Rüyalar gerçek olsa” deriz bazen. Kimi zaman da, gördüğümüz kâbus dolu rüyadan nefes nefese uyanınca, “Allahım neyse ki bu bir kâbusmuş” diye şükrederiz. Sahi her gördüğümüz rüya gerçekten karşımıza çıksaydı kim bilir halimiz nice olurdu? Çok şükür ki, rüyalarla gerçek hayat arasında hiç ama hiçbir benzerlik yok. Zaten o yüzden, atalarımız “Rüyaya itibar edilmez” demişler. Yani rüyaya bakarak gerçek hayata yön verilmez. Önceki nesil, gördükleri iyi rüyaları hayra yorar, şer gibi görünen rüyaların da hiç üzerinde durmadan unutmaya çalışırlarmış. Hatta kimseye rüyalarını anlatıp da korkularına yorum istemezlermiş. Rüya tabiri denilen bir ilim de varmış tabii ki, ama o ilme sahip alim şimdi nerde? Bakmayın bugün rüyalara yorum yapanlara. Çoğu hem iyi hem kötüye aynı anda yorum yapıyor. Çık işin içinden. Şimdiki yorumlar, “Kimin işine nasıl geliyorsa öyle düşünsün” der gibi. Kim bilir kimi de öyle yolunu buluyor. Böyle bir giriş yaptıktan sonra, bugün H. G. Öğretmen’in hatırasını paylaşıyoruz...

“Ölüm canlılar için kaçınılmazdır. Kurtuluşu da çaresi de olmayan bir gerçektir. Bir gece gördüğüm kâbus dolu rüyadan sonra nefes nefese uyanmıştım. Kan ter içinde kalmıştım. “Şükür ki, bu bir rüyaymış” dedim. Rüyamda, kırmızı renkli bir otomobil bana çarpmış ve ben olay yerinde, oracıkta ölüvermiştim. Rüyada ölüm görmek ömrün uzayacağına alamettir derler ya neyse... O zamanlar lise yıllarındaydım. Sabaha karşı gördüğüm rüyadan sonra uyuyabilmem mümkün değildi. Kalktım, üzerimi giyindim. Ölüme hazır olmak düşüncesiyle tertemiz olmaya özen gösteriyordum. Gördüğüm rüyanın tesiriyle, evden çıkarken anneme sıkıca sarıldım: -Anne hakkini helal et bana. -Ne o kız? Bugün sende bir değişiklik var. -Sen helal et anne... Ne olur ne olmaz. Annem şaşkındı. Çünkü o da biliyordu ki, kızı çok neşeli çok delişmen biri. Beni böyle üzgün görmek annemi de üzmüştü. Kendisiyle sarılıp vedalaşırken o neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Okula giderken, müthiş bir yağmur yağıyordu. Yağmur damlaları minik çukurlarda göletler meydana getiriyordu. Öyle duygusallaşmıştım ki, yağmur sularından dahi yorumlar çıkartıyor, minik göletlerin üzerinden sekerken, kendi cenazemin sularının işitildiğini görür gibi oluyordum. Hayatta insanın ölümü beklemesi kadar acı bir şey olmasa gerek. Okulda, gördüğüm rüyayı en yakın bir iki arkadaşıma anlatmıştım. Benim, ölümü beklediğimi fark edince, hepsi önce bir kahkaha atmış ardından da: -Aman sen de... Düşündüğün şeye bak, demişlerdi. Tabii ki kimse o rüyayı önemsemiyordu. Ama ben yine de eşyalarımın içine, açık bir not yazıp bırakmıştım. Düşüncem şuydu. Ne olur ne olmazdı. Ölürsem bunu bilmelerini istiyordum. O sabah, ilk dersten itibaren hiçbir konuyu anlayamamıştım. Öğretmenlerin konuşmaları, tahtaya kalkanlar, havaya kaldırılan parmaklar, bir rüya gibi geliyordu. Benim için tek gerçek vardı. O da ölümü beklemek. Öğle paydosunda yemeğe çıkmıştım. Aklımda türlü türlü, karmaşık düşüncelerle karşıdan karşıya geçecektim. Sağıma soluma baktım. Yol bomboştu. Bir iki adım yürüdüm. Tam o anda, acı bir fren sesiyle titredim. Yüreğim ağzıma geldi birden. Sol tarafımdan gelen kırmızı renkli bir otomobil, fren yaparak hızını kesmeyi son anda başarmış, hatta bana hafifçe çarparak durabilmişti. Şoför bey arabadan inip yanıma gelmiş, yari baygın haldeki beni uyarıp ayağa kaldırmıştı: -Az daha ölecektin. Biraz dikkat etsene! Ben, canımın yandığından değil, dün geceden bu yana yaşadıklarımdan dolayı kendimi tutamamış, ağlamaya başlamıştım. İşte rüyam gerçek olmuştu. Aynı araba ve aynı olaylar gerçekleşmişti. Tek farkla ki ben ölmemiştim. O gün bugündür acısıyla tatlısıyla hayati yaşamaya devam ediyorum. Ama biliyorum ki ölüm kaçınılmaz bir son. O rüyadan bana kalan tek ders, ölüme her zaman hazırlıklı olmak gerektiği. Allah hepimize hayırlı ömürler nasip etsin...