İSLÂM'DA YÖNETİM NİZAMI

Zorla Yönetimi Ele Geçirenin Hükmü

Bir kişi kuvvet ve zor kullanarak yönetimi ele geçirmişse Halifeliği kesinlikle geçerli değildir. Kendisini Halife ilan etse dahi geçerliliği yoktur. Kendisi ile ümmet arasında Hilâfet akdi bulunmayan bu kişinin Hilâfeti batıl olacağı gibi bu kişi zorla bey’at alsa ve halk ta zor sebebi ile bey’at etse dahi Halifeliği geçersizdir. Zira Hilâfet rıza ve seçim esasına dayalı bir sözleşmedir. Rıza ve seçimi iptal eden bir zorlama Hilâfet sözleşmesini geçersiz kılar. Ancak yönetimi zorla ele geçiren kişi, ümmetin çıkarlarının kedisine yapılacak bey’atta olduğuna ve şer’î hükümlerin hakim olabilmesi için kendisine bey’atın şart olduğuna ümmeti ikna edebilir, ümmet te buna kani olup kendi rızası ve iradeleri ile ona bey’at ederlerse o andan itibaren o kişi Halife olur. Kişi başlangıçta sultayı zorla ele geçirmiş olsa da bey’atın gerçekleşme şartlarından olan rıza ve serbest irade ile seçim şartı gerçekleştiğinden Halifeliği de geçerli olur. Kendisine beyat edilen kişinin yönetici olup olmaması fark etmez.


İSLÂM'DA YÖNETİM NİZAMI

Hilâfet Akdi Kimlerle Gerçekleşir?

Raşid Halifeler'e yapılan bey’at sırasında gerçekleşen sahabe icmasının dikkatlice incelenmesi bize Hilâfet sözleşmesinin kimlerle yapıldığı konusunda bir fikir verecektir. Ebu Bekir (r.a.)'in bey’atında sadece Medine'de bulunan ehl-i hal ve akd ile (Müslümanların ileri gelenleri ile) yetinildi. Mekke ve Arap yarımadasındaki Müslümanların görüşleri alınmadı. Ömer (r.a.)'in bey’atında da aynı durum söz konusu oldu. Ancak Osman (r.a.)'a yapılan bey’atta Ömer'in Ebu Bekir tarafından aday gösterilmesinde olduğu gibi sadece hal ve akd ehline sorulmakla yetinilmedi. Abdurrahman b. Avf Medine'deki tüm Müslümanların görüşünü aldı. Ali (r.a.)'in Hilâfetinde ise Medine ve Kûfe ahalisinin çoğunluğunun bey’atı ile yetinildi. Yalnızca Ali'ye bey’at edildi. Öyle ki bu bey’at Ali’ye karşı çıkıp onunla savaşanlarca da kabul edildi. Ondan başkasına bey’at etmedikleri gibi ona yapılan bey’ata dahi itiraz etmemişlerdir. Onlar sadece Osman'ın kanını istemişlerdir. Bunlar, Halife’ye herhangi bir nedenden dolayı karşı çıkan isyankarlar (bâğîler) hükmündedirler. Halife’nin öncelikle onları mesele hakkında aydınlatması eğer gerekirse itaatı altına girmeleri için onlarla savaşması gerekir. Onlar ayrı bir Hilâfet de oluşturmadılar.

Tüm bu bey’at hâdiseleri yani diğer bölgeler arasında yalnızca başkent halkının çoğunluğunun Halife’ye bey’at etmesi sahabenin gözleri önünde gerçekleştiği halde onlardan hiçbirinin muhalefeti bize ulaşmamıştır. Sahabelerin Halife’nin şahsı ve uygulamalarına çeşitli itirazları vaki olmakla birlikte Halife’nin sadece Medine ahalisinin çoğunluğunun bey’atı ile seçilmesi sahabece tepki ile karşılanmadı. Bu olay, yönetim hususunda Müslümanların görüşlerini temsil eden kişilerce Halife’nin seçilmesinin caiz olacağına dair sahabe icmasını göstermektedir. O dönemde seçimler sırasında bey’at eden hal ve akd ehli ve Medine ahalisinin çoğunluğu, İslâm Devleti'nin dört bir köşesindeki İslâm ümmetinin siyasi temsilcileri idiler.

Bu anlatılanlara dayanarak, Raşid Halifeler döneminde olduğu gibi bir önceki Halife’nin itaatı altında İslâm ümmetinin temsilcilerinin çoğunluğunca bey’at gerçekleştiği takdirde Halifelik akdi de gerçekleşmiş olur. Ümmetin temsilcilerince yapılan Hilâfet bey’atından sonra ümmetin diğer fertlerince yapılacak bey’at ise ancak itaat bey’atı derecesindedir. Geride kalanların bey’atı in’ikad bey’atı yani Hilâfet sözleşmesini geçerli kılan bey’at değildir.

Buraya kadar anlattıklarımız Halife’nin vefatı yahut azli durumunda yerine yeni bir Halife’nin seçilmesi ile ilgilidir. Ancak İslâm beldelerinin hiç birinde Halife’nin bulunmadığı bir durumda şeriat hükümlerini yürürlüğe koyması ve dünyaya İslâm Davetini ulaştırması için bir Halife’nin seçilmesi tüm Müslümanlara farz olur. İstanbul’da Hicri 1343/1924 yılında İslâmi Hilâfet’in kaldırılmasından günümüze H. 1417/M. 1996'ya kadar olan fiili durum gibi. Bu durumda olan İslâm dünyasının her bölgesinin halkları bir Halife’ye bey’at etmeye ehildirler. Bu bölgelerden herhangi birinin bey’atı ile Hilâfet tesis edilir. Müslüman bir beldenin halkı bir Halife’ye bey’at edip Hilâfet sözleşmesini gerçekleştirdiğinde bütün Müslümanların bu Halife’ye itaat bey’atı vermeleri farz olur. Halife’ye bey’at edilen bölge ister Mısır, Türkiye ve Endonezya gibi büyük bir ülke olsun isterse Ürdün, Tunus veya Lübnan gibi küçük olsun, kendisinde şu dört husus bulunduğu sürece fark etmez.

1-Hilâfet ilan edilen bölgenin otorite ve idaresi sadece Müslümanlara ait olmalıdır.

2-Bölgedeki Müslümanların güvenliği Müslümanlarca sağlanmalıdır. Güvenlik noktasında kafirlerin hiç bir yardımı olmamalıdır. Kısaca ülkenin iç ve dış güvenliği sadece Müslümanlara dayanmalıdır.

3-Bölgede İslâm hemen ve bilfiil kapsamlı bir inkılapla ve İslâm’a uygun olarak, her şey kökten değiştirilerek uygulanmaya konulmalı ve İslâm Davetini yüklenme işine teşebbüs edilmelidir.

4-Bey’at edilen Halife tercih (efdaliyet) şartlarına sahip olmasa bile in'ikad şartlarına kesinlikle sahip olmalıdır. Zira öncelikli şartlar in’ikad/akit şartlarıdır.

Bu dört hususa sahip olan bölgenin bey’atı ile Hilâfet sözleşmesi tamamlanmış olur. Bölge halkı İslâm ümmetinin hal ve akd ehlinin çoğunluğunu temsil etmese bile Hilâfet geçerlidir. Zira Hilâfeti kurmak farz-ı kifayedir. Kim bu farzı ikame ederse farz yerine gelmiş olur. Hal ve akd ehlinin çoğunluğunun bey’atını alma şartı Halife’nin mevcudiyetini takiben Halife’nin ölmesi veya azledilmesi durumunda söz konusudur. Ancak Hilâfet’in mevcut olmadığı bir dünyada Hilâfet tesis ediliyorsa, Hilâfet sözleşmesinin şartlarına sahip olan birisi şeriata uygun olarak Halifeliğini ilan ettiğinde bey’at edenlerin sayısına bakılmaksızın Hilâfeti geçerli olur. Çünkü bu durumda mesele, Müslümanların üç günden fazla yerine getirmeyi ihmal ettikleri bir farzı yerine getirme meselesidir. Diğer Müslümanlar, bu farza karşı gösterdikleri ihmal ve kusur sebebi ile istedikleri şahsı seçme hakkını kaybederler. Bu nedenle kim bu farzı yerine getirirse Hilâfet akdi yapmak onun hakkıdır. Hilâfeti ikame farzını yerine getirip bu uğurdaki çalışması ile Hilâfet kurulup bir Halife’ye bey’at edildiğinde bu Halife’nin sancağı altına girip bey’at etmek tüm Müslümanlara farz olur. Aksi takdirde günahkar olurlar. Halife’ye düşense tüm Müslümanları kendisine bey’at etmeye çağırmaktır. Bu çağrı kabul edilmediğinde çağrıya icabet etmeyenlerin hükmü bâğîlerin hükmüdür ki Halife onları hükmü altına alasıya kadar savaşır.

Eğer anılan dört şartı yerine getirilip bir Halife’ye bey’at edildikten sonra aynı ülkede ya da bir başkasında ikinci bir Halife’ye bey’at edilirse ikincisinin bey’atı geçerli olmaz. Müslümanlar, İkinci Halife bu işten vazgeçip ilk Halife’ye bey’at edinceye kadar onunla savaşmalıdırlar. Bu söylediğimizin delili Abdullah b. Amr b. el-As'tan rivayet edilen şu hadistir: Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: "Kim bir imamın elini sıkıp ona bey’at ederse ve kalbiyle bağlanırsa gücü yettiği kadar ona itaat etsin. Eğer bir başkası çıkar da imamla yönetimi ele geçirmek için çekişmek isterse onun boynunu vurun.” [1]

Zira Müslümanları İslâm sancağı altında ancak Halife birleştirebilir. Halifeleri varsa Müslümanların bir cematından söz edilebilir. Böyle bir durumda bu cemaata katılmak Müslümanlara farz olduğu gibi ondan ayrı durmaları da günahtır. Bu hususla ilgili olarak İbn Abbas Rasul (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Her kim emirinde hoşuna gitmeyen bir şey görürse buna sabretsin. Çünkü cemaattan bir karış ayrılıp da bu haliyle ölen kimse ancak cahiliye ölümü ile ölmüş olur.” [2]

İbn Abbas (r.a.)'tan başka bir rivayette Nebî (s.a.v.) şöyle demiştir: "Her kim ki emirinden hoşlanmayacak bir şey görürse sabretsin. Çünkü insanlar arasında sultanın itaatı dışına çıkıp da ölen bir kimse ancak cahiliye ölümüyle ölür.” [3]

Bu iki hadisten, cemaattan ayrılmamak ve imamın itaatının dışına çıkmamak gerektiği anlaşılmaktadır.

Gayri müslimlerin Halife’ye bey’at hakkı olmadığı gibi bu hak onlara farz değildir. Zira bey’at İslâm, Allah'ın kitabı ve Rasulullah (s.a.v.)in Sünneti üzerine olur. Bu ise İslâm’a, Kitab’a ve Sünnet’e iman etmeyi gerektirir. Gayri müslimlerin yönetimde söz sahibi olması caiz olmadığı gibi yöneticiyi seçmesi de caiz değildir Zira kafirler için Müslümanlar üzerinde herhangi bir yol ve otorite hakkı yoktur. Dolayısı ile bey’at hakları da söz konusu değildir.



[1] Müslim, 3431; Nesei, 4120; Ebu Davud, 3707; Ahmed b. Hanbel, 6212, 6214
[2] Buhari, 6531
[3] Müslim, 3439