RUH VE RUHİ YÖN

İslâm’dan önce, hatta Hıristiyanlıktan önce de uzunca bir dönem bir takım toplumlarda varoluşçu düşünce egemen olmuştur. Bu düşünce kimilerini varlığın madde ve ruh olarak iki unsurdan müteşekkil olduğu düşüncesine götürmüştür. İnsanı çevreleyen algı sahasındaki nesneler, varlığın maddi yönü; insanın algılayamadığı cephesi ise ruhi yönü ya da ruhsal alem olarak ifade edilir olmuştur. Ve varlıkta asıl olanın ruhu olduğu, materyalinin ise geçici olduğu kabullenilmektedir. İşte bu felsefi yaklaşım sonucu ruh tanımlaması, bu varlığı yaratana yapıldığı gibi, melekler cinler ve diğer benzeri -hissedilir olmayan- varlıklara da izafe edilmiş, sonuçta varlığın/alemin ruhi yönünün tanımlanmasında birçok dogmatik yaklaşımların ortaya çıkmasını doğurmuştur.

Burada önemli olan söz konusu felsefenin insana bakışıdır. Yani insanın madde -ceset- ve ruhdan oluşan bir varlık tasviri. İnsanı oluşturan bu iki unsurun birbirleri ile nicelik ve nitelik açısından farklı ve zıt oluşlarının doğurduğu sürekli bir çatışma ve çekişme içerisinde olduğu ve her insanda ceset ve ruh arası çekişmesinin/ dualizm şu iki sonuçtan birisi ile sonuç alacağı düşüncesi egemen olagelmiştir. Ya ruh cesede üstün çıkacak, yada ceset ruha üstün çıkacaktır. Şayet ruh, cesede üstün gelir ise dünya yaşamının çirkefliğinin üstesinden gelmiş, -madde ve cesed- görünen alemin/dünyanın düzeyini aşmış, aşkın insan olur. Yok eğer, ceset ruha üstün gelirse bu insan, yüce ve aşkın ruhlar aleminden uzak, dünya yaşamının çirkefliğine dalmış, hayvanlar düzeyini bulmuş kötü bir insan olur.

Peki ruh cesede, ceset ise ruha nasıl üstün gelir? Kuşkusuz insan, onların gözleminde; cesedin esir aldığı, yücelmesini, özgürlüğünü ve aşkınlığını istemediği ruhtan ibarettir. Dolayısıyla ruhun cesede üstün çıkması için cesedin, zayıf ve güçsüz bırakılması, aşağılanması, ezilmesi gerekir ki ceset -ruhla çatışmasını sürdürecek- güç ve kuvvetten yoksun olsun. Ardından da cesedin kayıtlarından kurtulup özgürlüğüne ve aşkınlığına kavuşabilsin. İşte bundan dolayı ruhsal aşkınlığı isteyen bireyin, yaşamını, cesedin karşısında onun istemlerini ve arzularını cevapsız bırakması, dünya hayatının nimetleri ve lüksünden uzak durması bir zorunluluktur. O, ancak kendisini ayakta tutacak kadar yemek ve yemeğin en acı olanını, artı, yemeği pehriz yaparak yiyecek, güzel elbiseler giymeyecek sadece üzerine bir sufi olduğunun alameti farikası olarak bir atkı tipi bir şey atacak ve de eski püskü elbiseleri giyecektir. Binek hayvanına binmek yerine ayakları çıplak yürümeyi tercih edecektir. Geniş rahat evler yerine mağara koğuklarını mesken olarak tercih edecek, yatak üzerinde uyumayacak, sırma koltuklara yaslanmayacak bilakis, yere ve yaş zemine uzanacaktır. Erkek kadınından uzak duracak, kadın erkeğinden. Cinsel içgüdülerini böylelikle sindirmiş olacaktır. Tüm yaşamını, vakitlerini ibadet yapılan dergahlarda, tekkelerde ve zaviyelerde cesedlerini aşağılayıp eziyet ederek geçirip, ruhbansı bir yaşamı sürdüreceklerdir. Bu durum cesedin ruhla çatışmasını sürdüremeyecek kadar güçsüzleşmesine ve yıpranasıya kadar sürecektir. Böylece ondan kurtulur (azad olur) yücelere, ruhlar alemine yükselir, aşkınlığı elde eder ve tüm- hissedilmez, duyumsanmaz, bir takım gerçekler ve olaylar o şahsın gözleri önünde çok açık ve net olarak inkişaf olur. Bu inkişaf cesedin duyu organları olan göz, kulak v.s. ile değil bilakis vicdani (kalbin) keşif/teosafi yolu ile olacaktır. İşte söz konusu ruh böylelikle yücelecek ve hatta -onların iddialarına göre- yüce ruh ile yani; tüm söylenenlerden münezzeh olan, Allahu Teâla’nın zatı ile bütünleşinceye kadar yücelecek ve aşkınlığı bulacaktır.

Cesedinin istemlerinin peşinde olan, arzuları ve yönelimlerinin doyumunu sağlayan dünya hayatını ve imkanlarını elde eden, onun lüksü ve nimeti peşinde olan insan -fani olan- cesedi ile birlikte ruhunun da ölümünü ve sonunu hazırlamış, dünyanın ve materyalinin çirkefliğine dalmış, fasık ve kötülerden olmuştur.

Eski çağlardan beri Çin ve Hind toplumuna egemen olan bir felsefe ve yaşam tarzı bugüne değin varlığını söz konusu toplumlarda hissettirmektedir. Nitekim Yunan filozoflarının düşüncelerine egemen olan bu felsefe, filozofların kitaplarına ve görüşlerine kadar sirayet etmiştir. Orta çağ toplumlarını da büyük çapta etkinliği altına alan söz konusu felsefe, Hıristiyanlık akidesinin tahrifine de yol açmıştır. Hıristiyanlık düşüncesinin Şam diyarını, daha sonra Roma imparatorluğunu -Avrupa kıtasını- saran yayılmacılığı dönemlerinde Hıristiyan din adamları ve papazları, yöre insanının zihnini allak bullak etmiş, vehimler yumağı olmaktan başka bir anlamı ifade etmeyen söz konusu felsefeden etkilenmişlerdir. İşte din adamları, yöneticiler ve filozofların özel çabaları ile o semavi din bambaşka yeni bir dine dönüştü. Ruh ve ceset ayrımını vurgulayan felsefe de etkilenilen alanlardan bir tanesi idi. Nitekim yaşamın; Adem (as) ve eşi Havva'nın işlediği ilk yasak sonrası yeryüzüne gönderilmeleri ile başlayıp kıyamete kadar devam edecek olan, insanı cezalandırmaktan ibaret olduğu noktasındaki yorumu yapan akidesi ile söz konusu felsefe bir yerde örtüşüyordu. Bundan dolayı insanın şu dünya hayatında bir mutluluğu, suküneti araması doğru değildir. Aksine ahiretteki yaşamı, nimetleri ve mutluluğu kazanıncaya kadar bu dünyada kendisini zelil, hakir bir yaşantıya mahkum etmelidir. “İşte bundan dolayı onlar, tüm duyusal zevki şeytanın saptırmacası olarak görüyorlardı. Bu bağlamda da -hiçbir değeri olmayan- cesetleri dizginlemeye koyuldular. Ve onun istemlerini oruç ve birçok bedensel işkence formülleri ile bastırmaya çalışıyorlardı.” *

Hıristiyanlığın Avrupa’da yayılması ile söz konusu felsefe, kıtada yaşam, toplum ve siyaset üzerinde etkisini göstermiş; kral, idareci ve toprak ağalarının temsil ettiği siyasi otoritenin yanında da piskoposun (Papa) liderliğini üslendiği yeni bir otorite, kilisenin otoritesi doğmuş oldu. Böylece Avrupa toplumunda biri ruhani diğeri din dışı olmak üzere iki farklı otorite zuhur etmiş oldu. Kuşkusuz madde ve ruhun birbirlerine üstünlük sağlamasına kadar aralarındaki çatışmanın devam ettiği varsayımından haraketle düşündüğümüzde, Avrupa’da bu çatışmanın maddi ve ruhi her iki ayrı otorite arasında da varlığını sürdürmesi kaçınılmaz idi.

Tabi ki dinin daha çok egemen olduğu orta çağlarda ruhani otoritenin dini dışlayan otoriteye karşı üstün gelmesinin doğal olduğu söylenebilirdi. Roma papasını halkı yönetiminde taklit eden imparatorlar ya da dini krallar, halkı ilahi bir yetki ile yönetiyordu. Tabi ki kilisenin kızgınlığını kazanan ve kilisenin yetkisini kısıtlayan kralın veya başkanın vay haline! Büyük Roma piskoposlarının ajitasyonu ile (kışkırtma) girişilen haçlı seferlerinin -ki bir çoğu Şam ve Kuzey Afrika olmak üzere İslâm coğrafyasını hedefliyordu- başarısı, ortaçağda kilisenin konumunu yücelten ve Avrupa üzerindeki etkinliğinin artmasına sebebiyet veren etkenlerdendir. Ancak birbirini takip eden asırlar -haçlı savaşlarının yıldızının sönmesi ve işlevini yitirmesi ile birlikte- krallara ve yöneticilere kilisenin pençesinden ve egemenliğinden kurtuluşun kapılarını aralamakta idi. Artık pozitif otorite (kiliseyi, dini dışlayan laiklik) ruhani otoritenin egemenliğini elinden aldı. Ve yeni çağda da -yani 16. asrın başları ve 18. asrın sonları arası dönem- artık dinin, toplum üzerindeki etkinliğini kaybeder oluşu ve Avrupa’da aydınlanmacı filozoflarının yıldızının parlayışı, kilisenin orta çağlarda sahip olduğu ve imtiyazlarından faydalandığı otoriteyi kaybetmesi ve onlara kalan (kiliseye) artık sadece kralların ve hakim sınıfın otoritesini onaylamasıydı. Ve 19. asrın başları ile de dinin, devlet ve toplum alanından nihai olarak ayrılışı tamamlanmıştır. Yönetim ve siyasi işlere hiçbir surette müdahale etmesi engellenen kilise; sadece ibadet, evlilik ve benzeri mistik alana kıstırılmış bir misyonu yüklenir duruma gelmiştir. Bütün dünyada Hıristiyan Katoliklerin dini işlerini, idareyi üstlenen kilise, ruhâni Vatikan Devleti statüsü kazanmış oldu.

İşte böylece insanların işlerinin idaresi, birbirinden bağımsız ayrı ayrı otoritelere bölünmüş oldu. Bunlardan biri topluma ve ilişkilerine hükmediyor, iç ve dış siyaseti belirliyor; bir diğeri ise dinin salt mistik çerçevedeki işlerini, birincisinden bağımsız bir biçimde idare ediyordu.

İşte madde ve ruh dualizmi felsefesi eski çağlarda ve hatta günümüze değin uzantılarına rastladığımız bir takım toplumlarda etkisini bu şekilde göstermiştir. İşte tüm bu verilerden hareketle bu noktada sorulacak soru: Bu felsefenin doğruluk payı ve konu ile ilgili İslâm’ın görüşünün ne olduğudur?

Müslümanlardan konuya eğilenler olmuşsa da -maalesef- konu; köklü bir şekilde ele alınmamış ve söz konusu felsefe ile aralarındaki ayrışımın temelde değil sadece teferruatta olduğu zihabına/zannına kapıldıkları muhakkak. Yani burada, Müslümanların, onlara karşı olmalarına rağmen, yine de insanın ceset ve ruhdan oluştuğu teorilerine hak vermelerini kastediyorum. Ve bu ön kabulden sonra söz konusu felsefe Müslümanları sadece cesede ve ruha yapılacak muamele noktasında farklılığa, tartışmaya yöneltmiştir. Bunların çoğu İslâm’ın ruh ve ceset arasındaki dengeyi sağladığını, bu bağlamda birinin istemini diğeri lehine göz ardı etmediğini, bilakis her ikisinin de istekleri ve gıdalarını göz önünde bulundurduğunu, bu açıdan ruhun gıdasının iman, ibadetler, zikirler ve Allah'a yaklaşmak olduğunun; cesedin gıdasını da, yiyecek, giyecek, evlilik ve benzeri ile ilgili hükümlerle sistematize ettiğini ifade etmeye çalışmışlardır.
RUH VE RUH YN