlar için de yazmadım.. Ya da durumuna göre her iki suçlamayı birlikte ileri sürenler için de yazmadım...

Sunuşu, kitabın sayfalarını parmaklarıyla çevirirken “Hani Allah Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem!?” diyerek suçlayıcı tavırlar sergileyenler için de yazmadım..

Eğer bu kimseler dinlerine gerçekten bağlı iseler, onları inandıkları dinin güzelliğine ve şu hadise havale ediyorum: “Kim bir kardeşini kâfirlikle suçlarsa o ikisinden birisi küfre düşer!” Eğer ibret alacaklarsa kendilerine Hudeybiye barışındaki tavrı hatırlatırım.

Bu sunuşu, kitabın geçen yıl Mesa gazetesinde tefrikasını güzel bir girişim olarak değerlendiren ve önyargısız kritik eden okuyucularım için kaleme aldım.

Gazetedeki tefrikayı okumamalarına rağmen kitabı, siyer kültürüne yapılacak yeni bir katkı olarak gören tarafsız kimselere de şunları söyleyebilmek için bu sunuşu yazdık: Siyer ilmi, peygamberin hayatını ve yaşadığı çağı anlatan veya peygamber oluşunun kesinliğini savunan, ya da peygamberin mucizelerini kanıtlamaya çalışan yeni kitaplara muhtaç değildir.

Müslüman olarak dinimizi anlatan yeni kitaplara da muhtaç değiliz. Ama şurası bir gerçek ki, İslam’ın temsil ettiği gelişmeyi anlatan yüzlerce kitaba ihtiyacımız var! Bunlar öyle kitaplar olmalı ki hem müslüman hem de müslüman olmayanlar okuyabilmelidir. Bunlar, kültür mirasımızdaki olumlu yönler üzerinde yoğunlaşmak, risalet sahibi Hz. Muhammed’in hayatındaki insanî değerleri bu nesile ve gelecek nesillere aktarmalıdırlar. Gerçekten de Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanan-inanmayan bütün insanların okuyabileceği bu tarzda yazılmış yüzlerce kitaba ihtiyacımız var.

Kültür mirasımızı sürekli gözden geçirmemiz ve insanlığa yararlı olacak öğeleri derleyerek dünyaya yaymamız gerekir. Semavi dinlere inanan insanlara ortak değerleri göstermeliyiz. Çünkü dinleri, ideolojileri ve görüşleri ne kadar farklı olursa olsun, peygamberlerin bıraktığı miras, bütün insanlığın ortak medeniyet mirası haline gelmiştir.

İnsanlardan birçoğunun İslam’ın ve Hz. Muhammed’in rolünü inkâra yeltendiklerini gâyet iyi biliyorum..

Kimileri, İslam’ı gerici bir hareket olmakla suçlar..

Kimileri, Hz. Muhammed’in Hicaz kralı olmak isteyen Mekkeli bir aristokrat olduğunu iddia eder..

Bazılarına göre O, köleliği düzene sokmak ve yoksulların üzerindeki baskıları hafifletecek birtakım ıslahatlar yapmak suretiyle ayaklanmalarını geciktirmek için gelmiştir.

Kimilerine göre Yahudiler’i ezmek için ortaya çıkmıştır..

Bu ve benzeri suçlamalarda bulunan yüzlerce yazar, görüşlerini birçok dilde yaymaya çalışmaktadırlar.

Oysa elimizde, bu ve benzeri görüşlerin asılsız olduğunu kanıtlayan binlerce delil var.

Herkes tarafından kabul gören tarihî gerçekler, İslam dininin ne derece ilerleme ve özgürlük taraftarı olduğunu ve insanlığın tarihini etkilediği gibi geleceğini de derinden etkilemeye devam edeceğini göstermektedir.

Hz. Muhammed, özgürlüğü ve insanların kardeşliğini müjdeleyen bir peygamberdi.

Yahudilere karşı öylesine sabırlı, şefkatli ve mantıklı hareket etmiştir ki, tarihte bunun benzerine rastlamak mümkün değildir.

Bütün bu gerçeklere rağmen, yazarlarımızın birçoğu -ne üzücüdür ki- bu konulara girmeye bir türlü yanaşmamaktadır. Yazdıklarının çoğu, peygamberlik ve mucize konuları üzerinde yoğunlaşmakta, peygamberi bir insan olarak değil daima peygamber olarak ele almaktadır.

Konunun dinî boyutuna inanmayan biriyle tartışmaya girdiğimizde, onunla kendi inançlarımızdan hareketle değil, onun mantığına göre tartışmamız gerekmektedir.

Böyleleri için önemli on, kişi ve ilkeleridir, başkası değil..

Onlar, Hz. Muhammed’den bir insan olarak bahsetmeye başladıklarında, O’nun peygamberliği üzerinde diretip kalmamamız gerekir.

Böylelerine karşı, Hz. Muhammed’i bir insan olarak sunabilmeliyiz. O’nun hayatı, haysiyet, şefkat, sevgi, hikmet ve sadelik bakımından tükenmez bir servet gibidir. O, eşsiz bir teşkilatlanma ve kalp kazanma yeteneğiyle mükemmel bir eser ortaya koyma imkânına sahiptir.

Yoksa O’nun insan boyutu hakkında konuşmaktan korkuyor muyuz?? Öyle ya, yaşadığımız toplumlarda tuzaklarla dolu olmayan bir hayat biçiminden rahatsız olanların sayısı hayli fazla! Bilgiye giden yeni kapılar açmak için kafa yoran insanların bunları incitmesinden mi korkuyoruz?!

Yoksa küfürle, dinden çıkmakla veya peygamberliği inkâr etmekle suçlanmaktan mı korkuyoruz?

Peki ama insanların kalplerini denetlemeye, inançlarını tartışma konusu etmeye kimin hakkı var?

Hz. Muhammed’in hayatındaki insan sevgisi, kahramanlıkları, O’nun eşsizliğini ve göğüs gerdiği tehlikeleri müslüman olmayanlara anlatmak için kaleme almam meşru sınırları aşmak mıdır?

Din ve inançları ne olursa olsun kültür mirasımızdaki nurlu sayfaları bütün insanlara yaymak; işte bu, sadece edebî bir çalışma değil aynı zamanda dinî bir ödev, meslekî bir sorumluluktur. Kendisinde bu işi başarma gücü gören herkes buna girişmelidir.

Ben, bu sorumluluktan kendi payıma düşeni ifa etmeye çalıştım.

Akademik değil edebî bir üslup kullanarak yazdığım bu eser -öncelikle Hz. Muhammed’e inanmayanlara- sunduğum bir denemedir.

Okuyucunun -inancı ne olursa olsun- eseri benim yazdığım ruhla ele almasını ümit ediyorum.

Allah’tan dileğim, yazarının meşhur edilmesi veya yerlere vurulması değil, eseri okuyanların ondan faydalanmasını sağlamasıdır.

Okuyucuyu fazla ilgilendirmese de, eseri yazmaya 1953 yılında başladığımı ifade etmeliyim.

Eğer, okuyucu kitapta, benim bulmasını istediğim şeyi bulabilirse, bu benim için en büyük ödüldür ve bana bu yeter. Eğer bulamazsa, tesellim; onun için harcadığım yoğun çaba ve gayrettir. Bu kitabı ortaya koymak için bildiğim bütün kaynaklara başvurdum ve en güzel şekli alması için elimden geleni fazlasıyla yaptım. Onu, bir sorumluluğun yerine getirilmesi olarak gördüm ve tüm kalbimle onunla az da olsa yararlı olmayı diledim...

Abdurrahman ŞARKAVÎ
20 Şubat 1962