Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
Sayfa 1 Toplam 17 Sayfadan 12311 ... SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 166 Sayfa bulundu

Konu: BİR HADİS BİR YORUM

  1. #1
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    BİR HADİS BİR YORUM

    Değerli kardeşlerim,sizlerle hergün bir Hadisi şerif,ve bunun yorumunu yapalım.Hem Hadis bilgilerimiz artar,hemde bu yorumlar sayesinde Hadislerle ilgili farklı yorumlar okuyarak,çeşitli fikirler elde ederiz.SELAM VE DUA İLE

  2. #2
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: BİR HADİS BİR YORUM

    İlk hadisi ben yazıyorum.Sevgili Peygamber efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuş..Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz,nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz,nasıl dirilirseniz öylece haşr olunursunuz..Bu hadisten size göre ne anlamalıyız kardeşlerim SELAM VE DUA İLE

  3. #3
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: BİR HADİS BİR YORUM

    Bir insanın hayat tarzı, onun şuuraltını oluşturur. Bu nedenle, o insanın bir ömür boyu bütün hayatında, ölümü esnasında ve kabirde Münker ve Nekire cevap verirken hep o şuuraltının izleri tezahür eder.

    Müslüman olarak ölmek, hakkımızdaki ilahi takdirin nasıl tecelli edeceğini bilemediğimizden dolayı

    belki elimizde değildir ama, bu yolda, yani müslüman olarak ölme yolunda olmak elimizdedir. Yoksa, Kuranı Kerimin ancak müslümanlar olarak ölünüz" emri " teklif-i mala yutak yani yerine
    getirilmesi mümkün olmayan bir teklif olurdu.

    Hayatını salih ameller kuşağında geçiren bir insanın son nefesinde imanla ruhunu teslim etmesi kaviyyen muhtemeldir. O halde, imanın gereklerini o derecede hayatımıza hayat kılmalıyızki aksi bir düşünce ve aksi bir hayat tarzı rüyalarımıza bile misafir olmasın. Allaha kavuşma arzusuyla yanıp tutuşalım ve hep bu inanç içerisinde yaşayalım.

    Unutmayalımki hadisin ifadesiyle Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı arzu eder

    ALLAH'IN RAHMETİ BEREKETİ VE SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN

  4. #4
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Haya imandandır...

    Edep, güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlak, haya, nezaket, zarafet gibi manalara gelir. Mesela terbiyeli çocuk, edepli çocuk demektir. Hadisi şerifte, (Evladınızı edepli, terbiyeli yetiştirin) buyuruluyor. Dinimiz, baştan başa edeptir. Edep, kulun kendisini Cenabı Hakkın iradesine tâbi kılması, güzel ahlaklı olmasıdır. Hadisi şerifte, (Sizin en iyiniz, ahlakı en güzel olandır) buyuruldu.

    Hz. Ömer, (Edep, ilimden önce gelir) buyurdu. Çok heybetli olmasına rağmen, edebinden, hayasından Resulullahın huzurunda çok yavaş konuşurdu. Peygamber efendimiz de, bir kimsenin yanında iki diz üzerine oturur, ona saygı olmak için mübarek bacağını dikip oturmazdı. Hadisi şerifte, (Resulullahın hayası, bakire İslam kızlarının hayasından çoktu) buyuruldu. (Buhari)

    İbni Mübarek hazretleri, (Bütün ilimleri bilenin eğer edebinde noksanlık varsa, onunla görüşmediğime üzülmem, bunu kayıp saymam. Fakat edepli ile görüşemesem üzülürüm) buyurdu

    Her zaman her yerde edepli, hayalı olmaya çalışmalıdır! Hadisi şerifte, (Hayasızlık insanı küfre düşürür) buyuruldu. Haya, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, hayasız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur.

    Hadisi şeriflerde buyuruldu ki:
    (Allahü teâlâdan haya edin! Allah’tan haya eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.) [Tirmizi]

    (Haya, baştan başa hayırdır.) [Müslim]
    (Her dinin bir ahlakı vardır. İslamiyetin ahlakı da hayadır.) [İbni Mace]
    (Hayasız olan hep kötülük eder.) [İbni Mace]

    (Hayasız olan, emanete hıyanet eder, hain olur, merhamet duygusu kalmaz, dinden uzaklaşır, lanete uğrar, şeytan gibi olur.) [Deylemi]

    (Haya ile iman, ikiz kardeştir. Biri giderse diğeri de gider.) [Ebu Nuaym]
    (Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, çirkin söz söylemez ve hayasız değildir.) [Tirmizi]

    (Haya imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca, parçaları da bozulur.) [İ.Maverdi]
    (Haya imandandır. Hayasızın imanı yok demektir.) [İbni Hibban]

    (İnsan, salih iki komşusundan utandığı gibi, gece gündüz kendisiyle beraber olan yanındaki iki melekten de utanmalıdır!) [Beyheki]

    (Hayasızın dini olmaz ve hayasız kişi Cennete giremez.) [Deylemi]

    (Haya, iffet, dile hakim olmak ve akıl imandandır. Cimrilik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayasızlıktan ve münafıklıktandır.) [Beyheki]

    (İman çıplaktır, süsü haya, elbisesi takva, sermayesi fıkıh, meyvesi ameldir.) [Deylemi]
    (Haya insan olsaydı, salih biri, fuhuş insan olsaydı, kötü biri olurdu.) [Taberani]
    (Haya ile iman bir aradadır. Biri giderse, öteki de durmaz.) [Hakim]

    Dinimizde hayanın yeri çok mühimdir. Allahü teâlâdan utanmak, imanın kuvvetli olduğuna, hayasızlık da imanın zayıf olduğuna alamettir. Hadis-i şerifte, (Hayanın azlığı küfürdendir) buyuruldu. Hayasız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Haya, imanın esasındandır. Hayası olan Allah’tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan utanmayan Allahtan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayadandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte, (Allahtan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor. Hayasız olan mürüvvetsiz olur. Hz. Ebu Bekir, (Hayasız insan, halk içinde çıplak oturan gibidir) buyurdu.

    Kuranı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (İman edenler arasında kötülüğün, hayasızlığın yayılmasını isteyenler ve sevenler için dünyada da ahirette de elim bir azap vardır.) [Nur 19]

    Kadın erkek ilişkilerinde ve tuvalet için kullanılan kelimeleri aynen söylemek insanlığa uygun değildir, hayayı yok eder ve iyileri gücendirir. Böyle kelimeleri söylemek gerekince, açık olarak değil, kinaye olarak söylenir.

    Allahü teâlânın nimetinde, nimeti vereni görmeli, daima Onun huzurunda olduğunu düşünmeli, mesela otururken, yatarken edebe riayet etmelidir. Yerken, içerken, konuşurken, okurken, yazarken ve her çeşit iş yaparken, bütün bunların Allahü teâlânın kudretiyle yapıldığını, bütün işlerde Onun emrine uyup yasak ettiklerinden sakınmayı düşünmelidir. Böyle düşünmek çok üstün bir ibadettir.

    Mahrem konuları edeple sormak lazım
    Bir kız, mahrem konuları annesine sorar. O da bilmezse, annesine, (Babamdan öğren) der. Babası da bilmezse, babasının, bilen birisine sorması gerekir. Babası yoksa, ağabey, amca, dayı gibi mahrem akrabalarından öğrenir. Bunlar da öğrenip bildirmezse, o zaman mektupla veya telefonla, kendinden değil de, (Bir kadının muayyen hâli şu kadar devam edip kesilse, ne gerekir) şeklinde sormak daha uygun olur. Bir kadının kocası, bu bilgileri öğrenip hanımına anlatmazsa, kadın, en uygun bir yolla bunları öğrenebilir. Bilenlerden bu konuları edep dairesinde sorması ayıp olmaz.

    Hz. Esmanın Peygamber efendimize nasıl gusledileceğini sorarken utanması üzerine, Hz. Âişe validemiz, (Ensar kadınları ne iyidir; utanmaları, dinlerini öğrenmekten men etmiyor) buyurdu. (Buhari)
    Demek ki, ayıp olur diye kendisine farz olan bilgileri öğrenmemek yanlıştır. Peygamber efendimiz, mahrem konuları anlatırken, (Allahü teâlâ, hakkın anlatılmasından çekinmez) buyurmaktadır. (Tirmizi)
    Aynı anlamda âyeti kerime de vardır:
    (Allahü teâlâ, gerçeği söylemekten çekinmez.) [Ahzâb 53]

  5. #5
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: BİR HADİS BİR YORUM

    İslâm Dîni, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını, hiçbir nizâm ve sistemin veremediği müstesnâ bir makâma sâhib kılmıştır. Nitekim Cenâbı Hakk Kurânı Kerîminde

    Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. (50) buyurmuştur.

    Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de erkekleri, kadınların hak ve hukûkunu gözetmeye dâvet etmekte ve bu konuda:

    Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâhdan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâhın bir emâneti olarak aldınız.(51) buyurmaktadır.

    Başka bir hadîsi şerîflerinde de:

    Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır. Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım. (52) buyurur.

    Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, erkeklere, kadınlara dâimâ iyi davranmalarını tavsiye ederek:

    Müminlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır. (53) buyurmaktadır.

    Vedâ Haccındaki meşhûr hutbesinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

    Ey insanlar! Kadınlar hakkında Allâhdan korkunuz! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.buyurarak daha yedinci yüzyılda yüzyirmi dört bin müslüman hacı namzedine karşı, kadınların haklarını ilk olarak açıklamışlardır.

    Muâviye bin Hayde (r.a.) der ki; Rasûlullâh (s.a.v.)e:

    Ey Allâhın Peygamberi, bizim herhangi birimizin hanımının, kocası üzerindeki hakkı nedir?" dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Yediğin gibi onu da yedirmek, giydiğin gibi onu da giydirmek ve yüzüne vurmamak, onu kötülememek, bir de darılıp ayrı yatmaya mecbûr kaldığında onu, ancak ev içinde yapmaktır." (54) Başka bir hadîsi şerîflerinde:

    Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onları dövmeyin, onlara çirkin demeyin, fenâ söz söylemeyin! (55) buyurmuşlardır.

    Kadınlarla iyi geçinmek Kurânı Kerîmin emridir:

    Kadınlarınızla iyi geçinin; eğer onlardan hoşlanmadı iseniz bile!.. Olabilir ki bir şey, sizin hoşunuza gitmez de, Allâh onda bir çok hayır takdîr etmiş bulunur. (56)

    Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu konuda:

    Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz!" (57) buyurmaktadır. Kadınlara karşı daima hoşgörülü olmalıdır. Nitekim bir hadîsi şerîfte:

    Mümin bir erkek, mümin bir kadına kızıp darılmasın! Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa, öbüründen memnûn olabilir. (58) buyurulur.

    Bir insanın her işi ve her huyu hoşumuza gitmeyebilir. Fakat iyi niyetli ve ülfet edilir insan, kendi hanımında hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir. Onlarla kendisini memnûn ve mesûd edebilir. Bunun için ayıp aramaya değil, meziyet aramaya bakmalıdır. Zîrâ mârifet iltifâta tâbîdir. İltifatsız mârifet zâyîdir. (59)

    Dînimizde Kadın-Erkek Eşitliği:

    İslâm Dîni, kadın-erkek bütün insanların yaratılışta eşit olduğunu ilan ederek, kadını, insanlık şeref ve haysiyetine, gerçek benliğine ve kişiliğine kavuşturmuştur. Kurânı Kerîmde şöyle buyurulur:

    Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır. (60)

    Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun! (61)

    Kurânı Kerîm, kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım yapmamakta, her ikisine de aynı hak ve sorumlulukları yüklemektedir. Bununla ilgili olarak âyeti kerîmede: Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mü’min kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzî erkekler ve mütevâzî kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır. (62) buyurulur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de:

    Şüphe yok ki, kadınlar erkeklerin dengi, benzeri ve tam bir eşidir. (63) buyurur.

    Diğer bir hadîsi şerîfte:

    Kadın-erkek bütün insanlar, tarak dişleri gibi birbirlerine eşittirler(64) buyurulur.



    Hz. Ömer r.a. bir gün Medînei Münevverede Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin minberine çıkıp cemâate hutbe îrâd etmiş, hutbesinde müslümânlara, evlenirken mehri azaltmalarını söylemişti. Kadın cemâatten uzun boylu bir hanım çıkıp:

    Ey Ömer, bunu söylemeğe hakkın yoktur!

    demiş ve Kurânı Kerîmden en-Nisâ sûresinin 20. ve 21. âyeti kerîmelerini delîl göstermişti. Bunun üzerine Halîfe:

    Allâh Allâh! Kadın, Ömer’le mübâhase etmiş ve onu susturmuş!. diyerek sözünü geri almıştı. (65)

    Yine Hz. Ömer (r.a.), halîfeliği esnasında kadınlarla istişârede bulunuyor, onların görüşlerini alıyordu. Hz. Ömer (r.a.), kızı Hz. Hafsa (r.anha)’ya, kadınların kocalarından ne kadar süre ayrı kalmaya sabredeceklerini sormuş, kızının Ona verdiği cevaba uygun olarak, bu süreyi dört ay olarak belirlemiştir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Aişe (r.anhâ) hakkında:

    Dîninizin yarısını bu Hümeyrâdan öğreniniz! buyurması da dikkat çekicidir.

    Bu örneklerden; kadın için aklî ve dînî yönden herhangi bir eksikliğin söz konusu olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Eğer böyle olsaydı, aklî yönden eksik olan bir varlığın, herhangi bir dînî sorumluluğunun olmaması gerekirdi. Oysa kadın ve erkek her müslümanın, Allâhın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak hususunda aynı derecede mükellef oldukları, âyet-i kerîmelerde açıkça belirtilmektedir. (66)



    Dînî sorumluluk bakımından da erkekle kadın arasında eşitlik vardır. Kurânı Kerîmde:

    Mümin olduğu halde, erkek ve kadından kim bir takım sâlih amellerde bulunursa, işte bu gibiler cennete girerler ve zerre kadar zulmedilmezler. (67)

    âyetiyle inanıp da iyi işler işleyen herkesin, erkek olsun kadın olsun, aynı şekilde mükâfâta kavuşacakları ve kendilerine en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı belirtilmektedir.

    Başka bir âyeti kerîmede de:

    Erkek ve kadın, mü’min olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfâtlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.. (68) buyurulur.

    Bu âyeti kerîmede yüce Allâh, kadın-erkek ayırımı yapmadan, inanıp sâlih amel işleyenlere güzel bir hayat yaşatacağını müjdelemektedir.

    İslâm dînine göre kadın ve erkek, birbirlerinin hak yoldaki yardımcısı ve destekleyicisidirler. Birbirlerini Allah yolunda ilerlemeye teşvik ederek, yaratılışlarının amacı olan dünyâ ve âhıret mutluluğunu kazanmaya çalışırlar. Kurânı Kerîm de:

    Mümin erkekler de, mümin kadınlar da birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allaha ve Rasûlü’ne itâat ederler. İşte bunları, Allah rahmetiyle bağışlayacaktır. Gerçekten Allah, Azîzdir, Hakîmdir.(69) buyurarak kadını hakîkî mânâda insan olma mertebesine ulaştırmıştır.

  6. #6
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Tefekkür gibi ibadet yoktur..

    Tefekkür, dinimizde önemli bir ibadettir. Tefekkür, günahlarını, mahlukları ve kendini düşünmek Allahü teâlânın yarattığı şeylerden ibret almaktır. Kuran-ı kerimde iyiler övülürken buyuruluyor ki:
    (Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken hep Allahı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını inceden inceye düşünürler. Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen [boş, manasız şeyler yaratmaktan] münezzehsin. Bizi Cehennem azabından koru derler.) [A. İmran 191]

    Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
    (Allahü teâlânın azameti, Cennet ve Cehennem hakkında bir an tefekkür, bir geceyi ihya etmekten iyidir.) [Ebuşşeyh]

    (Tefekkür, ibadetin yarısıdır.) [İ. Gazali]
    (Tefekkür gibi kıymetli ibadet yoktur.) [İbni Hibban]
    (Biraz tefekkür, bir sene [nafile] ibadetten kıymetlidir.) [K. Saadet]

    (Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardından gelişinde [uzayıp kısalmasında] akıl sahipleri için elbette ibret verici deliller var [A. İmran 190.] âyeti varken nasıl ağlamayım? Bu âyeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun!) [İ. Hibban]

    (Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde düşünün, zatı hakkında düşünmeyin!) [Beyheki]
    (Sükutu tefekkür, bakışı ibret olup çok istiğfar eden kurtuldu.) [Deylemi]

    Âlimler buyuruyor ki:
    Tefekkür, insanı bilgili eder. Bilgili olan da amel eder. (Vehb bin Münebbih)

    Tefekkür, iyilik ve kötülüğünü gösteren bir aynadır. (Fudayl bin Iyad)

    Allahü teâlânın azametini düşünen insan, Ona isyan edemez. (Bişr-i Hafi)

    Tefekkür zekayı açar. (İmam-ı Şafii)

    Dünyayı düşünmek, ahirete perdedir. Ahireti düşünmek, gafletten kurtarıp hikmet konuşturur. (Ebu Süleyman Darani)

    Her fırsatta Allahü teâlânın yarattıklarını tefekkür etmelidir. Mesela eline bakmalı. Parmakları olmasaydı, bir şeyi tutup alması ne kadar zor olurdu. Yahut parmakları hiç kıvrılmasaydı, eller hiç olmasaydı, gözümüz olmasaydı, gözümüz başka yerde olsaydı, halimiz nasıl olurdu? Tırnağın devamlı büyüdüğü gibi, dişlerimiz de büyüseydi ne olurdu? Dişlerimiz kemikle beraber olsaydı, çürüyünce nasıl çekilecekti? Saç uzadığı halde, kaşın ve kirpiğin uzamadığını düşünmeli. İnsan kavak gibi büyüyüp gitseydi, ne olurdu? Bitkilerin, meyvelerin yaratılışını, yıldızların, gezegenlerin bir ahenk içinde oluşunu düşünmeli. Bunları ne kadar mükemmel yarattığı için Allahü teâlâya hamd etmeli! Böylece insanın imanı da kuvvetlenir. Fakat devamlı bunlarla uğraşıp da kendine gereken fıkıh bilgisini ihmal etmek ise çok tehlikelidir.

    Tefekkür, dört türlü olur:
    1 Allahü teâlânın mahluklarındaki güzellik ve faydaları düşünmek, Ona inanıp Onu sevmeye sebep olur.

    2 Onun vaat ettiği sevapları düşünmek, ibadet yapmaya sebep olur.

    3 Onun bildirdiği azapları düşünmek, Ondan korkmaya, kötülük etmemeye, günahtan kaçmaya sebep olur.

    4 Onun nimetlerine, ihsanlarına karşılık, nefsine uyarak günah işlediğini, gaflet içinde yaşadığını düşünmek, Allah’tan utanmaya sebep olur. Allahü teâlâ, yerlerde ve göklerde bulunan mahlukları düşünerek ibret alanları sever.

    Hz. Musanın ümmetinden biri, 30 sene ibadet eder, bir bulut kendisine gölgeler. Bir gün bulut gelmez, güneşte kalır. Annesi, (Bir günah işlemişsindir) der. Çocuk, (Hayır, günah işlemedim) der. Annesi, (Göklere, çiçeklere bakıp da Yaratanın azametini düşünmediysen, bundan büyük hata olur mu?) der.

  7. #7
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: Kibirlenenler cennete giremez

    Kibir, büyüklenme, kendini büyük gösterme anlamına gelir. İnsanoğlunun üzerinde en çirkin duran elbise kibirdir. Kibre kapılan insan kendisini başkalarından bazı özellikleri ile büyük ve ayrıcalıklı görür, ki bu da insanların arasındaki ilişkiler de büyük zararlar ortaya çıkarır. Kibir insanın başkalarıyla sağlıklı diyalog kurmasını önler, böyle kimseler toplumda sevilmez, saygı görmez. Dinimiz kibri kötülemiş ve insanların kibre kapılmamasını tavsiye etmiştir. Bu duygunun ne kadar büyük felaket olduğuna dair bir çok ayet ve hadis vardır. Şeytanın lanetlenmesi, Nemrudun, Firavunun ilahlık iddia etmesi, Ebu Cehilin ve Abu Lehebin Peygamber Efendimize düşman olması kibirleri nedeniyledir.
    İnsanlar ne soyları, ne aileleri, ne renkleri, ne dilleri, ne sosyal statüleri ne de gelir seviyeleri ile ölçülebilirler. İnsanlar eşittir, kimin kimden üstün olduğu ahiret gününde Allahın karar vereceği bir husustur. Gerçek mümin benliğini ileri çıkarmaz, kibre kapılmaz, başkalarına her zaman alçak gönüllü muamelede bulunur.

  8. #8
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: İlimsiz amel meyvesiz ağaca benzer..

    Ey iman edenler, Allahtan hakkıyla korkun ve sakın müslüman olmak dışında bir hal üzere ölmeyin. Ey Âdemoğlu, amelsiz ilim, peşinden yağmur gelmeyen şimşek ve yıldırıma benzer, ilimsiz amel meyvesiz ağaca oenzer. Ameli olmayan alim, oksuz yaya benzer (hedefine ulaşamaz). Zekâtsız mal, taş üzerine tuz ekmeye benzer (ondan bir nayır çıkmaz.) Ahmak birine yapılan öğüt, hayvanlara sunulan inci ve mücevhere benzer. Kalbi katı olann yanında bulunan ilim, taşın su içinde olmasına benzer (Su içindeki taş yumuşamadıgı gibi, kalbi katı kimseye de ilim tesir etmez). İsteksiz kimselere verilen vaaz, kabirlerin yanında güzel sesle nağme okumaya benzer. Haramdan verilen sadaka, elbiseye bulaşan bir necaseti sidikle yıkamaya benzer. Zekâtsız namaz, ruhu olmayan bedene benzer. Tövbesi olmayan alim, temelsiz kurulan eve benzer. Onlar Allahın mekrinden (gizli imtihanından) güvende mi oldular. Halbuki helak olan kimselerden başkası Allahın mekrinden emin olmaz.

  9. #9
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: BİR HADİS BİR YORUM

    Mümin müminin aynasıdır. Onun üzerinde bir şey gördüğünde onu alır, atar."(1) buyurulur. Müminin, mümin kardeşinin aynası olması, nasıl ki ayna, kendisini göremez, insan da kendisini göremeyebilir, aynaya bakan insan aynada yani bir başka nesnede kendini görür, dolayısıyla hatalarını da görür. Aynen bu misalde olduğu gibi hatalarımızı görmenin önemli yollarından biri de mümin kardeşlerimize bakmamızdır. Hadis aynı zamanda bize ferdin toplum içinde çiçek açtığını, ferdî kabiliyetlerinin inkişaf ettiğini göstermesi açısından da önemli bir noktaya işaret ediyor. Ferd kendini toplumdan tecrid ederse, tabiati itibariyle medenî ve sosyal bir varlık olduğundan hem tabiatına ters bir yola girmiş olacak hem de kabiliyetlerini inkişaf ettirme yolunu kendisine kapamış olacaktır. Müminler genel manada iyi olduklarından onların birbirlerine bakmaları sâlih/doğurgan bir daire meydana getirecektir.
    Allah'ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basîret sahibi gerçek müminler, kendi kusurlarını, Allah'ın, gösterdikleri kulluk performansının bir neticesi ve lütfu olarak görebilir ve kendilerini düzeltebilirler. Gazali, İhya isimli eserinde, bir insanın kendi kusurlarını dört yolla görebileceğini söyler:
    1-Kalbin kusurlarını bilen, insanı bozulmaya götüren hallere vâkıf bir kâmil mürşide gitmek suretiyle,
    2-Sâdık, mütedeyyin ve basîret sahibi bir mümin kardeş bulup onunla, birbirlerini kontrol edeceklerine dair sözleşmekle,
    3-Düşmanlarına bakıp onların dilinden kendi aleyhindeki konuşmalardan öğrenerek,
    4-Mümin, müminin aynasıdır. Dolayısıyla kendi gibi diğer müminlere bakıp onların hata ve kusurlarından hareketle benzer hataların kendisinde de olabileceğini düşünerek kendi kusurlarını görebilir. Hz. İsa'ya, seni kim terbiye etti, diye sormuşlar. O da: Ben, cahillerin cehaletini kötü bulduğum için ondan uzaklaştım, diye cevap vermiş.(2)
    "Müminin mümin kardeşiyle olan durumu, birbirini yıkayıp temizleyen iki el gibidir."(3) hadisi de kardeşlerin durumunu çok güzel misallendirir. Ellerimizi yıkarken, iki el artık zihnimizden silinmiş tek el haline gelmiştir. İnananlar da birbirlerinde fani olacak şekilde bir kardeşlikle birbirlerine bakmalılar ki birbirlerini günahlardan arındırsınlar.
    "Mümin müminin kardeşidir. O yokken ona ait korunması gereken şeyleri korur, başkalarının tarlasına verebilecekleri zararlarına da engel olur."(4) Hadiste ifade edildiği üzere kardeşlik hukukunun bir gereği de kardeşine ait olan malları korumaktır.

    Kaynaklar:
    1-Münâvî, Feyzu'l-kadîr, 6/352.
    2-Gazali, İhyau ulûmi'd-din, 3/146-148.
    3-Kenz, 1/155.
    4-Kenz, 1/152.

  10. #10
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.07.06
    Mesajlar: 8.139
    Teşekkür ve Beğeni

    RE: BİR HADİS BİR YORUM

    Ebü Rukayye Temîm İbni Evs ed-Darî radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem :

    "Din nasihattir" buyurdu. Biz kendisine:

    - Kimin için nasihattir? dedik. Peygamber Efendimiz:

    - "Allah, Kitabı, Resulü, mü'minlerin yöneticileri ve tüm müslümanlar için nasihattir" buyurdu.[1]

    Açıklamalar

    Nasihat, Arap dilinin en kapsamlı kelimelerinden biridir. Bazı dil bi*limciler, Arapçada nasihat ile felah kelimeleri kadar dünya ve ahiret hayırlarını bünyesinde toplayan kelime olmadığını söylerler.

    Nasihat sözlükte öğüt vermek, iyi ve hayırlı işlere davet, kötü ve şer olan şeylerden nehyetmek, bir işi sadece Allah rızası için yapmak, yırtık olan elbiseyi dikmek, balı mumundan süzüp arındırmak gibi çok çeşitli ve muhtevalı manalar ifade eder.

    Hadisin anlamı "Dinin direği ve dini ayakta tutan nasihattir" demektir. Buna göre nasihat, neredeyse din ile aynı manada kullanılmış gibi bir intiba vermektedir. Bu, konunun önemini anlatması açısından böyledir. Nitekim, "Hac Arafattır"[2] hadisi de, haccın temelinin ve hac sayılmasının şartının Arafat'ta bulunmak olduğunu, Arafat'ta bulunmayanın haccının olmayacağını anlatır.

    Nasihat hadisi, cevamiü'l-kelîm denilen, az sözle pek çok manalar ifade eden hadislerden biridir. Bu sebeble İslam alimleri, nasihat hadisini, İslam’ın esasını oluşturan hadislerden biri ve en önemlisi kabul ederler.

    Bu kısa açıklamalar, nasihatin, dilimizde çokça kullanılan, büyüğün küçüğe verdiği sözlü öğütlerden ibaret olmadığını ortaya koymuş oluyor.

    Şimdi nasihatla kastedilen geniş ve kapsamlı manalara ve anlatımlara, hadiste zikredilen esaslar dahilinde açıklamalar getirebiliriz.

    a. Dinin Allah için nasihat oluşu:

    Bir mü'min için öncelikler vardır. Bunların başında Allah'a iman, ilk sırada yer alır. Tabiî ki Allah'a iman, sadece "inandım" demekle yerine gelmiş olmaz. Nitekim ayet-i kerîmede: "İnsanlar "inandık" demekle, imtihandan geçirilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?"[3] buyurulur. İşte dinin Allah için nasihat oluşunun ilk basamağı Allah'a imandır. O'na şirk koşmamak, O'na kulluk ve ibadette ihlaslı davranmak, daima Allah'a itaat üzere olmak, O'na isyandan şiddetle kaçınmak, Allah için sevmek, Allah için buğz etmek, Allah'a itaat edene dost, isyan edene düşman olmak, Allah'ı inkar edenlerle cihad etmek, nimetlerine şükretmek, insanları bu sayılan vasıflara davet ve teşvik etmek, bütün insanlara nezaket göstermek; işte bunlar Allah'a imanın gereği ve dinin Allah için nasihat oluşunun îcabıdır. Müslümanın bütün söz ve davranışlarında bun*ların gereğini yerine getirmesi, hem dünyada hem de ahirette kendisine fayda verir.

    b. Dinin Allah'ın Kitabı için nasihat oluşu:

    Allah'ın Kitabından maksat Kur'an-ı Kerîm'dir. Bir müslüman, bütün semavî kitapların Allah katından indirildiğine, Kur'an'ın o kitapların sonuncusu ve onlara şahit olduğuna inanır. Bu konudaki inanç temelleri şunları da içine alır:

    Kur'an'ın Allah kelamı olduğu, Allah tarafından gönderildiği ve yine O'nun tarafından korunacağı, kul sözlerinden hiçbirinin ona benzemediği, kullardan hiçbirinin onun bir benzerini getiremeyeceği gerçeklerini kabul edip inanmak. İşte bütün bunlar, Kur'an'a yönelik inanç esaslarıdır.



    Dinin Kur'an için nasihat oluşuna şu prensipleri de ilave etmemiz gerekir: Kur'an'ı okumak ve hıfzetmek. Çünkü Kur'an'ı okumakla ilim ve irfan kazanılır; nefs temizliği ve gönül saflığı elde edilir; insanın takvası artar. O halde Kur'an'ı okumak, sadece lafzını okuyup sevap kazanmak değil, Kur'an bilgisine sahip olmaya gayret etmek anlamındadır. Şunu da hemen ifade edelim ki, Kur'an okumakla insan büyük sevap kazanır ve Kur'an kendisini okuyana şefaatçi olur. Ancak bunların tahakkuk etmesi için bir takım şartların yerine getirilmesi gerekir.

    Kur'an okurken ona saygı ve ta'zim göstermek, tecvidine ve adabına riayet ederek okumak, harflerinin hakkını vermek, huşu içinde okumak gerekir. Bu konu, Kur'an'ın kıraatı ile ilgili kitaplarda genişçe ele alınır.

    Kur'an'ı okurken manalarını düşünmek, ayetlerin mahiyetini anlamaya çalışmak icab eder. Nitekim Allah Teala: "Bunlar Kur'an'ı düşünmezler mi? Yoksa kalbleri kilitli midir?"[4] buyurarak bizi uyarır.

    Kur'an-ı Kerîm'i müslüman nesillere öğretmek, Kur'an'ın korunması konusunda onlara mes'uliyetlerini hissettirmek, ona dil uzatanlara karşı müdafaa görevini yerine getirmek, her müslümanın vazifesidir. Kur'an'ı öğrenmek ve öğretmek bizler için izzetin, şerefin ve saadetin önemli bir vesilesidir. Peygamber Efendimiz "Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretenlerinizdir"[5] buyurmuşlardır. Bütün müslümanların Kur'an'ı okumayı öğrenmeleri ve ayrıca onu anlamaya çalışmaları, üzerlerine düşen önemli görevlerden biridir. Bütün yeryüzü müslümanları, buna özel bir ilgi ve ihtimam göstermelidirler. Çünkü bu konu, müslümanların müştereklerinin başında gelir.

    Kur'an'ı anlamak ve onunla amel etmek esastır. Anlama azmi olmadan ve sevap kazanma duygusundan mahrum olarak sadece okumak ve amel etmeksizin sadece anlamak bir hayır ve fazilet olarak kabul edilemez. Amel edilmeyen bilgi fayda vermediği gibi hoş da karşılanmaz. Allah Teala: "Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük gazaba sebeb olur."[6] buyurur.

    Kur'an ilimlerinin her birini öğrenmek, neşretmek, muhkemini, müteşabihini, nasih ve mensühunu, umum ve hususunu bilmek de ümmet üzerine farz olan hususlardır. Bu konularda alim yetiştirilmezse topyekün ümmet sorumlu olur.

    Buraya kadar ana hatlarına işaret etmeye çalıştığımız hususlar, dinin, Kur'an için nasihat oluşunun çerçevesini meydana getirir.

    c. Dinin Allah'ın Resulü için nasihat oluşu:

    İslam, Allah katından insanlığa gönderilen son din, Kur'an son kitab olduğu gibi, Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de en son peygamberdir. Bir mü'minin Peygamber Efendimiz'le ilgili inancı şu esasları da ihtiva etmelidir. Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğunu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek. Allah Resülü'nün Kur'an ve sahih sünnetle getirip bildirdiklerine iman etmek. Onu sevip itaat etmeyi, Allah'ı sevip itaat etmek gibi kabul etmek. "Ey Muhammed de ki: "Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın"[7]; "Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş olur"[8] gibi Kur'an ayetleri bunun delîlidir. Allah'ın Resülü'nü dost edinenleri dost, düşmanlarını düşman bilmek. Ehl-i beytini ve ashabını sevmek, Peygamber'e inanmanın gerekleridir.

    Hz. Peygamber'in sünnetini ihya edip hayata geçirmek, bid'attan ve bid'atçılardan kaçınmak, İslam'ın davetini yeryüzüne yaymak, sünnet ilimlerini öğrenmek, bunları başkalarına da öğretmek, ilmi öğrenir ve öğretirken edeblerine riayet etmek, alimlere saygı göstermek, terbiye ve nezaket kaidelerine uymak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem' in ahlakıyla ahlaklanıp edebiyle edeplenmek gibi görev ve sorumluluklar, her müslümanın hassasiyetle uyması gereken esaslardır.

    Belli başlılarını sıralamaya çalıştığımız bu prensipler, dinin, Allah'ın Resulü için nasihat oluşunun ne anlam ifade ettiğini ortaya koyar.

    d. Dinin mü'minlerin yöneticileri için nasihat oluşu:

    Hadiste geçen "eimme" tabirini, yöneticiler diye tercüme ettik. Esasen bu kelime, "imam" kelimesinin çoğuludur. İmam ise, toplumun önünde bulunan ve onlara önderlik yapan, toplumun da kendisine uyduğu kişidir. Daha özel anlamıyla imam, İslam ümmetinin başında bulunan liderdir. Ümmet denilmesinin sebebi de, bir imama tabi olduklarındandır. Bu lidere imam, halife, emir, sultan ve bunlara benzer isimler verilmiştir. Hangi adla anılırsa anılsın, imam, ümmetin önünde, onlardan sorumlu olan ve onları yöneten kişidir. Toplum içinde devletin yöneticisi adına hüküm verme yetkisine sahip kılınan herkes, her seviyedeki yönetici bu tabirin kapsamına girer. Ayrıca toplumda doğruyu ve yanlışı bildirme vazifesiyle mükellef olan alimler, insanlara örnek olması gereken mürşidler ve muslihler de bu tabirin muhtevasına dahildirler.

    Muhteva tesbitini yaptıktan sonra, konunun esasına yönelik açıklamalara geçebiliriz.

    Müslümanları yönetenler, onların işlerinin başına geçenler, müslümanlardan olmalıdır. Çünkü müslümanların kendilerini yönetenlere itaat etmeleri bir fariza, bir vecîbe, bir zorunluluktur. Müslüman olmayanlara nasıl itaat edilebilir? Allah Teala şöyle emreder: "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Resüle itaat edin ve sizden olan buyruk sahibi yöneticilere itaat edin"[9]. Bizlerin yöneticilere nasihatımız, onlara karşı vazifemiz, kendilerinin iyi ve dürüst olmalarını, doğru yolu bulmalarını, adaletli davranmalarını istemektir. Onlara karşı saygımız ve sevgimiz, şahıslarını tanımamıza veya birtakım özel işlerimizi onlar vasıtasıyla gerçekleştirmemize bağlı olamaz. Böyle bir saygı ve sevgi dinimiz nazarında makbul de sayılmaz. Yöneticilerin adil idareleri altında bütün İslam ümmetinin birliğini ister, bunun için gayret ederiz. İslam ümmetinin parçalanmışlığı yüreğimizi yaralar; insanların zalim yöneticilerin zulmü altında inlemesi, içimizi parçalar. Bu sebeble "yeryüzünü, Allah'ın halis kulları, gerçek mü'minler idare etmelidir" deriz ve bunun tahakkuku için var gücümüzle çalışmamız gerektiğine inanırız.

    Dinin idareciler için nasihat oluşu, şu prensipleri de içine alır:

    - "Hak üzere oldukları sürece onlara yardımcı olmak, hakdan ayrılmamaları yönünde onları uyarmak, yaptıkları yanlışları hatırlatmak, bunları yaparken kendilerine karşı yumuşak ve nezaket kaideleri içinde davranmak, yöneticilerine nasihatkar olmayan, zalime "sen zalimsin" demeyen, nasihatçılarının ağzı kilitlenmiş, hak söze karşı da kulakları tıkanmış olan bir ümmette hayır olmayacağını bilmek.

    - Emir olan kişinin arkasında namaz kılmak, ona toplamakla yükümlü olduğu zekatı vermek, onunla birlikte cihada gitmek, kendisine hayır dua etmek, yalancı övgülerle onu aldatmamak.

    - İşaret ettiğimiz bu noktalar, dinin imamlar yani yöneticiler için nasihat oluşunun neler ihtiva ettiğini ortaya koyar. Bunların izahı ve uygulama safhası ile ilgili açıklamaların yeri burası değildir. İslamî ilimlerin her birinde, ilgili oldukları bölümlerde konuya gereken önem ve hassasiyet gösterilir. Ancak doğrudan doğruya devlet yönetimiyle ilgili eserler de telif edilmiştir. Belli başlı bilgileri bu çeşit eserlerde bir arada ve topluca bulabiliriz.

    Alimler, mürşidler ve muslihleri de toplumun önderi ve yöneticileri olarak kabul edenler bulunduğunu söylemiştik. Buna göre, Allah'ın Kitabı ve Resulü'nün sünnetinin anlaşılıp hayata geçirilmesinde alimlerin sorumlulukları çok büyüktür. Onlar Kitap ve Sünnet'in emir ve yasaklarını, kendi heva ve hevesleri, sapık düşünce ve anlayışları doğrultusunda çarpıtmaya çalışanlara karşı koyma ve onların yanlışlarını, hatalarını ilmî bir tarzda reddetme mes'uliyeti taşımaktadırlar. O halde öncelikle alimler, mürşid ve muslihler dini çok iyi bilip, kendileri salah bulmuş olmalıdırlar. Kendileri salah bulmayanların başkalarını ıslah etmeleri mümkün olmaz.

    Din alimleri, toplumu yöneten idarecilere, Allah'ın Kitabı ve Resülü'nün sünneti yönünde nasihat etmeyi ve kendilerini hakka davet etmeyi büyük ve şerefli bir görev saymalı, bu hususta görevlerini yerine getirmezlerse, Allah katında en büyük sorumluluktan kaçmış olmanın cezasını çekeceklerini bilmelidirler. Çünkü "En büyük cihad, zalim idarecice karşı hakkı haykırmaktır"[10]. Bunu yerine getirmediği gibi, zalimlerin zulümlerine ortak olan, onları tutan, azgınlıklarına göz yuman, zalimlere övgüler yazanlar Allah katında nasıl makbul olabilir ve Cenab-ı Hakk'ın huzurunda nasıl hesap verebilirler?

    Gerçek alimler, her asırda ümmete yol ve yön göstermiş, toplumu sapmaktan korumuş, yöneticileri de gerektiği şekilde ikaz etme görevini yerine getirmişlerdir. Bunu yapmayanların bulunuşu, bütün ulemayı, muslihleri ve mürşidleri suçlamayı gerektirmez, gerektirmemelidir. Çünkü alimlere her asırda şiddetle ihtiyaç duyulmuştur. Ümmete düşen görev, gerçek alimlere tabi olmaktır.

    e. Dinin tüm müslümanlar için nasihat oluşu:

    Bütün müslümanların alim olması, alim olanlarının da her şeyi bilmesi mümkün değildir. Her yaştan, her renkten, her ırktan, her cinsten ve her seviyede insanıyla ümmet bir bütündür. Burada herkesin birbirine karşı vazife ve mes'uliyetleri vardır. İşte bunları öğrenmek, öğretmek, din ve dünyalarına ait faydalı olan şeyleri insanlara göstermek, onlara yardımcı olmak, kusurlarını örtmek, onlara eziyet etmemek, iyilikleri emir, kötülükleri nehyetmek, başkalarını aldatmamak, haset etmemek, hürmet, şefkat ve merhameti aralarında yaymak, kendisi için arzu ettiklerini onlar için de istemek, kendi nefsi için arzu etmediklerini onlar için de istememek, canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumak ve müdafa etmek, dinin bütün müs*lümanlar için nasihat oluşunun gereğidir.

    Bu açıklamalardan sonra, nasihatin din ve İslam anlamına kullanıldığını söyleyebiliriz. Başlangıçta ifade ettiğimiz ve bu açıklamalar*la görüldüğü üzere nasihat, yaygın olarak anlaşıldığı gibi sadece "öğüt vermek" anlamında kullanılmış değildir.

    Hadisten Öğrendiklerimiz

    1. Nasihat dinin emirlerinden olup farz-ı kifayedir. Gücü yeten herkes, gücünün yettiği nisbette nasihatten sorumludur.

    2. Nasihat sadece "öğüt vermek" değil, dinin bütün emir ve yasaklarını ihtiva eden bir mana taşır.

    3. Müslümanlar bir imamın önderliğinde Allah, Kur'an ve Resul inancına dayalı ümmet olma azmi, gayreti ve kararlılığı içinde bulunmak ve neticede yeryüzünde bunu gerçekleştirmekle mükelleftirler.

    4. Nasihati kabul edilecek kişinin nasihat etmesi vacip olur.

    5. Nasihat edene bir kötülük geleceğinden korkulursa, onun nasihati terketmesine ve şartlar teşekkül edinceye kadar beklemesine ruhsat vardır.





    [1] Müslim, İman 95. Ayrıca bk. Buhari, İman 42; Ebü Davüd, Edeb 59 Tirmizî, Birr 17; Nesaî, Bey'at 31, 41
    [2] Tirmizî, Tefsîri süre (2); Ebü Davüd, Menasik 68
    [3] Ankebut süresi (29), 2
    [4] Muhammed süresi (47), 24
    [5] Buharî, Fezailü'l-Kur'an 21
    [6] Saf süresi (61), 2-3
    [7] Al-i İmran süresi (3), 31
    [8] Nisa süresi (4), 80
    [9] Nisa süresi (4), 59
    [10] Ebü Davud, Melahim 17; Tirmizî, Bey'at 37

Sayfa 1 Toplam 17 Sayfadan 12311 ... SonuncuSonuncu

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Bu Sahabe Efendimiz (r.a) Kimdir..?
    Konu Sahibi Çoban Uveys Forum Ashab-ı Kiram (Sahabeler)
    Cevaplar: 255
    Son Mesaj: 04-11-2008, 00:01
  2. Ey Rabbim !!!!
    Konu Sahibi nurus Forum Dini sohbet
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 04-06-2008, 05:02
  3. mutluyum, mutlusun, mutlu degiller.
    Konu Sahibi nurus Forum Dini sohbet
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16-05-2008, 19:44
  4. Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 01-03-2008, 03:42
  5. AKNE ve SİVİLCELER
    Konu Sahibi Ravza_Nur Forum Sağlık ve Yaşam
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24-10-2007, 11:17

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •