Teşekkür edenler Teşekkür edenler:  0
Beğenenler Beğenenler:  0
Beğenmeyenler Beğenmeyenler:  0
1 den 2´e kadar. Toplam 2 Sayfa bulundu

Konu: KUR’AN VE KAİNAT Allah Subhanehu ve Teâla, Kur’an’ı Muhammed b. Abdullah’a kavmi ola

  1. #1
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 11.09.09
    Mesajlar: 1.204
    Teşekkür ve Beğeni

    KUR’AN VE KAİNAT Allah Subhanehu ve Teâla, Kur’an’ı Muhammed b. Abdullah’a kavmi ola

    KUR’AN VE KAİNAT

    Allah Subhanehu ve Teâla, Kur’an’ı Muhammed b. Abdullah’a kavmi olan Araplara tebliğ etmesi için âyetler halinde indirmiştir. Bu âyetler, Arapçayı bilen kimseler tarafından okunabilmekte ve anlaşılmaktadır. Araplar arasında yaşayan ve Arap bir peygambere inen bu Kur’an, âyetler topluluğundan oluşan sûrelerden bir benzerini getirebilmeleri için, Arap dilini kullanmakta belağatları ve ediplikleri ile övünen Araplara meydan okumaktadır. Daha işin başında, Mekke’de iken Araplara şöyle meydan okumaktadır:

    "Senin için 'onu uydurdu' diyorlar, öyle mi? De ki: Öyleyse onun sûrelerine benzer uydurma on sûre getirin. İddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın." *

    Mekke Araplarının bu meydan okuma karşısında âciz kaldıkları ortaya çıktıktan sonra bu defa Allah (cc), sûrelerden bir tanesinin benzerini getirmeleri için onlara meydan okumaktadır:

    "Senin için 'onu uydurdu' diyorlar, öyle mi? De ki: Öyleyse onun sûrelerine benzer bir sûre getirin. İddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın." *

    Mekke Arapları bundan da âciz kaldılar. Allah Rasülü (sav) Medine’ye intikal ettiğinde ise bu defa Allah Sübhanehu ve Teâla geride kalan Arapların tamamına meydan okumakta ve bir sûre getirmelerini istemektedir:

    "Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe ediyorsanız siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın." *

    Böylece diğer Araplar da Kur’an sûrelerinin veya âyetlerinin bir benzerini meydana getirmekten âciz kalmışlardır.

    Bu konu hakkında düşünen kimse, iki soru ile karşı karşıya kalır:

    1- Araplar fesahat ve edebiyat erbabı oldukları halde nasıl oldu da Kevser sûresi gibi üç küçük ayetten oluşan bir sûre meydana getiremediler.

    Bu soruya şöyle cevap verilir: Kur’an, Arapların alışageldikleri ve bildikleri üslûbun dışında yepyeni bir üslûp kullandı. Arapların kullandıkları ifade tarzı, bilinen tüm türleri ile nesir ya da şiirden oluşmaktaydı. Yani yalnızca iki tür edebi üslûp kullanmaktaydılar. Bu iki türün kapsamına giren üslûpları kullanmak Arapların yapabilecekleri işlerdendi. Dillerinde bir üçüncü üslûbun kullanılacağı akıllarının ucundan dahi geçmiyordu. İşte Kur’an’ın icazı da buradan, Arapların alışık olmadıkları ve yapmaktan âciz kaldıkları üçüncü bir tür getirmiş olmasından kaynaklanıyordu.

    Meydan okuma, genellikle meydan okunanın en iyi yapabildiği, becerdiği hususlarda olur. Aksi halde ciddi bir meydan okuma sayılmaz. Araplar, Arap dilini en iyi bildiklerini ve konuştuklarını, bu konuda yetenekli olduklarını iddia ediyorlardı. Çünkü onlar fesahat, belağat ve beyan ehli kimselerdi. Kullandıkları dil ve ifade üslûbu konusunda Allah’ın onlara meydan okuması yerinde bir meydan okumadır. Eğer sen okuma yazma bilmeyen bir kimseye meydan okusan ve o da bunu yapmaktan âciz olsa kendinin mucize sahibi olduğunu iddia edebilir misin? Matematikçi birisine ameliyat yapması için meydan okusan ve o da bunu yapmaktan âciz olsa bu durum senin mucize sahibi olduğuna delil olabilir mi? Elbette ki hayır. Meydan okuma, mesleğinde becerikli ve uzman kişilere karşı yapıldığında ve onlar da bundan âciz kaldıklarında anlam kazanır. Araplar, kullandıkları ifade üslûplarının dışında bir başka çeşidi konuşmuyorlar ve Arap dilinde kullandıkları ifade üslûplarının eksiksiz ve tam olduğunu iddia ediyorlardı. Dolayısıyla bu meselede yapılan meydan okuma onlar için kesin ve susturucu bir şeydir.

    Kur’an mucize bir sözdür. Mucizeliği Arapların kullana geldikleri şiir ve nesir dışında yepyeni bir üslûbu kullanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Ki bu üslûp, başkalarının kullanmaktan âciz kaldıkları yalnızca Kur’an’a has bir üslûptur. Böylece Arap lügatında ifade tarzı olarak üç üslûp meydana gelmiş oldu: Nesir, şiir -Araplar tarafından kullanılabilen üslûplar- ve Arapların kullanmaktan âciz kaldıkları Kur’an’ın üslubu.

    2- Diğer taraftan Allah Sübhanehu ve Teâla, bu Kur’an’ı, Muhammed b. Abdullah’a peygamberliğini ve kendisinin Allah Azze ve Celle tarafından gönderildiğini ispatlaması için indirmiştir. Zira mucize özelliğine sahip olan bu Kur’an, cümlelerden meydana gelmektedir. Bu cümlelerin mucizeliği ise bunları söyleyenin Allah (cc) olduğuna, Kur’an’ın (hem lafzının hem de manasının Allah’tan olduğuna) Nebisi ve Rasülü olan Muhammed (sav)’e indirdiğine delalet etmektedir. Bu nedenledir ki Kur’an’ın cümleleri ayet veya âyetler olarak isimlendirilmiştir. Bu şekilde isimlendirilmesinin nedeni, "ayet" kelimesinin Arap lügatinde 'bir şeye delalet eden işaret ve alamet' anlamına gelmesidir. Bu açıdan ele alındığında ise bu cümlelerin mucize oluşları, bunları söyleyen kudret sahibinin Allah Subhanehu ve Teâla olduğuna işaret etmektedir. Subhan olan Allah, her şeyden münezzeh olanın varlığına işaret etmesi için bu cümleleri "âyetler" şeklinde isimlendirmiştir. Kur’an cümlelerden meydana gelmekte ve bu cümlelerin her biri, Allah’ın varlığına delalet etmektedir. Çünkü Allah’tan başkasının, benzerini getirmesi kesinlikle mümkün değildir. Allah (cc), Bakara ve Âl-i İmran sûrelerinde şöyle buyurmaktadır.

    "(Ey Muhammed!) İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz." *

    "Sana Kitabı indiren O’dur. O’nda (Kitapta) muhkem (anlamları kesin olan) âyetler vardır." *

    "Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmetli Kitabın âyetleridir." *

    Kur’an, Allah Sübhanehu’nun 'varlığına işaret eden alametler' anlamına gelmek üzere, cümlelerini âyetler diye isimlendirmiştir.

    Şimdi bu yaratıcının varlığına delalet eden bu geniş kâinata bir göz atalım.

    Kâinata bakan bir kimse, bu alemde yer alan her bir parçanın daha doğrusu hacmi olan her bir şeyin aynı zamanda bir mucize olduğunu ve insanın benzerini meydana getirmekten âciz kaldığını görür. Öyle ki, bu mahlukatın her biri bizzat varlıkları ile mucizedir. Bunların tamamının veya her birinin tek tek "ayet" veya "âyetler" lafzı ile isimlendirilmeleri, Kur’an’ı Kerim’in kastettiği anlama uygun olacağında şüphe yoktur. Kur’an cümleleri mucize olduğu için "âyetler" şeklinde isimlendirildiği gibi, bu kâinatta var olan mahlukatın da birer mucize olduğunda herhangi bir şüphe yoktur. Bu nedenle bir başka isimle, "âyetler" lafzı ile, yani kudret sahibi bir yaratıcının varlığına işaret edecek bir kelime ile isimlendirilebilir. Kur’an’ı Kerim, bu mahlukattan bir çoğunu "âyetler" lafzı ile isimlendirmiştir.

    "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde düşünen kimseler için âyetler vardır." *

    "Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O’na karşı gelmekten sakınan kimseler için âyetler vardır." *
    KUR’AN VE KAİNAT

  2. #2
    Forum Üyesi
    Durum: Çevrimdışı
    Üyelik Tarihi: 05.03.13
    Mesajlar: 395
    Teşekkür ve Beğeni

    Alıntı HUSEYIN SASMAZ´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    KUR’AN VE KAİNAT

    Allah Subhanehu ve Teâla, Kur’an’ı Muhammed b. Abdullah’a kavmi olan Araplara tebliğ etmesi için âyetler halinde indirmiştir. Bu âyetler, Arapçayı bilen kimseler tarafından okunabilmekte ve anlaşılmaktadır. Araplar arasında yaşayan ve Arap bir peygambere inen bu Kur’an, âyetler topluluğundan oluşan sûrelerden bir benzerini getirebilmeleri için, Arap dilini kullanmakta belağatları ve ediplikleri ile övünen Araplara meydan okumaktadır. Daha işin başında, Mekke’de iken Araplara şöyle meydan okumaktadır:

    "Senin için 'onu uydurdu' diyorlar, öyle mi? De ki: Öyleyse onun sûrelerine benzer uydurma on sûre getirin. İddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın." *

    Mekke Araplarının bu meydan okuma karşısında âciz kaldıkları ortaya çıktıktan sonra bu defa Allah (cc), sûrelerden bir tanesinin benzerini getirmeleri için onlara meydan okumaktadır:

    "Senin için 'onu uydurdu' diyorlar, öyle mi? De ki: Öyleyse onun sûrelerine benzer bir sûre getirin. İddianızda samimi iseniz Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın." *

    Mekke Arapları bundan da âciz kaldılar. Allah Rasülü (sav) Medine’ye intikal ettiğinde ise bu defa Allah Sübhanehu ve Teâla geride kalan Arapların tamamına meydan okumakta ve bir sûre getirmelerini istemektedir:

    "Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe ediyorsanız siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın." *

    Böylece diğer Araplar da Kur’an sûrelerinin veya âyetlerinin bir benzerini meydana getirmekten âciz kalmışlardır.

    Bu konu hakkında düşünen kimse, iki soru ile karşı karşıya kalır:

    1- Araplar fesahat ve edebiyat erbabı oldukları halde nasıl oldu da Kevser sûresi gibi üç küçük ayetten oluşan bir sûre meydana getiremediler.

    Bu soruya şöyle cevap verilir: Kur’an, Arapların alışageldikleri ve bildikleri üslûbun dışında yepyeni bir üslûp kullandı. Arapların kullandıkları ifade tarzı, bilinen tüm türleri ile nesir ya da şiirden oluşmaktaydı. Yani yalnızca iki tür edebi üslûp kullanmaktaydılar. Bu iki türün kapsamına giren üslûpları kullanmak Arapların yapabilecekleri işlerdendi. Dillerinde bir üçüncü üslûbun kullanılacağı akıllarının ucundan dahi geçmiyordu. İşte Kur’an’ın icazı da buradan, Arapların alışık olmadıkları ve yapmaktan âciz kaldıkları üçüncü bir tür getirmiş olmasından kaynaklanıyordu.

    Meydan okuma, genellikle meydan okunanın en iyi yapabildiği, becerdiği hususlarda olur. Aksi halde ciddi bir meydan okuma sayılmaz. Araplar, Arap dilini en iyi bildiklerini ve konuştuklarını, bu konuda yetenekli olduklarını iddia ediyorlardı. Çünkü onlar fesahat, belağat ve beyan ehli kimselerdi. Kullandıkları dil ve ifade üslûbu konusunda Allah’ın onlara meydan okuması yerinde bir meydan okumadır. Eğer sen okuma yazma bilmeyen bir kimseye meydan okusan ve o da bunu yapmaktan âciz olsa kendinin mucize sahibi olduğunu iddia edebilir misin? Matematikçi birisine ameliyat yapması için meydan okusan ve o da bunu yapmaktan âciz olsa bu durum senin mucize sahibi olduğuna delil olabilir mi? Elbette ki hayır. Meydan okuma, mesleğinde becerikli ve uzman kişilere karşı yapıldığında ve onlar da bundan âciz kaldıklarında anlam kazanır. Araplar, kullandıkları ifade üslûplarının dışında bir başka çeşidi konuşmuyorlar ve Arap dilinde kullandıkları ifade üslûplarının eksiksiz ve tam olduğunu iddia ediyorlardı. Dolayısıyla bu meselede yapılan meydan okuma onlar için kesin ve susturucu bir şeydir.

    Kur’an mucize bir sözdür. Mucizeliği Arapların kullana geldikleri şiir ve nesir dışında yepyeni bir üslûbu kullanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Ki bu üslûp, başkalarının kullanmaktan âciz kaldıkları yalnızca Kur’an’a has bir üslûptur. Böylece Arap lügatında ifade tarzı olarak üç üslûp meydana gelmiş oldu: Nesir, şiir -Araplar tarafından kullanılabilen üslûplar- ve Arapların kullanmaktan âciz kaldıkları Kur’an’ın üslubu.

    2- Diğer taraftan Allah Sübhanehu ve Teâla, bu Kur’an’ı, Muhammed b. Abdullah’a peygamberliğini ve kendisinin Allah Azze ve Celle tarafından gönderildiğini ispatlaması için indirmiştir. Zira mucize özelliğine sahip olan bu Kur’an, cümlelerden meydana gelmektedir. Bu cümlelerin mucizeliği ise bunları söyleyenin Allah (cc) olduğuna, Kur’an’ın (hem lafzının hem de manasının Allah’tan olduğuna) Nebisi ve Rasülü olan Muhammed (sav)’e indirdiğine delalet etmektedir. Bu nedenledir ki Kur’an’ın cümleleri ayet veya âyetler olarak isimlendirilmiştir. Bu şekilde isimlendirilmesinin nedeni, "ayet" kelimesinin Arap lügatinde 'bir şeye delalet eden işaret ve alamet' anlamına gelmesidir. Bu açıdan ele alındığında ise bu cümlelerin mucize oluşları, bunları söyleyen kudret sahibinin Allah Subhanehu ve Teâla olduğuna işaret etmektedir. Subhan olan Allah, her şeyden münezzeh olanın varlığına işaret etmesi için bu cümleleri "âyetler" şeklinde isimlendirmiştir. Kur’an cümlelerden meydana gelmekte ve bu cümlelerin her biri, Allah’ın varlığına delalet etmektedir. Çünkü Allah’tan başkasının, benzerini getirmesi kesinlikle mümkün değildir. Allah (cc), Bakara ve Âl-i İmran sûrelerinde şöyle buyurmaktadır.

    "(Ey Muhammed!) İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana hak olarak okuyoruz." *

    "Sana Kitabı indiren O’dur. O’nda (Kitapta) muhkem (anlamları kesin olan) âyetler vardır." *

    "Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmetli Kitabın âyetleridir." *

    Kur’an, Allah Sübhanehu’nun 'varlığına işaret eden alametler' anlamına gelmek üzere, cümlelerini âyetler diye isimlendirmiştir.

    Şimdi bu yaratıcının varlığına delalet eden bu geniş kâinata bir göz atalım.

    Kâinata bakan bir kimse, bu alemde yer alan her bir parçanın daha doğrusu hacmi olan her bir şeyin aynı zamanda bir mucize olduğunu ve insanın benzerini meydana getirmekten âciz kaldığını görür. Öyle ki, bu mahlukatın her biri bizzat varlıkları ile mucizedir. Bunların tamamının veya her birinin tek tek "ayet" veya "âyetler" lafzı ile isimlendirilmeleri, Kur’an’ı Kerim’in kastettiği anlama uygun olacağında şüphe yoktur. Kur’an cümleleri mucize olduğu için "âyetler" şeklinde isimlendirildiği gibi, bu kâinatta var olan mahlukatın da birer mucize olduğunda herhangi bir şüphe yoktur. Bu nedenle bir başka isimle, "âyetler" lafzı ile, yani kudret sahibi bir yaratıcının varlığına işaret edecek bir kelime ile isimlendirilebilir. Kur’an’ı Kerim, bu mahlukattan bir çoğunu "âyetler" lafzı ile isimlendirmiştir.

    "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde düşünen kimseler için âyetler vardır." *

    "Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O’na karşı gelmekten sakınan kimseler için âyetler vardır." *
    KUR’AN VE KAİNAT


    Selamun Aleykum

    Ellerinize sağlık paylaşım için çok teşekkür ederiz.

    Hatim gurubumuz adına selam ve saygılarımızla....

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Ben ahmaktan kaçıyorum
    Konu Sahibi Huyela Forum Peygamberlerimiz
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 12-06-2010, 01:32

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •