Osmanlı, daha kuruluş yıllarında yüzünü Batı'ya çevirmişti. Zîrâ Batı, İslâm'la müşerref değildi ve bunu temin edecek sahabe misâl alperenler bekliyordu. Bu alperenlerin vasıfları vardı. Onlar, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabeleri gibi, yaşamaktan çok yaşatmak azminde olmalıydı. Yurtlarını bırakıp Afrika'ya, Asya'ya, İspanya'ya gidebilecek ölçüde hâneperestlikten uzak yaşamalı, başkasının iyiliğini kendisine tercih edebilecek kadar diğerkâmlık duygusuyla dolu olmalıydı. Bu alperenler, Mevlâna'nın, Hacı Bektaş'ın, Ahi Evran'ın, Yunus Emre'nin, Şeyh Edebalı'nın talebeleriydiler.

Hâdiselerin şekillenmesi sebeplere bağlıdır. Kaderin tecellisi sebepler perdesinin arkasından gelir. Kur'ân-ı Kerîm inmeden önce asırlar ona hazırlanmıştı; Arap Yarımadası'nda beşeriyet şaşırmış, İran, Rab olarak ateşi bilmiş, Roma her türlü ahlâksızlıkla nam salmış, dünya bunalmış ve bir peygamber bekliyordu. Bu beklenti, sebeplerin tamam olduğu mânâsına geliyordu. Evet, mevsimi gelmeden çiçek açmıyor. Selçuklu Türkleri Malazgirt Zaferi'nin ardından Anadolu'yu yurt edinmiş, peşi sıra kurdukları devletlerle Anadolu'yu baştan başa mâmur etmişlerdi. Gerçekleştirdikleri bu faaliyetler iki büyük işgal ile kesintiye uğrayacaktır. Anadolu, Batı'dan haçlı saldırıları, Doğu'dan da Moğol işgâli ile hercümerç içinde kalmıştı. Bunlara ilâveten öteden beri sürüp gelen Şii-Batınî faaliyetleri, Anadolu'yu siyasî otoriteden mahrum kılmış, sosyal çatışmalar ve ekonomik buhran, kitleleri şaşkınlık içerisinde bırakmıştı. Moğol baskısından kaçan pek çok idareci ve âlim, Batı Anadolu'ya sığınmıştı.

Bu yaşananlar, Anadolu için doğum sancılarıydı. Zîrâ Musa'nın olduğu yerde Firavun değil, Firavun'un olduğu yerde Musa var oluyordu. Yani evvela küfrün zehirden tadı emiliyor, sonra panzehir olarak Hak yetişiyordu. Bu sancılar Osmanlı'nın doğumu içindi. Anadolu'ya hekim yahut hekimler gerekmekteydi. Ve Rabb'in yönlendirmesiyle İslâm dünyasının en doğusundan, Belh'ten Hz. Mevlâna (ö.1273) kalkıp gelecek ve yine İslâm dünyasının en batısından Endülüs'ten Hz. Muhyiddin İbn Arabî (ö.1240) yola çıkacak, Anadolu'nun hizmetine girecektir. Böylece Moğol fitnesine karşı onlar bir Musa rolünü alacak ve gelecekte doğacak Osmanlı güneşine zemin hazırlayacaklardı.

Hz. Mevlâna ve Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî yalnız değillerdi. Benzer şekilde o dönemde Hacı Bektaş (ö.1271), Ahi Evran, Yunus Emre (ö.1320), Şeyh Edebalı, Hoca Ahmed Yesevî (ö.1167), Abdulkadir Geylani (ö.1167), Ahmed Rıfai (ö.1182), Necmeddin Kübra (ö.1221), Necmeddin Razi (ö.1256), Şihabuddin Sühreverdi (ö.1234) gibi kutup şahsiyetler etrafında şekillenen dergâhlar, buralarda pişen dervişler, ehl-i irfan fedakâr Anadolu insanının ortaya çıkışına çalışmışlardı. Meselâ Yunus Emre, tarikat büyüklerinin Arapça ve Farsçada dile getirdikleri güzellikleri, Türkçe olarak terennüm etmiş, ezilmiş bir toplumdan yücelmiş bir ruh yetiştirebilmiştir. O ve onun gibi düşünenlerin fikirleriyle yoğrulan bu topraklarda yeniden büyük bir devlet kurmanın rüyaları görülmüştür. Yunus, Anadolu insanının gönlünde o kadar yer etmiştir ki, bugün Anadolu'nun ondan fazla köşesinde Yunus mezarına rastlamak mümkündür. O dönemde Türkçe olarak yazılan ve ahiler arasında elden ele dolaşan Fütüvvetnâmeler, siyasî ve ictimaî yönden şaşkınlık içinde bulunan Selçuklulara istikamet vermiştir. Endülüslü meşhur mutasavvıf ve mütefekkir İbnu'l-Arabî 1202'de Bağdat'tan Anadolu'ya gelmiş, bir müddet Malatya ve Konya'da ilim ve irfan meclisleri düzenleyip talebeler yetiştirmiş, Anadolu için gereken hizmeti ifa ettikten sonra geri dönmüştür. Köylerde ve yaylakta yaşayan Türkmenleri, Horasan ereni Hacı Bektaş-ı Veli, hakikatle aydınlatmıştır. Bektaşiliğin el kitabı sayılabilecek Makâlât adlı eser, Ahmed Yesevi'nin Fakirnâme isimli eserinin açıklaması gibidir. Bu sâyede Yesevilik Anadolu'nun dört bir köşesinde hayat bulmuştur. Nihayet Belh'ten Anadolu'ya teşrif eden Hz. Mevlânâ, Mesnevî ve Divân-ı Kebir gibi eserlerle bütün Anadolu'yu kucaklamış; Müslüman olan olmayan herkesi, hattâ işgalci Moğolları bile sinesine çağırarak, halka ve yöneticilere derinden tesir etmiştir. Nitekim Anadolu'ya hükmeden Moğol hânedanı, kısa zaman sonra İslâm'ı seçmiştir.

Evet, 'Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler? Dikenden gül bitiren, kışı da bahara döndürür. Selviyi hür bir hâlde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir' diyen, bu işin sancısını çeken ve çevresine her daim istikbalin gür sesinden muştular saçan Hz Mevlâna ve ondan sonra vücut bulacak olan Mevlevilik, Osmanlı'yı hiç terk etmeyecek, tahta oturan her padişahın kuşağını dualarla bağlayacaktır. Söz konusu bu güçlü tasavvuf geleneğinin yanında, İbn Battuta'nın belirttiği üzere Anadolu'nun kasabalarında bile var olan medreseler, ilmin bayrağını indirmeyecek ve onu gelen atlıya devredecektir. Adı geçen bu büyük zâtlar ve eserler; Anadolu'da kurulan Selçuklular, Dânişmentliler, Saltuklular, Artuklular, Ahlatşahlar, Mengücekler gibi devletler ve uçlarda kurulan ikinci nesil beyliklerle, Karaman'dan Tire'ye, Beyşehir'den Selçuk'a, Aksaray'dan Harput'a, Küçük Asya'yı bir ilim ve irfan meclisi hâline sokacak, bu birikim kısa bir süre sonra Osmanlı adı altında bir medeniyet perspektifine kapı açacaktır.

Evet kader, Anadolu'yu, Hakk'ı temsil makamını yüzlerce yıl bihakkın îfa edecek Osmanlı için yoğurmuştur. Anadolu irfan ve aşk ile mayalanmıştır. Anadolu insanı, adı geçen şahsiyetlerden aldığı feyzle yaşamamış, yaşatmıştır. Yurdunu ve sıcak yuvasını arkasına alarak, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce adını, sahabe misâl bir ıstırap ve aksiyon ile güneşin doğup battığı her yere ulaştırabilme gayreti içinde olmuştur.

Aşk ve irfan ile mayalanmış, hafızası bu şekilde kurulmuş Anadolu, yirminci yüzyılın başlarında bir kere daha hafızasının uyanmasıyla kendinden dışarıya ve uzağa doğru yola çıkmıştır. Bu alperenler, Hz. Mevlâna'dan, Yunus Emre'den, İbn Arabî'den, Bediüzzaman'dan, Fethullah Gülen Hocaefendi'den kalblerine ve zihinlerine vuran bir irfan ile bütün dünyaya açılmış ve açılmaya devam ediyorlar. Evet, yine kuşatıcı, müşfik bir vizyon çiziyorlar; ancak bu politik ve siyasî emperyal maksatlarla ilgili bir misyon değildir. Onlar, dünyevî, seküler bir iktidar düşüyle hareket etmiyor, insanların kalblerine ve gönüllerine gidiyorlar. Bu gidiş, mercek altına alındığında, bizatihi 'gidiş'in kahramanı ve öznesi olan insan tipine yoğunlaşıldığında, ete kemiğe bürünmüş bir aşkla, bir irfanla, bir kendinden vazgeçişle karşılaşılacaktır. Bu gönül insanları, olsa olsa aşk ve irfan dergâhlarında mayalanmış modern zaman dervişleridir.



Kaynaklar

- Mehmet Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 2003.

- Heyet, "Yurt Kuran Devlet Selçuklular", Mostar, Aralık 2008.

SIZINTI DERGİSİ