ÜSTÜN MÜSLÜMAN ŞAHSİYET
Başbakan Erdoğan, Kuveyt'e yapmış olduğu resmî ziyaret sırasında Şeyh Fahad Al-Ahmad Uluslararası Hayır İşleri Ödülü Kurulu tarafından "Üstün Müslüman Şahsiyet" ödülüyle taçlandırılmıştır (ajanslar). İslâm'a ve Müslümanlara yönelik yapmış olduğu hizmetlerden ötürü aldığı bu ödül, İslâmî vizyonda değerlendirildiğinde tenakuzlu/çelişkili olduğu câlib-i dikkattir. Şöyle ki;
- Üstün Müslüman Şahsiyeti, İslâm'ın hükümleri yerine tağûti küfür hükümleriyle hükmeder mi?
- Üstün Müslüman Şahsiyeti, Allah'ın haramlarını helal, helallerini haram kılar mı?
- Üstün Müslüman Şahsiyeti'nin düşünce merkezinde İslâm Akîdesi dışında başka bir şeyin olması düşünülebilir mi?
- Üstün Müslüman Şahsiyeti, Müslümanları bırakıpta Tağûti sistemleri ve bunların avenelerini dost edinir mi?
- Üstün Müslüman Şahsiyeti, İşgalci yahudi varlığının Müslümalara yönelik hunharca yapılan katliyamlarına eylemsiz kalabilirmi? Sadece kıytırık ve de hiç bir samimiyet içermeyen açıklamalarla yetinir mi?
- Üstün Müslüman Şahsiyeti, yeryüzünde Allah'ın sözü hâkim değilken nasıl olurda küfre ve küfür sistemlerine rıza gösterir?
Şahsiyeti oluşturan faktörler/öğeler şüphesiz akliyet ve nefsiyet'tir. İnsanın fiziksel görünümünün ve cisminin şahsiyet mevzusuyla alakası yoktur. Şahsiyet mevzusunun anlaşılması için akliyet ve nefsiyet kavramlarının izahı zorunlu olmaktadır.
Akliyet; muayyen bir kâideye (bakış açısına) göre vâkıa hakkında hüküm (sonuç) çıkarmada cereyan eden keyfiyettir. Ne zaman ki kişinin eşyayı düşünmesi ve vâkıa hakkında hükümler çıkarması tamamen İslâmî Akîde üzerine kurulu olur, işte o zaman o kişi İslâmî Akliyete sahip olur. Eğer bu şekilde olmazsa, o zaman başka bir şeyin akliyetine sahip olur.
Nefsiyet; insanın ğarîzelerini (içgüdülerini) ve uzvî hâcetlerini (organik ihtiyaçlarını) gidermede, muayyen bir kâideye (bakış açısına) göre gidermede cereyan eden keyfiyettir. Ne zaman ki kişinin bu ğarîzelerini ve uzvî hacetlerini gidermesi tamamen İslâmî Akide üzerine kurulu olur, işte o zaman o kişi İslâmî Nefsiyete sahip olur. Eğer giderme bu şekilde olmazsa, o zaman başka bir şeyin nefsiyetine sahip olur.
Adından da anlaşıldığı gibi İslâmî Şahsiyet, gücünü ve kaynağını İslâm'dan alan şahsiyet türüdür. İslâmî Şahsiyetin inşâında İslâm Akîdesi esas olmalıdır. Daha başka bir ifadeyle İslâmî Şahsiyet, insanın eşyalara bakışının ve de eğilimlerinin temelinde İslâm Akîdesi'nin yatıyor olmasıdır.
Bu izahlardan sonra Başbakan Erdoğan'a layık görülen "Üstün Müslüman Şahsiyet" ödülünün, Başbakan Erdoğan'nın icraatlarıyla çelişki içerisinde olduğu (meselelere taassuptan uzak bakan kimseler için) izaha muhtaç bir mesele değildir. Hâlbuki şanlı İslâm tarihimizde "Üstün Müslüman Şahsiyet" ünvanını haketmiş ve bunun karşılığını sadece Allah Azze ve Celle'den hesap gününde alacak olan nice şaysiyetler gelip geçmiştir.
Bunlardan iki tanesini örnek olarak sizlerle paylaşmak istiyorum. ‘ Haraç' isimli kitabın mukaddimesinde İmam Ebu Yusuf şöyle anlatır:
Ömer İbnu Abdul-Aziz Radiyallahu Anh vefat ettiğinde, başsağlığı dilemek ve bütün İslâm memleketlerinin başına gelen bu musibetin büyüklüğünü dile getirmek için fakihler toplanarak Ömer İbnu Abdul-Aziz Radiyallahu Anh'ın hanımına şöyle dediler; " Kocasını en iyi bilen hanımı olduğuna göre bize ondan söz edermisin?" Ömer İbnu Abdul-Aziz Radiyallahu Anh'ın hanımı cevaben şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki Ömer sizden daha fazla namaz kılmadığı ve oruç tutmadığı halde Ömer'den daha çok Allah'tan korkan birisini görmedim. O, kendisini ve nefsini insanlara vermişti. İnsanların problemlerini gidermek için gün boyu çalışıyordu. Eğer akşam olduğunda işini bitirimezse gece de çalışırdı. Bir gün insanların ihtiyaçlarını giderdikten sonra gecelerdi. Kendi malından sabaha kadar yakıp kullandığı bir çıra istedi. İki namaz kıldıktan sonra başını avucunun içerisine koyarak düşünmeye başladı. Bir taraftan da gözlerinden yaşlar akıyordu. Sabaha kadar böyle devam etti ve o gün oruçlu sabahladı. Ben ona dedim ki; "Bu gece Ey Müminlerin Emiri, sende çok garip bir hal gördüm." Oda bana şöyle dedi: "Evet, bu Ümmet'in sıyahı ve kırmızısıyla sorumluluğu bana verildi. Sonra dünyanın her tarafından garip, isteyen, kayıp, fakir, muhtaç, ezilmiş, esir ve onlar gibi insanları düşününce anladım ki Allahu Teâlâ'nın onlara benden soracağından ve Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onları savunacağından çok korktum." Allah'a yemin olsun ki Ömer bir erkeğin hanımıyla en neşeli olduğu yerde olsa bile, Allah Azze ve Celle'nin emirlerinden bir şeyi hatırladığında, serçenin suya düşüp telaşlandığı gibi telaşlanır. Yüksek bir sesle ağlamaya başlayınca üzerimizde ki yorganı atardı."
İkinci örneğimiz ise İslâm tarihinin şanlı komutanlarından Selahaddîn Eyyûbî hakkındadır. Şöyle ki;
Ömer Radiyallahu Anh döneminde, Ebu Ubeyde İbnu'l Cerrah Radiyallahu anh'ın komutasındaki İslâm ordusu tarafından fethedilen Kudüs daha sonraki asırlarda yapılan haçlı savaşları sırasında tekrar Bizanslıların eline geçmişti. Selçuklu komutanı Selahadîn Eyyûbî sürekli Kudüs'ü yeniden feth etmeyi düşünüyor ve bunun için hazırlıklar yapıyordu. Bir Cuma hutbesinde gülmeyi, gülümsemeyi tavsiye eden imama aynen şu cevabı veriyordu: "Kudüs haçlıların ayakları altında iken bana nasıl gülmeyi tavsiye edersin?" Selahaddin Eyyûbî Kudüs'ü yeniden feth etmek için hazırladığı İslâm ordusunun konakladığı yerde geceleyin teftişe çıkar. Askerlerin çadırlarını teker teker dolaşır, kimi çadırlardaki askerlerin Kur-an okumakta olduklarını, kimi çadırlardaki askerlerin namaz kılmakta olduklarını, kiminin de dua ettiklerini görür ve çok memnun olur. Ancak bazı çadırlardaki askerlerin ise uyumakta olduklarını görür. Uyuyan askerlerin bulunduğu çadırlara birer işaret koyar ve sabahleyin orduyu içtima ettiğinde onları çağırarak bütün orduya şunları söyler:
"Geceleyin bütün çadırları dolaştım. Kimi çadırlardaki askerlerin Kur-an okumakta olduklarını, kiminin namaz kılmakta olduklarını, kiminin de dua etmekte olduklarını gördüm. Ancak sizler bu esnada uyumakta idiniz. Savaş başladığı zaman samimî ve ihlâslı olanların ordunun ön saflarında yer almalarını isterim. Sizler ordunun arka saflarına geçiniz."
İşte böylesi itinâ ile hazırlanmış olan, komutanından askerine kadar ihlâslı bir ordu ile Kudüs yeniden fethedilir ve 1948 yılında işgalci İsrail varlığı kurulana kadar Müslümanların idaresi altında yer alır.
İşte İslâm'ın mukaddratlarına sahip çıkan ve bu değerler uğruna hayatlarını ortaya koyan Üstün Müslüman Şahsiyetler... İşte İslâm'ın ve Müslümanların derdini dert edinmiş hayrın öncüleri...
Bizim bugün kendilerine ihtiyaç duyduğumuz hayırlı şahsiyetler, Kur'an'nın ifadesiyle herşeylerini Rablerine adayan şahsiyetlerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
قُلْ إِنَّ صَلاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَ الَمِينَ . لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah'ındır." O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben Müslüman olanların ilkiyim. (En'am/161-163)
Allah Celle Celâluhû, en kısa zamanda Müslümanların kendisini taçlandıracağı, hakîkî anlamda Liderlik yapacak, Allah'ın hükümlerini hidâyet ve nur kaynağı olarak insanlığa ulaştıracak Râşit bir Halîfe nasip etsin. (Amin)
Abdullah İmamoğlu