KADINLARDA SÜSLENME
Bir âyette şöyle buyurulur:

«(Nûr Sûresi 24:31) ‘ve lâ yübdîne zînetehünne’

“Ve zinetlerini izhar([166]) et*mesinler.” Kadının zineti denince örfte([167]) tac, küpe, gerdan*lık, bilezik ve emsali gibi şey*ler tebadür eder.([168])

(Sure-i A’rafta 7:31) ‘ya benî âdeme huzû zîneteküm ınde külle mescidin’

âye*tinde zinet, elbise demek olduğu da geç*miştir. O halde bu zinetleri açmak bile menhî olunca bunla*rın mahalli olan be*deni açmak evleviyyetle nehyedilmiş olur. Yani bedenlerini açmak şöyle dur*sun, üzer*lerin*deki zinetleri bile açmasın*lar.» (Elmalılı Tefsiri 3503)

«Kızlar ve kadınlar baştan aşağıya kadar ör*tün*dükten başka, yürürken de edeb-i vakar([169]) ile yü*rüsünler. Örtüp giz*ledikleri sun’î([170]) veya hılkî([171]) zinetleri bilin*sin diye bacak oy*natıp, ayak çalmasınlar. Çapkın yü*rü*yüşle na*zar-ı dikkati cel*betmesinler.» (Elmalılı Tefsiri 3508)

«Tesettür etmeyip de bütün güzellik ve süs*püsle*riyle kendini yabancı gözlere vaz’ ve teşhir eden bir kadın, tabiidir ki istiklal ve hürriyetini ve vakar ve izze*tini muhafaza edemez.» (Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü)

İLMİYE KIYAFETİ
«İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kı*ya*feti; şalvar, cübbe ve sa*rıktı. Bununla birlikte il*miye mensubla*rının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile so*kağa çıktıkları halde, üst ta*bakayı teşkil eden rical kısmı lata yahut bi*niş giyer*lerdi. Ayrıca ilmi*yenin, “İlmiye” madde*sinde yazılı, resmi günlere mahsus kı*ya*fetleri de vardı.» (Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü)

Müslümanların kıyafetlerinden birisi de sarık sar*maktır. Gelen hadîsde sarığın şeair ciheti daha çok nazara verilmiştir. Hadîste mealen buyuruluyor ki:

«Camilere sarıklı olarak gitmek, müslümanların si*ma*sından (alâmetinden) dir.» ([172])

ZORLA KIYAFET TATBİKATLARI VE KAHRAMANCA DAVRANIŞ ÖRNEKLERİ
Kıyafet meselesinde çok çeşitli zulümlere maruz kalan fakat İslâmî kıyafetini hiç değiştirmeyen eşsiz kahraman Bediüzzaman Hazretleri, tek parti devrinde herkese ibret ola*cak şu beyanlarda bulunmuştur. Bu müdafaalar müslü*manla*rın üzerine gelen ve her türlü İslâmî kıyafete karşı çı*kan aynı anlayış sahiplerine de yapılmalıdır ve öyle davra*nılmalıdır.

«Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bu*lu*nan bedbahtlar dediler: “Sen, yirmi senedir bir*tek defa takkemizi başına koymadın. Eski ve yeni mahkemelerin hu*zurunda ba*şını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki on yedi mil*yon bu kıyafete girdi.” (*)

Ben de dedim: On yedi milyon değil, belki yedi mil*yon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabu*lüyle ancak yedi bin Avrupa-perest([173]) sarhoşların kı*yafetlerine ruhsat-ı şer’iye ve cebr-i kanunî cihe*tiyle girmek*tense, azîmet-i şer’iye ve takvâ cihe*tiyle, yedi mil*yar zatların kıyafetlerine girmeyi ter*cih ede*rim. Benim gibi yirmi beş seneden beri hayat-ı içti*maiyeyi terke*den adama “inat ediyor, bize muhaliftir” de*nilmez. Haydi, inat dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıra*madı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hü*kûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükümetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz? Haydi siyasî mu*halif de olsa, madem tas*dikinizle yirmi se*nedir dünya ile alâ*kasını kesen ve mânen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, faydasız kendine çok zararlı olarak hayat-ı si*yasiyeye girerek sizin ile uğraşmaz. Bu halde onun muhale*fetinden te*vehhüm et*mek, divaneliktir. Divanelerle ciddî ko*nuşmak dahi bir di*vanelik olmasından, sizin gi*bilerle konuş*mayı terk ediyo*rum. Ne yaparsanız min*net çekmem dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu.

Son sözüm,

‘hasbünallahü ve ni’mel vekîl’([174])

‘hasbiyellahü lâ ilahe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü’l arşi’l azîm’([175])» (Şualar sh: 290)

KANUNLARI KİM KIRIYOR?
Kıyafet konusunda bir husus da, “Kanun var, kanun böyle diyor. Biz kanunu uyguluyoruz” gibi ge*rek*çelerdir. Yakın tarihimize baktığımızda da aynı anlayış ve aynı kafa yapısının hiç değişmediğini görüyoruz.

Çağımıza damgasını vuran Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, 1950 yıl*larından sonra Emirdağ’ında ikamet et*tiği vakit kendi kıyafetine yapılan müdahele ve dayatma karşı*sıda, bu meselede rol oynayan gizli komitelere dikkat çeker. Tarihin tekerrürüne bakın ki, günümüzde de bu baskılar Ramazan-ı Şeriflerde zirveye çıkartılıyor.

Bediüzzaman Hazretleri çok hakikatları muhtevi mek*tubunda diyor ki:

«Gizli düşmanlarımız bu Ramazan-ı Şerifte, tek*rar adli*yeyi benim aleyhime sevk ettiler. Mesele de bir gizli ko*mü*nist komitesiyle alâkadardır.

Birisi, bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek ba*şımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otu*rurken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş yanı*ma gönderdiler. “Sen başına şapka giymiyorsun” diye zorla beni karakola ge*tirdiler. Ben de, adaleti hedef tutan bütün adliye*lere söylüyorum ki:

Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip, kanun na*mına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakikî kanun*suz*lukla itham edilmek lâzım gelir*ken, onların o acip kanunsuz*luğu ve bahanesiyle iki seneden beri vicdanî azap verdikle*rinden, el*bette mahkeme-i kübrâ-yı haşirde bu*nun cezasını çekecek*lerdir.

Evet, otuz beş senedir münzevî olduğu halde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, “Sen frenk serpu*şunu([176]) giymiyorsun” diye itham etmeye dünyada hangi ka*nun mü*sa*ade eder? Yirmi sekiz senedenberi beş vilâyet ve beş mah*keme ve beş vilâyetin zabıtaları([177]) onun başına ilişme*dik*leri halde hususan bu defa İstanbul mahkeme-i âdi*lesinde yüzden ziyade polislerin gözleri önünde, hem iki ayda yaya olarak her yeri gezdiği halde, hiçbir polis ilişmediği ve Mahkeme-i Temyiz “Bere yasak değil” diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî ne*ferler ve va*zifedar memurlar giymeye mecbur olmadıkla*rından ve giy*mesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından—ki resmî bir libas*tır—bereyi giyen*ler de mes*’ul olmazlar denildiği halde, hu*susan münzevî ve in*sanlar arasına girmeyen ve Rama*zan-ı Şerifin içinde böyle hilâf‑ı kanun en çirkin birşeyle ruhunu meşgul etmemek ve dünyayı ha*tırına getirmemek için has dostlarıyla dahi gö*rüş*meyen, hattâ şiddetli hasta olduğu halde, ruhu ve kalbi vücu*duyla meşgul olmamak için ilâçları almayan ve hekimleri ça*ğırma*yan bir adama şapka giydir*mek, ecnebî papazlara ben*zetmek için ona teklif etmek ve adliye eliyle tehdit etmek, el*bette zerre kadar vicdanı olan bun*dan nefret eder.

Meselâ, ona teklif eden demiş: “Ben emir kulu*yum.” Cebr-i keyfî([178]) kanun ile emir olur mu ki, emir kuluyum de*sin? Evet, Kur’ân-ı Hakîmde, Yahudi ve Nasranîlere([179]) başta ben*zememek için ona dair âyet olduğu gibi,

’ya eyyühellezine âmenû etîûllahe ve etîû’r resûle ve ûlî’l emri minküm’([180])

âyeti ulü’l-emre itaati emreder. Allah ve Resulü*nün itaatine zıt olmamak şartıyla, o itaatın emir kulu*yum diye ha*reket edebilir. Halbuki bu mese*lede, an*’ane-i İslâmiye kanun*ları, hastalara şef*katle incitmemek, gariplere şefkat edip in*citme*mek, Allah için Kur’ân ve ilm-i imanîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek em*rettiği halde, hususan münzevî, dünyayı terk et*miş bir adama ecnebî pa*pazlarının serpuşunu teklif etmek on vecihle değil, yüz ve*cihle kanuna muhalif ve İslâmın an*’anevî kanunlarına karşı bir kanunsuz*luktur ve keyfî bir emir hesabına o kudsî ka*nunları kır*maktır.

Benim gibi kabir kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garip, fakir, münzevî, Sünnet-i Seniyeye muhalefet et*me*mek için otuz beş seneden beri dünyayı terk eden bir adama bu tarz muameleler, kat’iyen şek ve şüphe bırak*madı ki, komü*nist perdesi altında anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müt*hiş bir suikast eseri ol*duğu gibi, İslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müt*hiş haricî tahri*bata karşı cephe alan dindar mebuslar ve Demokratlara dahi bü*yük bir suikasttır. Dindar mebuslar dikkat etsin*ler, bu dehşetli suikaste karşı mü*dafaada beni yalnız bırakmasınlar.

HAŞİYE: Rusun Başkumandanı kasten önünden üç defa geçtiği halde ayağa kalkmayan ve tenezzül etme*yen ve onun idam tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza için ona başını eğmeyen; İstanbul’u istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve onun vasıtasıyla fetva verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için, idam tehdidine beş para ehemmiyet ver*meyen ve “Tükürün zâlimlerin o hayâsız yüzüne!” cüm*lesiyle ve matbuat lisanıyla karşılayan; ve Mustafa Kemal’in elli me*bus içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip, “Namaz kılmayan haindir” di*yen; ve Divan-ı Harb-i Örfî’nin dehşetli suallerine karşı, “Şeriatın tek bir mesele*sine ruhumu feda etmeye hazı*rım” deyip dalkavukluk etme*yen; ve yirmi sekiz sene, gâvur*lara benzememek için inzi*vayı ihtiyar eden bir İslâm fedaisi ve hakikat-ı Kur’âniyenin fedakâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki, “Sen Yahudi ve Hıristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ulemasının icma*ına muhalefet edeceksin; yoksa ceza verece*ğiz” de*nilse, el*bette öyle herşeyini hakikat-i Kur’âniyeye feda eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bı*çakla kesilse, Cehenneme de atılsa, kat’iyen; yüz ruhu da olsa, bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, feda edecek...

Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd‑i zulm-ü nemrudanelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulu*nan bu fedakârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî ci*hette mukabele etmemesinin hik*meti nedir?

İşte bunu size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyorum ki, yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan mâsuma za*rar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dahildeki emniyet ve âsâyişi muhafaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kal*bine bir ya*sakçı bırakmak için Kur’ân-ı Hakîm ona o dersi vermiş. Yoksa bir günde, yirmi sekiz senelik zâlim düşman*larımdan intikamımı alabilirim. Onun içindir ki, âsâyişi mâ*sumların hatırı için muhafaza yolunda haysiye*tini, şerefini tahkir edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki: “Ben, değil dün*yevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda edece*ğim.” Said Nursi» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 166)

İşte bu davranış ve cevap, kıyafetimiz konusunda bir baskıya veya zorlamaya muhatab olduğumuz zaman nasıl davranmamız gerekir sualine, yaşanmış ve netice alınmış en büyük örnektir.

İLÂHÎ CEZALAR
Müslüman milletimizin millî ahlâkını bozarak Türkiye’yi ele geçirmek isteyen emperyalist ifsat komitesi, bu emellerine ulaşmak için her vasıtayı kullanırlar.

Bu ifsad komitesiyle çalışan tiyatrocuların çirkin bir hadisesine, İlâhî tokat olarak gelen zelzeleyi, Bediüzzaman Hazretleri ibret nazarına şöylece arzeder:

«Risale-i Nur’un erkân-ı mühimmesinden bir zat yazı*yor ki: “Adapazarı zelzelesinin aynı gününde, zelzele*den birkaç saat evvel, umumî ve herkese göstermek için, bir büyük tiyatro teşekkülüyle ve oyuncu kızlardan dört güzelini çırıl çıplak olarak âlâyişle çarşı ve pa*zarda gezdirerek, o câzibedar*lara kapılan tiyatro binasında toplanan bin kişi*den fazla seyirciler, oyun başlarken, birdenbire arz, kemâl-i hiddet ve gayz([181]) ile onların hayasız yüzlerini dehşetli tokat*ladı, mahvedip zîr ü zeber([182]) etti. Ve o binayı hâk ile yeksan([183]) eyledi.”

Ben, dünyanın bu nevi hâdiselerinden iki sene*dir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat... ...ekser vilâyetlere giren ve Adapazar’a girmeyen Risale-i Nur’un ehemmi*yetli bir esası olan tesettür şiarını([184]) bu de*rece açık ihanetiyle, Risale-i Nur, onların yardım*larına koşmamış diye, yalnız bu hadiseye baktım.» (Kastamonu Lâhikası sh: 262)

NETİCE
Netice olarak, tesettürde en ehem*miyetli bir husus şu*dur ki:

Müslüman erkek ve kadınların kıya*fet ve te*set*türde kusurları olsa da düşünce*leri, tam şer’î tesettürü tasvib etmeli ve Avrupaî hayat alışkanlıkları ile tam riayet edemedikleri şer’î kıyafet ve teset*türü hafife alır tarzda bir anlayış olmamalı ve azimet ve takvaya uygun yaşamayı ve böyle yaşayanları sevmelidir*ler. Kendi noksanlarına karşı da istiğfar edip noksan*larını zamanla tekmil etme gayreti içinde olmalıdır*lar. Bu hu*sus asgari bir hudud olarak mü’minler için şarttır.