İSLÂM'DA YÖNETİM NİZAMI

İSLÂM DEVLETİ

İslâm Devleti, şeriatın uygulayıcısı olan Halifet’ten ibarettir. Devlet, İslâm’ın hükümlerinin uygulanması noktasında yürütmeyi sağlayan, İslâm mesajını bir risalet olarak tüm insanlığa davet ve cihat yolu ile taşıyan fiili ve siyasi bir varlıktır. Devlet, toplumsal hayatta İslâm’ın hayata ilişkin hükümlerinin uygulanması ve yürürlükte kalabilmesi için, İslâm’ın öngördüğü tek ve alternatifsiz metoddur. Kısaca devlet, İslâmi hayatın temel direğidir. Devletsiz İslâm, toplumsal hayat için bir düşünce ve metod bütünlüğü özelliğinden ve yönetim nizamı olmaktan çıkar, sadece ruhanî bir kutsiyet, kuru ayinler ve ahlaki düsturlar haline gelir. Bu sebeple, İslâm Devleti her hangi bir zaman dilimine hitap eden bir kurum değil, sonsuza kadar geçerli bir kurumdur.

İslâm Devleti ancak temelini oluşturan İslâm akidesi üzerine kurulur, hiç bir şekilde bu akideden ayrılması da caiz değildir. Allah Rasulu Medine'de otoriteyi ele alıp, yönetimi bizzat yüklendiğinde, ilk günden itibaren devletin temellerini İslâm akidesine dayandırdı. Halbuki, o anda hüküm ayetleri henüz inmeye başlamamıştı. Rasul;”Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (s.a.v.) Allah’ın elçisidir” kelime-i şehadetini (akidesini) Müslümanların aralarındaki ilişkilerinin, haksızlıklarla mücadelenin, anlaşmazlıkları çözmenin, kısacası tüm hayatın ve yönetimin esası ilan etti. Bununla da yetinmeyip, bu akideyi insanlara ulaştırmaları için cihadı Müslümanlara farz kıldı. Müslim ve Buhari, Abdullah b. Ömer'den, Rasulullah 'in şu hadisini rivayet etmektedirler: "Ben insanlarla "La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Eğer, bunu yerine getirirlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak onun hakkı (yani şer’î bir gerekçe ile bunlara el uzatma gereği hali) ile olması müstesnadır. Hesapları da Allah’a aittir.” [1]

Rasul, İslâm akidesinin devlet için temel bir esas olarak korunmasını da Müslümanlara farz kıldı. Rasul, İslâm akidesi yönetim ve otoritenin esası olmaktan çıkıp, açık küfür hakim olduğunda idareciye kılıç çekmeyi ve onunla savaşmayı da emretti. Nitekim, Rasulullah 'e zalim yöneticilerle ilgili olarak onlara karşı kılıçla savaşalım mı? diye sorulduğunda buyurdu ki: "Aranızda namazı ikame ettikleri müddetçe hayır.” [2] Yine, Rasul (s.a.v.) açık bir küfür görmedikleri müddetçe Müslümanlara yöneticiye (ulu'l emre) karşı çıkılmamasını biat şartı olarak koymuştur. Müslim’in, Avf b. Malik'den imamların şerlileri ile ilgili olarak rivayet ettiği hadiste: "Onlara karşı kılıçla savaşmayalım mı, ya Rasulullah? diye sorulduğunda Rasul şu cevabı verdi: “Aranızda namazı ikame ettikleri sürece hayır.” [3]

Buhari’nin, Ubade b. es-Samit'ten rivayet ettiği Biatla ilgili hadis ise şöyledir: "Yanınızda, yöneticinin açık küfrüne dair Allah katında delil olarak göstereceğiniz bir delil olmadıkça yöneticiyle çekişmeyeceğimize...” [4] Aynı rivayeti İmam et-Taberani de "açık küfür" ibaresi ile nakletmiştir. Tüm aktarılanlar, İslâm Devletinin temelinde İslâm akidesinin bulunduğuna delil oluşturur. İşte Allah Rasulü (s.a.v.)'de bu sebeple yönetimi İslâm akidesi üzerine kurmuş ve bu esas üzere yönetimin devamı için güç kullanmayı ve İslâm akidesi uğrunda Cihadı emretmiştir.

Bu noktadan sonra, İslâm Devletinde İslâm akidesinden çıkmayan herhangi bir fikir, kavram, yönetim şekli ya da ölçünün bulunması caiz değildir. Devletin ismen yahut sözde İslâm Akidesi üzerine kurulması birşey ifade etmez. Bilakis İslâm akidesi temelinin İslâm Devleti ile ilgili her alanda, büyük küçük denmeksizin her işte uygulanması mutlak anlamda bir gerekliliktir. Yönetim ve toplumsal hayata ilişkin konularda devlet bünyesinde İslâm akidesinden kaynaklanmayan hiçbir kavramın bulunmaması gerekir. Özü itibari ile İslâm akidesinden kaynaklanmayan hatta İslâmi kavramlara ters düşen "demokrasi" kavramının İslâmi yönetim anlayışını etkilemesine asla müsamaha gösterilmemesi de bu hassasiyetin bir sonucudur. İslâm Devleti'nde "milliyetçilik" kavramının da bir değeri yoktur. Zira, bu kavram esasta İslâm akidesinden kaynaklanmadığı gibi, bu kavram ve açılımı olan inançlar İslâmca yerilmiş, yasaklanmış ve tehlikeleri beyan edilmiştir.

İslâm, "Vatancılık" kavramını da aynı yaklaşımla algılamış ve İslâm Devletinin bünyesini bu düşüncenin sakıncalarından korumuştur. İslâm Devletinde demokratik literatürdeki bakanlıklara yer verilmemesi de aynı sebepledir. Kendi özgülüğünden kaynaklanarak İslâmi yönetim sistemi, İslâm akidesinden çıkmayan hatta onunla ters düşen, imparatorluk, Krallık ve Cumhuriyetçilik kavramlarını da reddeder. Yine İslâm Devletinde, fert, kitle ve belli hareketlerce Devletin muhasebe edilmesi fiilinin, İslâmi olmayan yöntemlerle gerçekleştirilmesi de yasaklanmıştır.

İslâm Devleti bünyesinde İslâm akidesini temel almayan hiç bir hareket, kitle ya da partiye izin verilmez. Tüm bu verdiğimiz örneklerin gerekçesi, İslâm akidesinin devletin özünü teşkil etmesinden kaynaklanır. Bütün bunlar devletin İslâm akidesi üzerine kurulmasının gereğidir ve bu nedenle yöneticilere ve devletin yönettiği tebaya ayrıca farz kılınmıştır.

İslâm Akidesinin İslâm Devleti’nin özünü oluşturması beraberinde devletin anayasasının ve diğer kanunlarının Allah'ın Kitabı ve Rasulünün Sünnetinden alınmasını zorunlu kılar. Nitekim Allah, sulta sahibi yöneticiye Allah tarafından Rasule indirilen hükümlerle hükmetmesini emretmiştir. Allah'ın indirdiğinin dışındaki hükümlere inanarak hükmedenler ise kafir sayılmıştır. Eğer, yönetici, Allah'ın indirdiğinin dışındaki hükümlerle onlara inanmadığı halde yönetiyorsa ona da zalim ve fasık denmiştir. Allah'ın sulta sahibi yöneticiye Allah'ın indirdiği hükümler ile hükmetmesi (yönetmesi) emri Kur'an ve Sünnet ile sabittir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır: "Rabbine andolsun ki aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem kılmadıkça iman etmiş sayılmazlar." [5]

"Aralarında Allah'ın indirdikleri ile hükmet..." [6]

Allahu Teâla bu ve benzeri ayetlerle devletin yasama yetkisini kendi indirdiği ile sınırlandırmış ve yöneticileri Allah'ın indirmedikleri ile yani küfür hükümleri ile, hükmetmemesi noktasında uyarmıştır. Allahu Teâla şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar; kafirlerdir." [7]

Allah Rasulü (s.a.v.) de şöyle demiştir: "Bizim işimizin dayandığı esasa uymayan her iş reddedilir.” [8]

Tüm bu deliller İslâm Devletinin tüm kanunları ve anayasasının sadece İslâm Akidesinden kaynaklanan şer'i hükümlerden alınması gerektiğine işaret ediyor. Yönetime ilişkin hükümleri, Allah'ın Rasulüne indirdiği Kitap ve Sünnetten, Kitap ve Sünnetin meşru kabul ettiği kıyastan ve sahabenin icmaındaki hükümlerden alınması Müslümanlardan istenmektedir.

Ayrıca, Şari’in (hüküm koyucunun) hitabı, kulların fiilleri ile alakalıdır ve tüm insanların fiillerinde kendisine uyması için gönderilmiştir. İslâm şeriatı, Allahu Teâla’dan insan fiillerinin ve insan ilişkilerinin tümü -bu ilişkiler ister Allah ile ilişkisi, ister kendi nefsi ile ilişkisi, isterse diğer insanlarla olan ilişkileri olsun- ile alakalı olarak gelmiştir. İslâm’ın bu kuşatıcılığından dolayı insanların ilişkilerinin düzenlenmesi için, kanunların insan tarafından belirlenmesinin İslâm’da yeri yoktur. Zira, bu noktada, tüm insanlık şer'i hüküme tabi olmakla kayıtlanmışlardır. Allahu Teâla bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Rasul size neyi getirdiyse onu alın, sizi neden yasakladıysa onu terk edin." [9] "Allah ve Rasulü bir hususta hükmettiği zaman mü'min erkek ve kadın için işlerinde serbestiyet yoktur." [10]

Rasulullah (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır: "Allah size bir takım şeyleri farz kıldı, Allah'ın farzlarını iptal etmeyiniz. Allah'ın size çizdiği sınırları da aşmayınız. Bazı şeylerden de sizi men etti, onları da çiğnemeyiniz. Bazı hususlarda ise birşey söylemedi. Bunu unuttuğu için değil, sizin için bir ruhsat olması için yaptı. Dolayısıyla bunları araştırmayınız.”

Müslim, Aişe (r.anha)'dan şu hadisi rivayet eder: Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: "Kim bizim işimizden olmayan birşeyi ortaya koyarsa O reddedilmiştir.” [11] Özetle hükümleri koyan Allah’tır, yönetici değil. İlişkilerinde ve davranışlarında insanları ve yöneticileri bu hükümlere uymaya mecbur kılan ve bu hükümlerden başkasına tabi olmayı yasaklayan da Allahu Teâla’dır.

Bu sebeple İslâm Devleti’nde insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek için hükümler koymakta, anayasa ve kanunlar koyma noktasında insanın yetkisi yoktur. Ayrıca, İslâm Devleti'nde insanlar arasındaki ilişkileri tanzim noktasında, beşer tarafından koyulmuş hükümlere uyulması için, otorite sahibinin insanları zorlama ya da serbest bırakma yetkisi de yoktur.

Rasul (s.a.v.), Medine-i Münevvere'de kendine has esasları, kuralları, kurumları, yönetim organları, ordusu, iç ve dış ilişkileriyle Allah'ın şeriatına bağlı kalarak İslâm Devletini kurdu. Peygamber (s.a.v.), Medine’ye gittikten sonra Müslümanları yönetmeye başlamış, onların işlerini idare etmiş, problemlerini çözmüş, İslâmî bir toplum oluşturmuş, Yahudilerle ardından Beni Damra ve Beni Müdlec ile, sonra Kureyş, Eyle, Cerba ve Ezrah kabileleri ile anlaşmalar imzalamış ve haccetmek için gelecek kimseleri Kabe'yi haccetmekten mahrum etmeyeceğine, haram aylarda kimse ile savaşmayacağına dair insanlara garantiler vermişti. Aynı zamanda, Kureyş’le savaşmak için Hamza b. Abdulmuttalib, Ubeyde b. el Haris ve Saad b. Ebi Vakkas gibi komutanların komutasında çeşitli seriyyeler göndermiştir. Öte yandan Zeyd b. Harise'yi, Cafer b. Ebi Talib'i ve Abdullah b. Revaha'yı Rumlara, Dümet-ül Cendel'e de Halid b. Velid'i savaşa göndermişti. Bizzat Peygamber (s.a.v.), ordu komutanı olarak birçok çetin savaşa komuta etmişti. Yine, yönetimin başında iken bölgelere vali, beldelere de yöneticiler tayin etmişti. Mesela, Mekke'nin fethinden sonra, oraya Attâb b. Esid'i vali olarak atamış, Müslüman olunca Bazan b. Sasan'ı Yemene, Hazrec'ten Muaz b. Cebel'i Cened'e, Halid b. Said b. el-As'ı idareci olarak San'a'ya, Ziyad b. Lebid b. Salebe el-Ensari'yi Hadramevt'e, Ebu Musa el-Eş'ari'yi Zebid ve Aden'e, Amr b. el-As'ı Umman'a vali olarak atamıştı. Ebu Dücane de kendisinin Medine'deki vekili idi. Valilerin tayininde, adayların kabiliyet ve becerilerine bakıyor, insanları imana sokacak olanları seçiyor ve aynı zamanda Allah'a olan bağlılıklarını da araştırıyordu. ilaveten adaylara, hükmederken hangi yolu izleyeceklerini soruyordu. Nitekim, Hazrecli Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken, ona “Ne ile hükmedeceksin?” dedi, Muaz: “Allah'ın Kitabıyla” dedi. “Eğer kitapta bulunmazsan?” “Allah Rasulü’nün Sünnetiyle.” “Eğer onda da bulamazsan?” Hiç durmam, reyimle içtihad ederim" dedi. Bunun üzerine, Rasul (s.a.v.), şöyle buyurdu: “Allah ve Rasulü’nün hoşnut oldukları şeye, Peygamberin elçisini muvaffak kılan Allah'a hamd olsun.” [12]

İbni Sa’d, Amr b. Avf yoluyla şu hadisi rivayet eder: “Rasulullah (s.a.v.) Eban b. Said'i Bahreyn'e tayin ederken de şöyle dedi:” "Abdi Kays kabilesine hayrı tavsiye et ve ileri gelenlerine ikramda bulun."

Rasulullah (s.a.v.), İslâm’a girenlerin en seçkin olanlarını vali tayin ediyor, görevi kabul edenlere de halka dini telkin etmelerini ve zekâtı almalarını emrediyordu. Bir çok yerde zekâtı alma işini valilere havale ediyor, halka hayrı müjdelemelerini, onlara Kur'an ve fıkıh öğretmelerini emrediyordu. Hak konusunda halka yumuşak davranmayı ve zulme engel olmalarını tembih ediyordu. Bir kargaşa çıktığında insanları kabile ve aşiretlerine çağırmaktan alıkoyup sadece tek ve ortağı olmayan Allah'a çağırmayı emretmelerini tavsiye ediyordu. Ganimetlerin beşte birini ve Müslümanlara farz olan zekâtı almalarını emrediyordu. Yahudi ve Hıristiyanlardan, kendiliğinden ihlasla İslâm’a girenleri, İslâm dinini din olarak kabul edenlerin mümin olacaklarını ve diğer Müslümanların sahip olduğu sorumluluk ve haklara sahip olacaklarını bildiriyordu. Hıristiyan ya da Yahudi olarak kalmak isteyenleri ise zorlamamalarını emrediyordu.

Müslim ve Buhari, İbni Abbas'tan şu hadisi rivayet eder: Rasulullah (s.a.v.) Yemen'e Muaz b. Cebel'i gönderirken ona söyle dedi: “Sen kitap ehli olan bir topluma gidiyorsun, kendilerini ilk davet ettiğin şey Allah'a ibadet olsun. Allah'ı tanıdıkları takdirde, Allah'ın onlara günde beş vakit namazı farz kıldığını onlara bildir. Bunu yaparlarsa, Allah'ın zenginlerden alınıp, fakirlere verilmek üzere zekâtı farz kıldığını onlara bildir. Eğer kabul ve itaat ederlerse onlardan al, en iyi mallarını almaktan kaçın.” [13]

İkinci bir rivayette, bu iki uyarıya ilave olarak şu ifade yer almaktadır: "Mazlumun duasından kaçın! Çünkü onun duası ile Allah arasında herhangi bir perde yoktur.” [14]

Bazı durumlarda ise vali yerine sadece mali işleri yürütmek üzere bazı kişileri görevlendirirdi. Her yıl meyvelerin sayımını yapmak ve İslâm Devleti’nin hakkı olanı toplamak üzere, Abdullah b. Revaha'yı Hayber Yahudilerine gönderirdi. Bu konuda Muvatta'da şu rivayet yer almaktadır: "Rasulullah (s.a.v.) Abdullah b. Revaha'yı meyvelerin tahminini yapmak üzere gönderirdi. Abdullah meyvelerin tahminini yapar ve şöyle derdi: (Bunlar) dilerseniz sizin olsun, dilerseniz benim olsun, derdi. Onlar da (ayrılanı) alırlardı.”

“Süleyman b. Yesar'dan: Yahudiler bir kadının altın kolyesini ıüşvet olarak Abdullah'a teklif ettiler ve “Bu senin olsun, buna karşılık yükümüzü biraz hafiflet, payımızı artır” dediler. Abdullah; “Ey Yahudiler! Bana göre yeryüzünün buğz edilmeye en layık insanlarısınız. Ancak, bu beni size zulmetmeye götürmez. Sizin bana teklif ettiğiniz ıüşvet haramdır ve biz rüşvet almayız” dedi. Bunun üzerine, Yahudiler: “İşte gökyüzü ve yeryüzü bununla (adaletle) ayakta duruyor, dediler.”

Rasulullah, atadığı vali ve idarecilerin durumlarını teftiş ediyor ve onlarla ilgili gelen haberleri dinliyordu. Bahreyn'e idareci olarak tayin ettiği Ala b. el-Hadrami'yi, Abdi Kays kabilesinin şikayeti üzerine görevinden azletmişti. İbni Sa'd şöyle dedi: “Muhammed b. Ömer bize haber verdi ve şöyle dedi: “Bize.... den, Âmir b. Lüey’lilerin antlaşmalısı Amr b. Avf anlattı: Halif Beni Amir Lüey'den: Rasulullah (s.a.v.) Ala b. el-Hadrami'yi Bahreyn'e gönderdi, daha sonra da onu azletti. Onun yerine Ebban b. Saîd'i idareci olarak gönderdi. Muhammed b. Ömer şöyle dedi: Rasulullah (s.a.v.) Âla b. el-Hadrami'ye bir mektup yazarak Kays kabilesinden yirmi kişiyi göndermesini istedi. Başlarında Abdullah b. Avf el-Eşec olmak üzere yirmi kişilik bir grup Medine'ye geldi.... Gelen heyet Âla b. el-Hadrami'den şikayetçi oldu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) onu azlederek, yerine Ebban b. Saîd'i idareci olarak görevlendirdi ve ona şöyle dedi: "Abdi Kays kabilesine hayrı tavsiye et ve ileri gelenlerine ikramda bulun." Mali işlerle ilgili atadığı idarecilerden hesapları tam olarak alır, gelir-gider hesabı yapardı.

Buhari ve Müslim, Ebu Humeyd es-Sâidî'den şunu rivayet eder: "Nebî (s.a.v.), İbn el-Lütbiyye'yi Süleym oğullarının zekâtlarını toplamak üzere görevlendirmişti. İbn el-Lütbiyye, Rasulullah (s.a.v.)'e geldiğinde onu denetledi. Bunun üzerine adam: Bu sizin, bu da bana hediye edilendir deyince, Rasulullah (s.a.v.): “Annenin ve babanın evinde otursaydın hediyen sana gelir miydi?” Daha sonra ayağa kalkıp Allah'a hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle dedi: “Ben sizden birini, Allah'ın bana tevdî ettiği bir işte istihdam ederim. Sonra o gelir: Bu size aittir, şu da bana hediye edilendir! der. Bu adam babasının veya anasının evinde otursaydı da eğer doğru sözlüyse hediyesi ayağına gelseydi ya! Vallahi sizden kim haksız bir şey alırsa mutlaka onu boynunda taşır olduğu halde kıyamet günü Allah'a gelecektir. Dikkat edin! Kim böyle yaparsa Allah'a, böğüren bir deve, meleyen bir sığır veya meleyen bir koyun ile (onu yüklenmiş) olarak gelecek. Sonra ellerini kaldırdı, o kadar ki koltuk altındaki beyazlık gözüktü. Allah'ım tebliğ ettim mi?” [15]

Ebu Davud, Büreyde aracılığı ile Nebî (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet eder: "Ücretini vererek bir işe bir kimseyi tayin edersek, onun fazla olarak aldığı şeyler hıyanettir.” [16]

Yemen halkı Muaz'ın namazı uzun tuttuğunu Rasulullah'a şikayet edince, Rasulullah Muaz'ı azarladı. Buhari ve Müslim, İbni Mes'ud el-Ensari'den şu hadisi rivayet eder: "Bir adam Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek; “Ya Rasulullah! Falan kişinin namazı çok uzatmasından dolayı neredeyse namazı yarıda bırakmak zorunda kalıyorum.” Rasulullah (s.a.v.)'in bu konuşmasından daha sert konuşmasını görmemiştim. Şöyle dedi: “Ey insanlar! Şüphesiz ki nefret ettiriyorsunuz. İnsanlara imamlık yapan kimse namazı hafif kıldırsın. Zira içlerinde hasta, zayıf ve ihtiyacı olanlar vardır.” [17]

Müslim’in, Cabir yoluyla yaptığı rivayette ise şu ifade geçmektedir: “...Ey Muaz! Sen fitneci misin? Sen fitneci misin?..” [18]

Rasulullah (s.a.v.), halk arasındaki anlaşmazlıkları gidermek için kâdılar da tayin ediyordu. Kâdı olarak Ali'yi Yemen'e, Abdullah b. Nevfel'i Medine'ye, Muaz b. Cebel ile Ebu Musa el-Eşari'yi Yemen'e Kâdı olarak atarken onlara şöyle demişti: "Siz ne ile hükmedeceksiniz? Onlar: “Eğer Kitap ve Sünnette hükmü bulamazsak bir konuyu bir başka konu ile kıyas ederiz. Böylelikle hakka hangisi daha yakınsa onunla amel ederiz” dediler. Rasulullah (s.a.v.)'de onların bu sözlerini tasdik etti.” Bu olay bize Rasulullah'ın kaza (yargı) ve hüküm konusunda kâdıları serbest bıraktığına ve yargıda uygulayacakları metodu tespit ettiğine delildir.

Rasulullah (s.a.v.), aynı zamanda halkın idaresini de yüklenmişti. Bu işlerin takibinde idarî katipler tayin ediyordu. Bunlar daire müdürleri konumundaydılar. Ali b. Ebi Talib anlaşma yapıldığı zaman anlaşmaları, barış yapıldığı zaman da barış şartlarını yazmakla görevli iken Muaykıb b. Ebi Fatıma ganimet mallarını yazmaya, Huzeyfe b. el-Yemen Hicaz bölgesinde yetişip toplanan mahsulü yazmaya, Zubeyr b. el-Avvam zekât ve sadaka mallarını yazmaya, Muğire b. Şube borç ve mali kayıtları yazmaya memur edilmişti. Şürahbil b. Hasene ise Krallara mektup yazıp gönderme işini üstlenmişti. Rasulullah (s.a.v.), görüldüğü üzere devletle alakalı her iş için bir kâtip, yani maslahatlar için müdürler tayin ediyordu. Rasulullah (s.a.v.), ashabı ile çokça müşavere ederdi. Rey ve basiret ehli ile müşaverede bulunmaktan hiç bir zaman kaçınmazdı. Akıl ve fazilet sahibi ve İslâm Devletinin işlemesi noktasında büyük yardımlarını gördüğü Ensardan yedi, Muhacirlerden de yedi kişiyle müşavere etmekten hiç bir zaman geri kalmazdı. Bu kişiler: Hamza, Ebu Bekir, Cafer, Ömer Ali, İbni Mesud, Selman, Ammar, Huzeyfe, Ebu Zer, Mikdad, Bilal gibi sahabelerdi. Ahmed b. Hanbel, Ali (r.a.)'den şunu rivayet eder: Rasulullah (s.a.v.)'i şöyle derken işittim "Benden önceki her Nebî'nin seçkin kişilerden oluşan yedi nakibi ve yardımcısı vardı. Bana ise yedi tanesi Kureyş’ten, yedi tanesi de Muhacirlerden olmak üzere on dört kişi nakib ve yardımcı olarak verildi.” [19]

Yine, Ahmed b. Hanbel'in Ali'den yaptığı bir başka rivayette şu isimler belirtilmektedir: "...Hamza, Cafer, Ali, Hasan, Hüseyin, Ebu Bekir, Ömer, Mikdad, Abdullah b. Mes'ud, Ebu Zerr, Huzeyfe, Selman, Ammar ve Bilal.” [20] Bunlar dışındaki kimselerle de istişare ettiği olurdu. Ancak, daha çok bu sayılan kimseleri tercih ederdi. Zaten bu kişiler bir nevi şûra meclisi üyeleri vasfında idiler.

Rasulullah (s.a.v.), Müslüman ve Müslüman olmayanların arazi, meyve ve hayvanlarına yönelik bir takım mali yükümlülükler belirlemişti. Bu yükümlülükler zekât, öşür, fey (savaşsız ganimet) harac ve cizyeden ibaretti. Ganimet gelirleri Beytülmale aitti. Zekât, Kur'an’da belirtilen sekiz sınıfa dağıtılırdı. Bunların dışındakilere verilmezdi ve zekât geliri ile herhangi bir devlet işi görülmezdi. Halkın işi söz konusu olduğunda haraç, cizye ve fey türü gelirlerden harcama yapılırdı. Bu kaynaklar devlet idaresi ile ordunun teçhizatlanmasına yetiyordu. Devlet, bu gelirler dışında her hangi bir mali kaynağa gerek hissetmiyordu.

Anlatıldığı üzere, İslâm Devletinin teşkilat yapısını bizzat Rasulullah (s.a.v.) kurup, hayatta iken onu tamamlamıştır. Rasulullah (s.a.v.)'in kurduğu devlet; bir başkan, ona ait yardımcılar, valiler, kâdılar, ordu, daire ve daire müdürleri, şûra meclisi gibi organlardan oluşmuştu. Devletin bu şekilde kurulup yönetilmesi (işletilmesi) icmâli olarak tevatürle sabit olduğundan uyulması vacip hususlardandır. Rasulullah (s.a.v.), Medine’ye geldiği günden vefatına kadar devlet işlerini bizzat kendisi idare etti. Ebu Bekir ve Ömer onun yardımcıları idiler. Peygamberin vefatından sonra risalet ve nübüvvette değil, yalnız devletin idaresi noktasında Peygambere Halife olarak bir devlet başkanının varlığı noktasında sahabe icma etmiştir. Zira, risalet ve nübüvvet onunla son bulmuştur. Kısacası Rasulullah (s.a.v.) hayatta iken devlet teşkilatını tam anlamı ile kurmuş, hükmetme şekli ile devlet teşkilatının biçimini açık ve anlaşılır bir durumda kendinden sonrakilere teslim etmiştir.

[1] Buhari, 33; Müslim, 24
[2] Ahmed b. Hanbel, 10792, 10801
[3] Müslim, 2447
[4] Buhari, 6532
[5] Nisa: 65
[6] Maide: 49
[7] Maide: 44
[8] Müslim, 3243; Ahmed b. Hanbel, 23975, 24298, 24995
[9] Haşr: 7
[10] Ahzab: 36
[11] Buhari, 2499; Müslim, 3242; Ebu Davud, 3990; İbni Mace, 14; Ahmed b. Hanbel, 25124
[12] Ebu Davud, 3119; Ahmed b. Hanbel, 21084; Beyhaki
[13] Buhari, 1365, 6824; Müslim, 28
[14] Müslim, 27; Tirmizi, 567; Ebu Davud, 1351; İbni Mace, 1773
[15] Buhari, 6658; Müslim, 3414
[16] Ebu Davud, 2554
[17] Buhari, 88; Müslim, 713; Daremi, 1231
[18] Buhari, 664, 5641; Müslim, 709; Nesei, 826; Ebu Davud, 671; Ahmed b. Hanbel, 13675, 13787
[19] Ahmed b. Hanbel, 629
[20] Ahmed b. Hanbel