Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...
Kaybolmuşluğa yakındım... İçimdeki acı hızla eksiliyordu...
Işık soluyordu, soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...
Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi, neyi kirlettiğimi...
Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden, kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil.... Gerçekten değil...
Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor.... Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor... Konuşmaya susamıştık...
Sanki ikimizde dilini, kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...
Oysa böyle bir şey yoktu... Hep buradaydık... Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...
O ışığı orada bırakıp bu dünyaya, bu hayata gönül indirdiğimiz,
her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...
Hep o soluksuz kaldığımız yerde...
Daha vakit var, o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...
Belki aynı gece,belki yıllar boyunca konuştuğumuz yerden bana geldik...susuz ve yorgun...
Yaşamaya köpekler gibi aç,ama ölüme dünden razı...
Bana geldik... Belki içimizdeki acıyı avutur, koptuğumuz ışığı ikna eder,
biraz olsun hiç yaşamamış, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar,
içimizden bir ömür çalar, yitirdiğimiz ve anlayamadığımız ne varsa uzakta bırakır,
buradan, bu hayattan yolumuza devam ederiz,sanmaya geldik...
Ağladık, hayatı özledik, çığlık attık;
ardımızda bıraktığımız ve bir kez olsun sahiden dönüp bakmadığımız
onca kırık kalp, onca vazgeçiş, onca erteleyiş, onca unutuş bir gecede bağışlanır sandık...
Ama olmadı... Bunu son kez bakışırken anladık...
Aynı anda, belki de peş peşe, derinden, çok derinden
öksüz kalan bir çocuk gibi kesik kesik ağlamaya başladık...
Engel olmaya çalışsak da,yine de kahredici bir hoşluğu vardı bu ağlayışın içimizde...
Bu hayatta sevgili olarak birlikte gidecek bir yerimiz yoktu...
Geçmişimiz bizi geri çağırıyordu... Gidecek bir yerimiz yoktu.
Bu yüzden kahredici bir boşluğu vardı göz yaşlarımızın...
Sonra sabah oldu... Sonra acı ve özlemin yerini utangaç bir boşluk aldı...
Bütün o eksik hazların yerini derin bir suçluluk duygusu aldı...
Sonra o gitti, yaramda hiç unutamayacağım bir ürperti bırakarak gitti...
Yaram ki, kimse onun kadar beni anlayamaz, yaram ki onun kadar kimse beni sevemez...
Gözlerimden çok içimdeki yaramı sevdim ben... Çünkü ondan başka kimse bana beni gösteremedi...
Herkese, ama herkese yalan söyledim, ama bir tek o biliyordu hepsini...
Bir tek o gördü beni kendimi aldatırken... Onu unutmaya çok çalıştım...Yok saymaya...
Hayat diye içine girmediğim akvaryum kalmadı... Her mevsim mutluluk modaydı...
O akvaryumların içinde mutluymuşum gibi yaptım...
Yaramı unutup herkes ne yapıyorsa onu yapmaya çalıştım...
Akvaryumun içinde, herkes gibi camların dışında bir yeri özledim...
Bana ait olmayan bir hayatta, hiçbir ortak yanım olmayan insanlarla akvaryumun dışını özledim...
Yaramı unutup, neyi özlediklerini bilmeyen insanların özleyişlerini sevdim...
Bilmiyorum, belki bunu da kendi yaramı unutmak içim yaptım hep...
Anladım ki, nereye gitsem sonunda yarama dönüyorum...
Ne yapsam, ne etsem döndüğüm tek yer yine o eski kalbim...
Bütün o oyunlardan bana kalan o eski yadigar...
Ne kadar sevse de insan, tükenip, yorulduğu bir saat var...
Herkesin bencil bir ömrü var...
İşte en çok o zaman hatırlarım o eski kalbimi,
onca insana kendimden öç alırcasına dağıttığım kalbimi,
çok sevdiğim bir yabancı gibi hatırlarım...
Mahcup bir özlemle çağırırım onu dağıttığım yerlerden;hayatlardan,yorgun ve bencil sevgilerden...
Utanarak... Sanki kendi kalbimi geri çağırmak bir suçmuş gibi çağırırım...
Güzellik ve soyluluk saklıdır o kalpte...
Kalbimdeki kimsesiz kalmış güzelliğe ve soyluluğa vurgunumdur ben...
Onu her arzulayışımda karşıma çıkar...
Beni böyle eksik, böyle yarım, böyle susuz, böyle bir başına O bırakmıştır...
" vardır ve benim bu sonsuz susuzluğum ondandır... "
Alıntı.....